Osmanlıca Türkçe Açıklama
a'ba   Ağırlıklar, yükler, mes'uliyetler. * Sandık.
a'bad   Köleler.
a'bel   (C: A'bile) Çok sert taş ki, kırmızı, beyaz veya siyah renkli olur. * Taşlık dağ. ◊ Ak, beyaz. * Ağaç yaprağının dökülmesi.
a'bide   (Abd. C.) Köleler. Abid.
a'cam   (Acem. C.) Acemler. İranlılar. * Arab olmayanlar.
a'ceb   Çok acâyib. Pek tuhaf olan.
a'cef   İnce, zayıf.
a'cel   Daha acele, en çabuk. * Acele eden kişi.
a'cemî   Aceme mensub. * Arapçayı iyi konuşmayan. Dilsiz. * Beceriksiz.
a'cez   En âciz. Çok kudretsiz. * Mak'adı etli ve yumru olan.
a'cube   (Bak: U'cube)
a'da   En zâlim, en çok düşmanlık eden. ◊ (Adüv. C.) Düşmanlar.
a'dad   (Adud ve Adad. C.) Bazular. Kollar. * Havuzun çevre kenarına konan taş. ◊ (Aded. C.) Adetler. Sayılar. ◊ İnce ve kısa kollu adam.
a'dal   (İdl. C.) Eşitler, denkler, müsaviler.
a'das   (Ades. C.) Mercimekler.
a'deb   Erkeklerden arkadaşı ve yardımcısı olmayan. * Bir boynuzu kırık hayvan.
a'del   (Adil. den) Adâletli, çok doğru.
a'fer   Pek beyaz. * Beyazı kırmızılığına galip olan geyik.
a'fes   Çıplak, uryân.
a'fet   En güç sey. * Pek akılsız. * Peltek konuşan. Kekeleyen.
a'kab   (Akab. C.) Bir şeyin hemen sonrası.
a'kal   En akıllı. Pek akıllı. Daha akıllı.
a'kar   Kısır.
a'kas   Boynuzu kulağı ardında bitmiş veya boynuzu kulağı ardına gelmiş nesne.
a'kef   Ahmak.
a'la   Daha iyi. Pek iyi. En yüksek. Ziyâde ve mürtefi olan.
a'lâ suresi   Kur'an-ı Kerim'in seksenyedinci suresi olup Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.
a'lal   (İllet. C.) Hastalıklar, marazlar, illetler. * Sebepler.
a'lam   (Alem. C.) Alemler. Alâmetler. İzler. Nişanlar. * Bayraklar. * Büyük âlimler. * Büyük dağlar.
a'lem   Daha iyi bilen. En iyi bilen. * Yarık dudaklı. * Alâmetli, belirtili.
a'ma   Kör. Gözü görmeyen. * Manevi körlük, cahillik, bilgisizlik. * Yağmur bulutları.
a'mak   (Umk. C.) Derinlikler.
a'mal   (Amel. C.) Ameller. İşler. Yapılan hayırlar.
a'mam   (Amm. C.) Amcalar.
a'mar   (Ömr. C.) Ömürler, yaşayışlar. * Mes'ut hayat. Hoşa gidecek garib ve tuhaf şeyler. * Sinler, yaşlar.
a'mer   Yaşlı kişi. İhtiyar.
a'meş   Gözünün yaşı durmayıp akan. * Tomlaç gözlü.
a'mide   (Amud. C.) Direkler. Temeller. Sütunlar. * Mc: Büyük kimseler. Büyükler.
a'nâ   (İnv. C.) Nahiyeler, taraflar. * Cemaatler.
a'nâb   (İneb. C.) Üzümler. Yaş üzümler.
a'nak   (E'nak) Boynu uzun.
a'nâk   (Unk. C.) Boyunlar, gerdanlar.
a'nan   Ufuklar. * Ağacın ucu.
a'neb   Büyük burunlu adam, burnu iri olan adam.
a'ni   Yani ben demek istiyorum ki (manasında).
a'rab   Göçebe Araplar, çölde yaşayan Araplar.
a'rabî   Çölde yaşayan Arab.
a'rac   Anadan doğma topal (aksak).
a'raf   (Arf. C.) Sırt, tepe. Özel manası Cennetle Cehennem arası bir yer.(Arf, herhangi bir yüksek yer demektir ki, bu münâsebetle atın yelesine, horozun ibiğine arf denilmiştir.) ◊ More…
a'raf suresi   Kur'an-ı Kerim'in 7. suresidir. Mekke-i Mükerremede nâzil olmuştur. Suret-ül Mikat, Suret-ül Misak, Elif lâm mim sâd gibi isimleri de vardır.
a'rak   (Irk. C.) Kökler, damarlar.
a'raş   (Arş. C.) Tahtlar. * Çatılar, damlar.
a'râs   Düğünler. * (İrs.C.) Evliler. * (Urs. C.) Nikâh merasimleri.
a'raz   (Araz. C.) Arazlar, işaretler, nişanlar, alâmetler. * Tesadüfler. * Hastalık alâmetleri. * Kazalar, felâketler, musibetler.
a'razi   Ârızî, tesâdüfî, rastgele.
a'rec   Topal, aksak.
a'ref   Pek ma'ruf, çok bilen. Arif. * Çok anlayışlı, fazla bilgili. * Yelesi ve boynu uzun olan at.
a'rem   Alacalı, benekli (şey).
a'sa   (Asâ. C.) Değnekler, sopalar, bastonlar.
a'şa   Gözleri dumanlı olan adam. * Çeşitli yüzyıllarda yaşamış olan birkaç Arap şairinin adı. * Gece vakti gözleri görmeyen kimse.
a'sâb   (Asab. C.) Sinirler. Damarlar.
a'şab   (Aşb. C.) Tâze otlar.
a'sac   Saçları alnı üzerine dökülmüş.
a'sal   Dişinin ucu eğri olan.
a'sam   (Usme. C.) Ön ayakları beyaz olan at, geyik veya koyun.
a'sar   (Asr. C.) Asırlar. Yüzyıllar.
a'şar   (Öşür. C.) Öşürler. Arazi mahsüllerinden alınan onda bir nisbetindeki vergiler. * Mahsül alan zengin müslümanların zekâtları.
a'şarî   Ondalığa âit. Öşür hesapları nev'inden. On sayıları. Ondalık.
a'sef   Zulmedip zorla birşey alan.
a'sel   Eğri olan şey. Eğri dişli veya bacaklı kimse.
a'sem   Eli bileğinden kurumuş kimse.
a'ser   Çok zor ve çetin olan, dayanılması çok zor. * Solak.
a'taf   (Atf. dan ) En âtifetli. Pek müşfik, çok merhametli adam. * Boynuzları birbirine eğilmiş koyun. (Müe: Atfâ') ◊ (Atf. C.) Meyiller. * Merhametler, şefkatler, lütuflar, More…
a'vak   (Avk. C.) Mani olmalar. Alıkoymalar, durdurmalar. Vazgeçirmeler.
a'vam   Yıllar. Seneler.
a'van   Yardımcılar. Etbâlar.
a'vaz   Karşılıklar. Bedeller. (Bak: İvâz)
a'vec   Eğri büğrü.
a'ved   Ençok faydalı.
a'ver   Tek gözlü. Bir gözü kör. Yek-çeşm.
a'vez   Mânâsı anlaşılmayan şey. * Anlaşılması zor olan şiir.
a'ya   En kudretsiz, kabiliyetsiz. İktidarı hiç olmayan.
a'yad   (İd. C.) Bayramlar.
a'yan   (Ayn. C.) Gözler. * Bir yerin ileri gelenleri. * Meclis âzaları. Senato âzaları. * Muayyen ve müşahhas olan şeyler. * Altınlar. * Kaymakam.
a'yar   (Ayr. C.) Eşekler.
a'yen   Büyük ve iri gözlü. * Bakılan yer. * Çok açık, pek belli, bâriz.
a'yes   (C.: İys) Beyaz deve.
a'yün   (Ayn. C.) Gözler, aynlar. * Çeşmeler, pınarlar. Menba'lar.
a'za   (Uzv. C.) Bedenin her bir uzvu. * Bir cemiyete mensup kimse.
a'zam   Çok büyük. En büyük. Daha büyük.
a'zamî   En fazla, en çok, nihayet derecede.
a'zamiyyet   En fazla oluş. En fazlalık.
a'zar   (Özr. C.) Özürler, mâniler, bahaneler, engeller.
a'zeb   Karısı olmayan erkek. ◊ Çok tatlı. Pek hoş.
a'zel   Yalnız veya silâhsız bulunan.
ab   f. Su. * Mc: Yağmur. * Letâfet, güzellik. * İtibar. * Irz, nâmus. * Vakar. * Cilâ. *Keskinlik. ◊ Kusur, ayıp, noksanlık.
ab'ab   Taze civanlık. * İbrişim halı. * Dağ tekesi. * Yumuşak yünden yapılan kisve.
ab'âb   Uzun boylu kimse. * Güzel huylu ve sabırlı adam.
ab-berin   f. Akarsu ve şelâle kenarlarında suyun tazyikle akmasından meydana gelen içi oyuk kovuk.
ab-came   f. Su kabı.
ab-çera   f. Kahvaltı.
ab-dest   f. Namaz ve sair dini ibadetler için usulüne uygun olarak, el, ağız, burun, yüz, dirseklere kadar kolları ve topuk kemiği üzerine kadar ayakları üçer defa yıkamak ve kulaklara, başa ve More…
ab-endam   f. Güzellik. Güzel endam.
ab-gir   f. Suyun biriktiği yer, havuz. * Dokumacılıkta kullanılan fırça.
ab-hane   f. Abdest bozacak yer. Helâ, tuvalet.
ab-hurde   f. Su içen.
ab-i zen   f. Küçük havuz. * Su birikintisi. * Yumuşak, lâtif sözlerle hatır alan ve bu manâda emir. (Bak: Avzen)
ab-kend   f. Havuz, dere, su geçidi.
ab-keş   f. Delikli kevgir. * Su çeken, sucu, saka. * Kadeh sunucu.
ab-kur   f. Lâğım çukuru. Pisliğin aktığı yol ve delik.
ab-nak   f. Sulu, ıslak, nemli.
ab-rane   f. Su borularına ve su yollarına bakan mühendis.
ab-şar   f. Şelâle, su akarken çıkardığı ses, şırıltı.
ab-şinas   f. Sudan anlıyan. * Gemi kılavuzu.
ab-süvar   f. Su üstünde yüzen. * Sudaki kabarcık.
ab-vend   f. Maşrapa, bardak, su kabı.
ab-yar   f. Sulayan. * Mc: Bereketlendiren, feyizlendiren.
ab-yarî   f. (Asıl mânâsı sulama ise de, lisanımızda yalnız mecazi mânâsiyle bazı eski nesir yazarları tarafından kullanılmıştır). Yardım, itimat.
ab-zen   f. Küçük havuz. * Banyo.
âbâ   (Eb. C.) Babalar, pederler. * Mc: Mürşidler, ileri gelenler.
aba   Ekseriyetle yünden yapılmış, bol giyimli bir libas, elbise. ◊ Kule.
âbâ ve ecdâd   Analar, babalar, dedeler.
aba'   Kaba, ahmak kişi.
aba-puş   f. Aba giyen, derviş. * Fakir.
âbab   Otu bol olan yerler, çayırlar, otlaklar, mer'alar.
abab   (Abb) Suyu nefes almadan içmek. * Işık, nur, ziyâ.
abad   Ebedler. Sonsuz gelecek zamanlar. ◊ f. Mâmur, şen. * Çok dolu.
abadan   f. Mâmur, şen. İmâr edilmiş.
abadî   Bayındırlık, mâmurluk, şenlik. * İmar edilmiş olan. * Hindistan'ın Devlet-âbad şehrinde ipekden yapılmış bir yazı kağıdı.
abâdile   Abdullah isimliler.
abajur   Fr. Lamba siperi.
abak  İcab etmek. Lâzım olmak. * Yapışmak.
abakiye   Lâzım olmak. * Yapışmak. * Zahmet.
âbal   Develer.
abal   Dağ kili.
abalet   Ağırlık.
abam   şişman kimse.
âbar   (Bi'r. C.) Kuyular. Su kuyuları. * f. Hesap defteri.
abat   Koltuk altları.
abb   Işık, nur, ziya. * Güzelleşme.
abbas   Resul-i Ekrem Aleyhissalâtu Vesselâmın amcalarındandır ve Mekke'nin fethinde Müslüman olmuştur. * Arslan, gazanfer.
abbasî   Resul-i Ekrem'in (A. S.M.) amcası Hz. Abbas'ın neslinden gelen veya aynı sülâleden gelenlerin kurdukları devlete mensup olan.
abd   Kul, köle, Allah'ın kulu. Mahluk, insan. Hizmetçi. (Hür'ün zıddı). 'Abd kelimesi Allah'ın bazı isimleriyle birleştirilerek erkek isimleri meydana getirilir. Abdullah More…
abdal   t. Safdil, ahmak, bön. * Afganistan'da yaşıyan bir Türk kavminin adı, bu kavimden olan kimse. * Anadoludaki bazı göçebelerin adı ve bunlardan olan kimse. * Derviş, ermiş, kalender. More…
abdan   (Ab. dan) Bahçe kovası, bahçe sulamaya mahsus süzgeçli kova. * Sidik kesesi, mesane.
abdar   f. Parlak. * Sağlam vücudlu. * Su veren hizmetçi. * Mc: Ter u tâze, tap taze.
abdest-hane   f. Ayak yolu, helâ. * Abdest alacak yer.
abdestan   f. Su ibriği, abdest ibriği.
abdiyet   Kulluk. * Kul olduğunu bilerek dininde, emredildiği üzere ibâdet ve itaatte bulunmak.
abdulaziz   32. Osmanlı Padişahıdır. Hilâfeti (Hic: 1277-1293) seneleri arasındadır. Mithat Paşa ve arkadaşları tarafından bilek damarları kesilerek şehid edilmiştir.
abdulhamid ll   (mil. 1842-1918) 34' üncü Osmanlı Padişâhıdır.
abdulkadir   Allah'ın kulu.
abdullah   Allah'ın kulu. * Bu isim Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın mübarek ve şerefli isimlerindendir.
abe   İşaret, alamet. * Cemaat, topluluk.
abe'   Kıymet. Ehemmiyet. Meta'.
abece   Ahmak kimse.
abed   Hayâ etmek. Arlanmak. * Hışım etmek, kızmak. * Uyuz hastalığı.
abede   (ÎÂbid. C.) İbadet edenler. Âbidler. Tapanlar.
abede-i esnam   f. Puta tapanlar. Putperestler. Heykele baş eğenler.
âbek   Sulu, su dolu olan şeyler. * Çıban. * Civa. (Hg).
abeket   (C.: Abekât) Tâne, az şey. * Tuluk içinde kalan yağ bakiyyesi. * Ekmek parçası. * Yılan başı dedikleri ufacık akça boncuk.
abel   (C.: Abâl) Yassı ve enli yaprak.
aberasyon   Fr. Sapma.
aberat   (Abre. C.) Göz yaşları.
abes   Oyuncak kabilinden faydasız ve boş amel. Lüzumsuz ve gayesiz iş. Tesadüfi. (Bak: Gaye) ◊ Davarın kuyruğunda kuruyup kalan bevl ve ters.
abese   (Abs. den) Çehresini çattı, sureti kerih oldu (meâlinde).
abese irca   Mantık ve matematikte bir isbat şeklidir. Bir hükmün doğruluğunu isbat için, bu hükmü inkâr eden diğer hükmün yanlışlığı isbatlanır.
abese suresi   Kur'an-ı Kerim'de sekseninci surenin ismi olup, Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur. Saliha Suresi, Sefere Suresi de denilir.
abesiyat   (Abes. C.) Faydasız ve boş şeyler.
abesiyyun   Kâinatın ve hâdiselerin başı boş, faydasız ve gayesiz, kendi kendine, Haliksız olduğuna inanmak isteyen bâtıl yoldaki felsefeciler.
abher   Nergis çiçeği, * Dolu kap.
abî   f. Ayva. * Suda yaşayan ve suda meydana gelen. * Çok mâvi. ◊ Çekinen. * Tiksinen. * Sakınan. * Nazlanan. ◊ Kurban payı.
abîd   Kullar. Köleler.
abid   İbadet eden. Zâhid. Çok ibadet eden. * Köle. ◊ f. Kıvılcım.
abidane   f. Kul olarak, ibâdet edene yakışır surette.
abide   Uzun müddet dillerde destan olup kalan beliye ve dâhiye. * Bir milletin târihinde büyük bir değeri hâiz olan vak'a. * Fesahat ve belâgatı dolayısıyle benzeri söylenemeyen şiir. * More…
abidevî   Abide gibi. Abideyi andıran, âbideye benzeyen şekilde.
abik   Sebebsiz olarak sahibi yanından kaçan köle.* Civa. (Hg)
abil   Koyun, at ve deve gibi hayvanlara iyi bakan. * Çayırda otlayarak suya muhtaç olmayan hayvan.
abile   f. Su üzerindeki kabarcık. * Sivilce. Çıban.
abir   (Ubur'dan) Bir yerden geçen, giden yolcu. Geçen. * Hz. İbrâhimin (A.S.) dedelerinden birisinin adı.
abis   Denizlerdeki dokuzbin metreyi geçen derinlikler. ◊ Asık suratlı, ekşi yüzlü kimse. * Arslan. ◊ Alaycı, saygısız.
abîse   (C: Abayis) Tarhana.
abişhor   f. Hayvan sulama yeri. * İçme kabı. * Dinlenmek için kısa bir duraklama, teneffüs. * Günlük yiyecek.
abist   f. Gebe, hâmile.
abisten   f. Gizli, gizleme. * Gebe. * Dişilik.
abistenî   f. Hâmilelik, gebelik.
abiştgâh   f. Gizlenecek yer, gizli yer.
abiy   Kısmet, nasib,
abiye   Örtü ile yüzünü örten, utangaç kız veya kadın.
abkame   f. Anadolunun bazı doğu illerinde ve Bağdat'da yapılan, turşu veya salataya benzer bir çeşit yiyecek maddesi. * Ekşi hamurdan pişirilerek sirkeye konulan ve turşu olarak kullanılan bir More…
abkarî   Mutlaka kusuru olmayan. Kâmil. * Bir kavmin seyyid ve şerifi, efendisi. Beşer san'atı olmayan. * Çok güzellik. * Bir nevi döşek.(Abkari: Esasen abkar'e mensub demektir.
abl   Kalın, büyük nesne. * Bükmek.
abla'   Ak nesne. * Beyaz taş.
ablise   f. Tarlaya tohum atan, ekinci.
abluka   İtl. Etrafını sarıp hâriçle alâkasını kesme. Bahren muhasara, denizden kuşatma.
ablukayi bozmak   Muhasara hattını yarıp geçmek.
abone   Fr. Gazete ve dergi gibi yayınlara peşin para vererek muayyen bir zaman için müşteri olan kimse.
abonman   Fr. Bir imalâtçı ile müşteri arasında düzenli satın alma için yapılan anlaşma.
aborda   İtl. Deniz teknelerinin rıhtıma, iskeleye veya başka bir tekneye yanlamasına yanaşması.
abr   Rüya tabir etmek. Düş yormak. * Yaş akıtmak. Sudan veya başka yerden geçmek. * Söylemeden bir şeyi düşünmek.
abra   Bir değiş-tokuşta üste verilen şey. * Teraziyi ayarlamak için hafif gelen kefesine konulan ağırlık.
abran   Ağlayan, ağlayıcı.
abraş   Alaca benekli at. * Klorofil azlığından dolayı açık renkte lekeleri olan bitki yaprağı.
abre   Göz yaşı.
abs   (Ubus) Huzursuzluktan yüz ekşitmek, çehreyi çatmak. ◊ Karıştırmak, halt. * Güneşte keş kurutmak. ◊ Kurumak, katılaşmak.
abş   Salâh. * Hüsn. İbâdet. * Gaflet.
absal   f. Bahçe, koru, park.
abt   Deveyi ve koyunu hastalanmadan sağ iken boğazlamak. * Kazılmamış yeri kazmak. * Yarmak. ◊ Yalan, Şübhe uyandırıcı hareket.
abu   f. Nilüfer çiçeği.
abus   Çatık çehreli. asık yüzlü. Yüzü ekşi.
abv   Yüzün güzel olması. Nizamlı oluş. (Bak: Ta'biye)
ac   Fildişi. * Dolu kap.
ac'ac   Çağırış.
ac'ace   Uzun uzun çağırmak.
acac   Toz. * Tütün. * Bulut. * Duman.
acafet   Zayıflık. Çelimsizlik.
acaib   (Acib. C.) Şaşırtacak ve hayret verici şeyler.
acaibat   Normale zıt şeyler. Acâib şeyler.
acaiz   (Acuze. C.) Kocakarılar. İhtiyar kadınlar.
acak   f. Toprak.
acal   (Ecel. C.) Eceller. Ölümler, vâdeler.
acalit   Yoğurt.
açalya   yun. Fundagillerden, güzel çiçekli bir bitki ve çiçeği.
acam   (Ecme. C.) Meşelik, kamışlık, ağaçlıklar.
acan   f. Polis: Emniyet mensubu
acar   (Ecr. C.) Sevaplar, ücretler, mükâfatlar. * Kiralar.
açar   f. İştah açmaya yarayan turşu v.s. * İnişli yokuşlu yer. * Karıştırılmış, birleştirilmiş.
acasa   Deve sürüsü.
acb   Kuyruk sokumu. 'Us'us' denilen küçük kemik. Her şeyin kuyruk dibi ve nihâyeti. Fâtiha-i hilkat olan küçük kemik.Acb-üz zeneb diye Hadis-i Şerifte ismi geçen ve insanın kuyruk More…
acc   Yüksek sesle haykırma, * Gürültü çıkarma. Deveyi döğme.
acc(e)   Kalabalık.
accac   Fırtınalı, rüzgârlı. * Gürültülü.
aceb   Taaccüb, şaşma, hayret. * Garib, hoş, lâtif ve nâdir-ül vücud olduğundan bir şey için inkâr ve istiğrab etme hâli.
aced   Kuru üzüm.
acele   Çabuk, çabukluk. Bir işi çabuk yapmaya ve çabuk bitirmeye çalışma, ivedilik.
acem   İranlı. Yabancı. * Arapça konuşmayanlar. Arab olmayanlar. * Çekirdek.
acemâne   f. Acemlere yakışır suret. Yabancı gibi.
acemceme   (C: Acemcemât) Kuvvetli, muhkem deve.
aceme   (C: Acemât) Çekirdek. * Çekirdekten biten hurma ağacı. * Sert ve sağlam taş.
acemî   Tecrübesiz. * Yabancı. * Yeni. Mübtedi.
acemistan   f. İran ülkesi.
acemiyan   f. (Acemi. C.) İranlılar. Acemler. * Acemiler, tecrübesizler.
acente   (Acenta) ing. Bir vapur şirketinin her iskeledeki memuru. * Bir şirket veya idarenin diğer memleketteki vekili. * Memur veya vekilin memuriyeti ve idarehanesi.
aceze   (Âciz. C) Âcizler. * Düşkünler, zayıflar.
açi   (Bak: Zâviye)
acîb   Şaşılan ve hayret uyandıran şey. Benzeri görülmeyen. Garib. Taaccüb olunan şey.
acib   Hayret veren. Şaşılacak şey.
acîbe   Alışılmış surette olmayan. Çok hârika. Acib ve garip, hayret verici, şaşılacak şey.
acic   Sesi yükseltmek.
âcil   Aceleci. * Acele eden. Hemen. * Derhal. Peşin. * Çabuk. * Fık: Dünya.
acil   Sonraya bırakılmış. Bir vâdeye bağlı. * Ahiret.
âcilane   f. Acele edene ait. Acele olarak. * şimdiki zamana ait.
âcilen   Vakit gelince yapılmak üzere. Bir vâdeye veya bir şarta bağlı bulunarak. ◊ Acele olarak. Serian, derhal, müstâcelen.
acin   Rengi ve tadı değişmiş pis su. ◊ Yoğurma, hamur tutma.
acinî   Hamur gibi yoğurulmuş, macun kıvamında.
aciniyet   Mâcun halinde olma. Hamur gibi yoğurulmuş olma.
acir   Elindekini başkasına kiralayan. Kiraya veren.
aciş   f. Üşüme, soğuktan üşüme.
aciyy(e)   (C: Acâyâ) Anası öldüğünden, başka kimsenin sütüyle beslenen çocuk. * Anası sütünü vermeyip yemeği öğrettiği çocuk.
âciz   Beceriksiz. Eli ermez. Kabiliyetsiz. Gücü yetmez olan.
âcizân   (Âciz. C.) Âcizler, beceriksizler, zayıflar, güçsüzler.
âcizâne   f. Âciz olarak. Beceriksizce. Tevâzu ile. (Alçak gönüllülük ifâdesi için söylenir) 'Allah'a karşı kusurlarını bilen bir mü'min âcizâne ancak Allah'tan rahmet diler.' More…
âciziyyet   Acizlik, beceriksizlik, kabiliyetsizlik. * Fakirlik, tevâzu.
açki   Cilâ, perdah, lostra.
açkici   Cilâ ve perdah veren sanatkâr.
acled   Yoğurt.
aclez   Kavi, sağlam nesne.
acm   (C: Ucum) Beş yaşına girmemiş deve. * Kuyruk dibi. * Isırmak.
acmî   İnce fikirli. Akıllı, anlayışlı.
acn   Yoğurma. Ma'cun kıvamına getirme.
acul   Çok acele eden sabırsız.
aculâne   Acele edene yakışır suretde.
aculiyet   Acelecilik. Sabırsızlık.
acur   Kabakgillerden bir hıyar cinsi. Üstü hafif olukludur. Bazıları tüylüce olur.
acür   Yoğunluk, semizlik, besililik. * Yoğun. * Her nesnenin hacmi ve cüssesi olmak. ◊ Kerpiç, tuğla, kiremit. ◊ Kuyruk.
acürî   Kiremitçi, tuğlacı.
acüs   Almak, kabzetmek. * Gecenin sonu.
acüz   (C.: Acâz) her nesnenin dibi, kökü ve sonu. * Yay kabzası.
acuz(e)   Çok yaşlı kadın. Kocakarı. * Kılıç. * Şarap. * Sırtlan.
acv   Çocuğa süt içirmek.
acve(t)   Medine-i Münevvere hurmalarından bir çeşit, iyi hurma.
acz   Beceriksizlik. İktidarsızlık. Kuvvetsizlik. Güçsüzlük. Yapamamak. * Zarardan korunmak gücünün olmaması. * Bir şeyin geri tarafı.
acz-alud   f. Âcizlik, kuvvetsizlik, güçsüzlük.
acz-mendî   f. Âcizlik, iktidarsızlık. Fakr.
acza'   Dübürü büyük kadın. * Kumdan yığılmış yüksek tepe.
acze   (C.: Acâyiz) Her nesnenin sonu. * Kadın dübürü.
âd   Hz. Hud Peygambere (A.S.) isyan ettiklerinden gazab-ı İlâhiyyeye uğrayan ve helâk olan, Yemen tarafında yaşamış bir kavmin adı. ◊ (Âdet. C) Âdetler.
ad   İsim, nam, şöhret, şan, itibar, haysiyet.
ada   Gr: Kendinden sonra gelen ismi cerreder. Harf-i cerr'dir. '...den başka, ...den gayrı' mânasına gelir. (Bak: Mâadâ) ◊ Etrafı su ile çevrili kara parçası. * More…
âdâb   (Edeb kelimesinin çoğuludur.) Usul, yol, yordam, davranış kaideleri, terbiye. Ahlâk ve terbiyenin gerektirdiği konuşma ve hareket tarzı. Adaba uymayanlara edepsiz denir.
âdâb u erkân   Edebler, kaideler ve rükünler. Ahlâk ve terbiye kaideleri.
adahi   (Udhiye. C.) Kurbanlar.
adahik   (Udhuke. C.) Şakalar, gülünç şeyler.
adak   Nezredilen şey. (Bak: Nezr)
adakk   İnce, dakik.
adal   Gümüşü az olan para.
adalat   (Adale. C.) Adaleler.
adale   Tıb: Bedenin hareketini icra eden ve birbirinden, ince bir perde ile ayrılan sinirli et kısımlarından her biri. Hepsine birden et (Lahm) tâbir edilir.
adalet   Zulüm etmemek. Herkese hakkını vermek ve lâyık olduğu muâmeleyi yapmak. Mahkeme. Hak kanunlarına uygunluk. Haksızları terbiye etmek. İnsaf. Mâdelet. Dâd. Cenab-ı Hakk'ın emrini More…
adaletkâr   f. Adaletli, insaflı, adalet sahibi.
adâletkârane   f. Adâletlice. Adalet sahibine yakışır şekilde, insaflı ve haklı surette.
adaletpenah   f. Adâletli.
adall   Çok sapık, çok dalâlette.
adam   İnsan. * Erkek kişi. * Birinin tarafını tutan kimse. * İyi ve terbiyeli yetişmiş insan.
adamet   Ahmaklık, akılsızlık.
adan   Deniz kenarı.
adaptasyon   Fr. Tatbik etme işi. Bir şeyin bir başkasına göre ayarlanması. Bir canlının, yaşadığı muhite uyması işi. * Yabancı dilde yazılmış bir eseri yerli adlar ile ve yerli hayata uydurarak çevirme. More…
adapte   Fr. Adaptasyonu yapılmış, tamamlanmış.
adarr   En zararlı.
âdat   Âdetler. (Bak: Âdet)
adavet   Husumet, düşmanlık. Kin. buğz. Garaz.
aday   (Bak: Namzed)
adb   Kılıç. * Kesmek. * Sövmek.* Yardımcı.
adcem   Eğri burunlu.
âdd   Kuvvet, salâbet.
add   Hesablamak. Saymak. Sayılmak. İtibar etmek.
addar   Denizci, gemici taifesi.
addetmek   Saymak. İtibar etmek. İttihaz etmek.
âde   Âdet kelimesinin arabca terkiblerdeki kısalmış şekli. Meselâ: Harikulâde, alelâde, fevkalâde.
aded   Sayı. Tane. Rakam. Miktar.
adeden   Sayı bakımından, sayıca.
adedî   (Adediye) Adede yani miktar ve rakama, sayıya mensub.
âdem   İnsan. İlk insan ve ilk peygamber.
adem   Yokluk, olmama, bulunmama. * Fakirlik. (Vücudun zıddı)
adem-âbâd   f. Yokluk. Yokluk alemi.
âdem-küş   f. Adam öldüren, katil.
âdemî   İnsanlardan olan, insana âit, insana dair ve müteallik.
ademî   Yokluğa ait. Ademle ilgili (Bak: Vukuât)
âdemiyân   (Âdem. C.) İnsanlar.
âdemiyât   (Adem. C.) Yokluklar. Ademler.
âdemiyyet   İnsanlık. Namuslu bir insana yakışır hâl ve tavır.
ader   Yel inmekle hayası şişen kimse. ◊ Çok su.
ades   (C. Adâs) Mercimek.
adese   Mercimek. * Mercek. Uzağı yakın veya yakını uzakta görmeğe yarayan dürbün veya mikroskop camı.
adesî   Mercimeğe benziyen şey.
âdet   Usul, görenek, alışılmış davranış. Huy, tabiat. Toplumda nesiller boyunca uyulan ve kamuoyunda (umumî efkârda) saygı ve müeyyideye sahip hareket kaideleri (Sosyoloji). İslâm cemiyetinde More…
adetâ   Âdet olduğu üzere, her vakitki gibi, alelâde. Bayağı surette, âdi bir suretle. Düpedüz.
adeten   Görenek şekliyle, âdet olarak.
adevân (adv)   Sür'atle koşmak.
adf   Yemek.
adgâs   (Dags. C.) Desteler, demetler. * Karışık rüyalar. * Karışık söylentiler.
adgâsu ahlâm   Karışık rüyâlar. Tâbire değmeyen rüyâlar.
adhâ   Kurbanlar. Kuşluk vakti kesilen kurbanlar. Kuşluk vakti. (Bak: Îd)
adham   Yoğun, kaba. * İri cüsseli adam.
âdî   Üstünlük farkı olmayan. Kıymetsiz. * Her zamanki. * Âd kavmine âid.
adid   (Adide) Çok. Bir çok sayı. Çok şeyler. Müteaddid. Birinin dengi. ◊ Hasım. * Arkadaş. * Isırma. Bir ısırımlık lokma. (Bak: Adûd) ◊ Kesilmiş ağaç. * Tepesine el yetişen More…
âdih   Sihirbaz. * Soktuğu saat öldüren yılan.
adihe   Bühtan, yalan.
âdil   (Âdile) Adâlet eden. Allah'ın emirlerini noksansız tatbik eden. Doğru. Doğruluk gösteren. Adâlet sahibi.
adil   Eş, denk, akran, benzeri. Ölçüde, miktarda eşit olan.
âdilâne   Adalet sahibi bir adama yakışır surette.
adîm   Mâlik ve sahib olmayan. Yok olan. Birşeyi olmayan. Fakir.
âdin   Otlakta bulunan dişi deve.
âdine   Cuma günü.
âdiş   f. Ateş, nar.
âdiyât   (Adiv. den ism-i faildir) Hızla koşmak, seyirtmek. (At, deve v.s. koşanların hepsine ıtlak olunabilir.) * Mc: Düşmanlık, zulüm. * Dâima muharebeye koşup hücum eden cemaat. * Uzaklık. (Kamus) More…
âdiyat suresi   Kur'an-ı Kerim'in 100. suresinin ismi olup, Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur.
âdiye   (C: Âdiyat) Gaza yolunda seğirten at.
âdiyen   Her zamanki gibi. Adice. Fevkalâde olmayarak.
âdiyye   İtiyad edilmiş. Alışılmış.
âdiyyet   Adilik. Aşağılık.
adk   Vurmak, darp.
adl   Hakkaniyet. Adâlet üzere oluş. Cevr ve zulüm etmeyip nefislerde ve akıllarda istikameti kaim ve mâlum olan emir ve hâleti icra etmek. Doğruluk. * Her şeyi yerli yerince yapmak, beraber More…
adla'   (Azla') (Dıl'. C.) Kaburgalar. * mat: Geometrik şekillerin kenarları, sayı kökleri.
adlî   Adâlete mensup, adâletle alâkalı, ilgili.* Sultan II. Bayezid'in şiirlerinde kullandığı mahlası.
adliye   Mahkeme. Muhakeme işleriyle uğraşan daire.
adm   (C: İdâm) Yay tutamağı. * Deve kuyruğu. * Saban eğiği ki, ucunda demiri vardır. * Harman savurdukları yaba. ◊ Gazap etmek, öfkelenmek.
admer   Arslan. * Şedit, şiddetli. * Belâ. * Çirkin yüzlü şişman kadın.
adn   Vatan tutmak ve mukim olmak. * Cennette bir makam adı. (Bak: Cennet)
adrahş   f. Yıldırım. * Gökgürültüsü. * Şimşek.
adras   (Dırs. C.) Arka dişler, dişler.
adrefut   Kelerden büyük bir hayvan.
adrenalin   Fr. Tıb: Böbrek üstü salgısından çıkarılan bir hormon. Sentetik olarak da yapılır. Damar daraltmak ve kanamayı önlemekte kullanılır.
adreng   Fr. Keder, mihnet, sıkıntı.
adret   Kaşları olmayan kimse.
adub   Yardımcı.
adud   Zalim. Iztırab veren. Hunhar. * Bir lokma. * Isırıcı köpek veya at. * Yavuz kişi. * Dar ve derin olan kuyu. (Bak: Adîd) ◊ Pazı. Kolun omuzdan dirseğe kadar olan kısmı. * Mc: More…
adude   Yumuşaklık. Tazelik.
adudî   Pazı kemiği ile ilgili.
adulî   Gemici, mellah.
adüvv   Düşman, hasım.
adv   Yelmek. Seğirtmek. * Hazırlamak.
adva   Hastalık başkasına bulaşmak.
advan   Çok koşan kimse.
adya'   Boynuzu ufak koyun. * Nebiyyi Zişân Aleyhisselam Efendimizin devesinin adı.
adye   Koğuculuk, dedikoduculuk. * Yalan söylemek. * Sövmek.
af'af   Devedikeni ağacının yemişi.
afa'   Eşek sıpası.
afaf   (Afâfet) Temiz olma. Masumiyet. Günahsızlık.
afaif   Namus, ırz ve iffet sahibi, şerefli kadınlar.
afak   Ufuklar. Yerle göğün birleştiği gibi görünen uzak dâire. * Etraf. Cihetler. * Mc: Görüş ve dönüş sınırları. (Zıddı: Enfüs'dür.)
afakgir   Ufukları tutmuş, âleme yayılmış, şâyi, çok meşhur.
afakî   Kâinat ve içindeki hâdiselere âid. Nefsin haricindeki âleme dair. * Kıymetsiz sözler ve meseleler. (Enfüsinin zıddı.) (Objektif)
afar   Arap diyarında çok olan bir yeşil ağaç. * Hurma ağacını islah etmek. * Katıksız ekmek yemek.
afaret   İfritçe, şeytanî, kötü niyet.
afarit   (İfrit. C) Şeytanlar. İfritler.
afaroz   (Bak: Aforoz)
afat   Afetler. (Bak: Afet)
afazî   Fr. Tıb: Organlarda bir işleme bozukluğu olmadığı halde, fikri kelime ile anlatamamak hâli.
afen   Çürüme, pörsüme. Yemeğin kokması. (Bak: Ufunet)
afend   f. Harp. Kavga.
afer   Toprak. Yer. Arz. * Ekin suladıkları vaktin evveli.
aferca   Yaramaz huylu.
aferide   (C: Aferidegân) f. Yaratılmış, mahluk.
aferin   f. Beğenmek, alkış, yaşa, varol. * Yaratan, yaratıcı.
aferin-hân   f. 'Aferin' diyen.
aferna'   Arslan. * Kuvvetli deve.
afes   Burun eğriliği.
afet   Belâ. Musibet. Büyük felâket. Dâhiye. * Mc: Son derece güzel.
afetzede   (C: Afetzedegân) f. Bir musibete, bir belâya ve bilhassa yangın, zelzele gibi bir felâkete uğramış.
afetzedegân   (Afetzede. C.) f. Afete, belâya, felâkete uğramışlar.
aff   İffet, namus. İffetli olmak. Nefsini haramdan men'etmek.
afgan   Afganistan. Afgan krallığı, Afganistan milleti.
afî   Silen, silinmiş. Affeden, bağışlayan. * Affedilmiş, bağışlanmış. * Yalvaran. * Uzun saçlı. * Tencere altında artaya kalan.
afif   Temiz. Güzel. Nezih. İffetli ve namuslu olan. Haramdan sakınan. * Müstakim.
afifâne   f. İffetlice. Temiz olarak. Nazif olarak.
afik   Yalancı, iftiracı. ◊ Çok aptal.
afil   Uful eden. Gurub eden. Batan. * Görünmez olan. Kaybolan. * Fâni, geçici.
afilûn (afilîn)   (Afil. C.) Gelip geçici, fâni olanlar. * Gözden kaybolup gidenler. Uful edenler.
afin   Affedenler.
afinite   (Affinite) (Bak: Aşk-ı kimyevi)
afir   Güneşte kum üstünde kurutulan et. ◊ Çok kötü niyetli.
afire   Komşusuna bir şey vermeyen kadın.
afiş   Fr. Duvar ilânı.
afitab   f. Güneş. * Mc: Pek güzel. * Çok güzel yüz.
afitâbî   Güneşe âit. * Güzelliğe dâir.
afite   Dişi koyun. Koyun güdücü kız.
afiyet   Sağlık, selâmet, sıhhatli olmak.
afk   Akılsız olmak. Sözünü tam söylememek. ◊ Rücu etmek, dönmek. * Kaybolmak.
aflak   Çok gevşek şey.
aforoz   R. Papa tarafından bir Hıristiyanın kiliseden çıkarılması, dinden hariç addolunması.
afra'   Beyazı kızıllığına galip olan geyik. * Ayın onüçüncü gecesi.
afraze   f. Nur. Aydınlık, ışık. * Kandil fitili.
afreye   Horoz ibiği. İnsanın ense saçı. * Davarın alın saçı.
afruşe   f. Un helvası.
afs   Hapsetmek. * Deve sürmek. * Arkasına ayağıyla vurmak.
afsa   Boynuzu ardına kayık koyun.
afşar   Avşar kabilesini meydana getiren Türkmenlerin adı.
afşelil   Sırtlan dedikleri canavar. * Yaşlı, eti ve derisi sarkmış kuru kadın.
afsun   (Efsun) f. Büyü, sihir, tılsım. (Büyücülük yapmak ve büyücülere uymak, Müslümanlıkta yasak ve günahtır.)
aft   Pelteklikten sözü zorlukla söylemek. Kekemelik.
aftab   f. Güneş. * Pek güzel şahıs. * Çok parlak çehre.
aftâb-gerdan   f. Güneşten korunmak üzere başa giyilen şey. * Avcı kulübesi.
aftab-gerdek   f. Kaya keleri. * Ayçiçeği.
aftab-gerdiş   f. Yer yüzü. * Kaya keleri. * Devamlı güneş gören yer.
aftab-gir   f. Güneşlik, şemsiye. * Güneş gören yer.
aftab-perest   f. Nilüfer çiçeği. * Güneşe tapan kimse. * Ayçiçeği.
aftab-ru   f. Güneş yüzlü, yüzü güneş gibi parlak (güzel). * Sevimli, dilber. * Güneşe karşı olan (yer).
aftabe   f. İbrik. Su kabı.
aftabî   f. Güneşlik, şemsiye, tente. * Güneşe ait, güneşle ilgili.
afur   Boz tüylü ve kısa boyunlu olan geyik. * Zaman. ◊ Belâ kasırgası.
afüvv   Affeden, merhametli.
afv   Bağışlamak. Kusur ve günâhı affetmek. ◊ Ayakla basılmadık yer. * Malın iyisi, helâli ve fazlası. * Terketmek. * Mahvetmek.
afyon   Lât. Haşhaş sütünün birikmesinden ibaret bir madde.
ağa yeri   Topkapı sarayında hazine kethüdasının oturduğu yer.
agâh   (Ageh) f. Haberdar. Uyanık. Kalbi uyanık. Malumatlı. Basiretli. Vâkıf. Bilen.
agâhân   (Agâh. C.) f. Agâhlar, bilenler, bilgililer. Âlimler.
agâhî (agehî)   f. Malumat, vukuf, haberdarlık. Uyanıklık, teyakkuz, basiret.
agal   Darıltma, kışkırtma. * Çiğnemeden yutma. * Ağıl. * Arı kovanı.
agaliş   f. Kışkırtma. * Birşeye saldırmak için kışkırtma.
agande   f. Sucuk, yastık, minder gibi zorla doldurulmuş olan şeyler. * Bir çeşit zehirli olan haşere, böcek.
agarr   Çok sıcak gün. * Kendini beğenmiş. * Asil, âlicenâb. * Beyaz.
agaşte   f. Bulaşmış.
agavat   (Ağa. C.) Saray hizmetlerinde kullanılan harem ağaları.
agayan   Ağalar.
agaz   f. Başlama. Mübâşeret.
agba   Daha küt, en küt. * Daha koyu, en koyu.
agber   Çok tozlu.
agbeş   Boz renkli.
agbiya   (Gabi. C.) Ahmaklar, gabiler.
ağda   Bir kapta karıştırılıp pişirilerek koyulaşmış ve lüzucet kazanmış her nevi şeker vesaire.
agdef   Uzun ve sarkık kulaklı.
agdiye   (Gada ve Gıda. C.) Yenip içilecek gıdalar.
agel   (Bak: İkal)
agende-guş   f. Söz dinlemeyen, aldırmayan, alçak ve hayırsız kimse.
ageste   f. Islanmış, ıslak.* Bulaşmış.
agfer   Mağfiret eden, bağışlayan, afveden.
ağil (ağl)   Koyun, keçi vesair hayvanlara mahsus üstü açık, etrafı çit veya çalı çırpı ile çevrilmiş yer, mandıra.
agin   f. Dolu, doldurulmuş.
agirra   (Garîr. C.) Tecrübesizler, safdiller, acemiler. * Mağrurlar.
agiş   f. İlişik, sarkık. * Uzatılmış.
agisna   Bize imdad eyle, yardım ihsan eyle (meâlinde duâ.)
agiyye   İçine su biriken çukur.
aglak   (Galak. C.) Kilitler. * Kapalı, anlaşılmaz şeyler.
aglal   (Gull. C.) Boyna geçirilen zincirler. * Kelepçeler, pırangalar. ◊ Ağaçlar arasında akan su. (Bak: Eglâl)
aglaz   (Galiz. den) kaba ve galiz şeyler.
agleb   Daha galib. Çok kerre, ekseriya. Çoğu. ('Ağleben - Ağlebâ' şeklinde de kullanılır.)
aglef   Sünnetsiz. * Sandıkta kapalı. * Mc: Katılaşmış, duygusuz kalb.
aglez   (Galiz. den ism-i tafdil) Pekçok kaba ve galiz.
agma   Yıldız. Yıldız akması.
agmad   (Gımd. C.) Bıçak ve kılıç kınları.
agmak   Yukarı kalkmak, yükselmek, yukarıya meyletmek. * Buhar olup yukarı kalkmak, buharlaşmak.
agmar   (Gamr. C.) Yüce kimseler. * Seller. * (Gumr. C.) Bilgisizler, cahiller.
agmaz   (Gamz. C.) Göz yummalar, göz kırpmalar.
agna   (Gani. den) Çok gani. En zengin.
agnam   (Ganem. C.) Koyunlar, keçiler. * Hayvanlardan alınan vergi anlamında kullanılan bir tabirdir.
agniya   (Gani. C.) Zenginler, ganiler.
agniye   (Bak: Ugniye)
agnostik   fels. Agnostisizm görüşünü benimseyen.
agnostisizm   'fels. Gerçeğin, mutlak hakikatın bilinemez olduğunu; insanın gerçeği, tam uygun bilgiyi elde edecek yaradılışta olmadığını kabul eden felsefe görüşü.'
agra   Çok sevimli, yakışıklı.
agrafi   yun. Yazma kabiliyetinin kaybedilmesi.
agrar   (Gırr. C.) Tecrübesizler. Acemiler. Kolay aldananlar.
agras   (Gars. C.) Taze fidanlar, yeni dikilmiş ağaçlar.
agraz   (Garaz. C.) Garazlar. Fiil yapılırken gözetilen gayeler. Kasden ve bilerek yapılan kötülükler.
agreb   (Garib. den) En garib, çok tuhaf.
agrel   (C. Gurl) Sünnet olmamış kişi.
agşa   Baygın adam. * Vücudu siyah yüzü beyaz olan hayvan.
agsan   (Gusn. C.) Dallar, ağacın dalları. * Mc: Mânanın kısımları.
agsem   Beyazı siyahından daha fazla olan saç.
agser   Boz ve esmer renkli, çok tüylü abâ, kilim. * Kurbağa yosunu. * Karabatak kuşu. * Aşağılık ve âdi (adam).
agşiye   (Gışa. C.) Perdeler, örtüler. * Zarflar, mahfazalar.
ağtabaka   Tıb: Görme sinirlerinin göz yuvarlağı içinde dağılmasından meydana gelen zar.
agtaş   Karanlık. * Zayıf gözlü.
agtem   Sözü tutkunarak söyleyen. Kekeme.
agtiye   (Gıtâ. C.) Perdeler.
agu   Zehir, sem.
agul   f. Hiddetlenerek göz ucuyla bakma.
agun   f. Baş aşağı, ters. * Uğursuz.
agunde   f. Hallaç elinden geçmiş pamuk, atılmış pamuk.
aguş   f. Kucak. * Sığınılan yer.
agüs   f. Taşcıların oymacılıkta kullandıkları demir kalem.
agva   Dalâlete en fazla sapan, giden. Sapık.
agvar   (Gar. C.) Mağaralar.
agvas   (Gavs. C.) Yardım istemek için bağırmalar. İmdat istemeler.
agyar   Yabancılar. Başkaları. * Rakipler. (Bak: Gayr)
agyaz   (Gayze. C.) Ağaçlıklar, meşelikler.
agyed   Uykucu, tenbel. * Esmer vücutlu. * Nazik derili.
agyer   (Gayret. den) Çok gayretli adam.
agza   (Gazâ. C.) Düşmanlarla savaşlar, muharebeler.
agzel   (C.: Uzelân-Uzul) Eğri kuyruklu at.* Silahsız kimse. * Yağmursuz bulut.
agziye   (Gıdâ. C.) Yenilip içilecek şeyler. Gıdalar, besin maddeleri.
ah   Maddi veya mânevi bir acı hissolundukta kullanılır. * Nedamet, pişmanlık ve teessüf beyan eder. * Birine acındığına, keder ve esef edildiğine delalet eder. Meselâ: Ah! Evladım! gibi. 
ah u enin   Ah deyip inlemek, ağlamak. Ah u fizâr da aynı mânayı ifâde eder.
ahabir   (Ahbâr. C.) Hikâyeler. * Rivayetler.
ahabiş   (Habeş. C.) Habeşliler.
âhâd   Birler. Birden dokuza kadar olan sayılar.
ahad   (Bak: Ehad)
ahadd   (Hadd. den) Pek keskin.
ahadî   Tek, yalnız. Birlere âid, birlere mensub.
ahadî hadis   Rivâyet eden bir veya iki koldan olan veya mütevatir mertebesinde olmayan hadis demetir. İştihar haddine yetişmeyen hadistir. Şartları tamam olursa zann-ı galib ifade eder, muktezası ile More…
ahadid   Sopa ve kamçı gibi şeylerin vücudda bıraktığı izler. (Bak: Uhdud)
ahadis   (Bak: Ehâdis)
ahadiyyet   (Bak: Ehadiyyet)
ahaff   Pek hafif, çok hafif. * Düşüncesiz.
ahakk   (Bak: Ehakk)
ahal   f. Birşeye yaramıyarak atılacak olan şey, çerçöp.
ahali   (Ehl. C.) Halk, umum, nâs. * Bir memleketin yerlileri, bir memlekette oturanlar, yaşayanlar.
ahamire   Acem milletinden bir tâife.
ahann   Sözü burun içinden söyleyen. Burnundan konuşan.
ahar   f. Hattatların kullandıkları kâğıda sürülen nişastalı yumurta. * Kahvaltı. * Bir nevi çelik. ◊ (Aher) Gayrı, başkası. Diğeri.
aharr   Daha sıcak, en sıcak.
ahass   Asılsız, kötü kimse. ◊ (Bak: Ehass)
ahavat   (Uht. C.) Kızkardeşler. * Benzer şeyler.
ahaveyn   İki kardeş. * İslam âlimlerinden olan Urfalı Vaiz Mahmud Kâmil efendinin babası Mustafa Kâmil Efendi ve amcası Urfalı Mehmed Efendi. (Bak: Ehaveyn)
ahazz   Pek bahtiyar, mes'ud, şanslı, mutlu.
ahba   (Haba. C.) Saray adamları.
ahbab   Dost. Sevilen dostlar. Sevilenler. Ehibbâ, muhibler.
ahbar   (Haber. C.) Haberler. (Bak: Haber-İhbar) ◊ (Bak: Ehbâr)
ahbarî   Rivayetçi, rivayet eden kişi.
ahbas   (Habs. C.) Su bentleri, havuzlar. * Hapisler, zindanlar. * Gayr-ı meşru vakıf yerler.
ahbaz   (Hubz. C.) Ekmekler.
ahbel   Divane, deli.
ahben   Çok su içmekten karnın şişip zahmetli olması.
ahbes   Pek çok pis, daha murdar. En habis, berbad.
ahbeş   Habeş, Habeşi.
ahbiye   (Hıbâ. C.) Kıldan yapılmış göçebe çadırı. * Keçe ve kıldan yapılan evlerde konup göçen Türkler.
ahcar   (Hacer. C.) Taşlar.
ahcen   Burnu eğri kimse.
ahd   Vâdetme. Söz verme. Vefâ. Yemin. And. Misak. Peymân. * Asır. Devir. Tevhid. Mukavele. * Vasiyet.
ahd ü misâk   f. Yemin, anlaşma, sözleşme.
ahd ü peyman   f. Yemin etme, söz verme.
ahd-i cedid   f. İncil.
ahd-name   f. Anlaşmanın şartlarını ve anlaşmayı yapanların imzalarını taşıyan kağıt.
ahda'   Boyun damarlarından bir damar. * Hilekâr, aldatıcı, kandırıcı. ◊ Çok alçakgönüllü, halim, mütevazi. İtaatli.
ahdak   (Hadeka. C.) Göz bebekleri.
ahdan   (Hıdn. C.) Dostlar, yoldaşlar.
ahdar   Yeşil, yemyeşil, pek yeşil.
ahdas   (Hades. C.) Yeni hâdiseler, fena şeyler. Dertler, musibetler. * Gençler.
ahdeb   Hiç kimsenin fikir ve düşüncesini beğenmeyen, ahmak. * Uzun boylu. ◊ Kambur.
ahdel   Boynu önüne eğilmiş olan. * Çok eğik olan şey.
ahder   (C.: Ehadir) Kavi ve galiz olmak. Kaba olmak. * Şaşı adam. ◊ f. Kardeş çocuğu. Biraderzâde.
ahderrî   Yabani eşek.
ahdes   Fikirli kişi.
ahdet   (C.: Ahâd) Yağmur yağdıktan sonra yağan yağmur.
ahdî   Ahde âid, sözleşmeye dâir.
ahen   Demir. * Mc: Sert. Zincir. Kılıç.
ahen-âşiyân   f. Dikiş yüksüğü.
ahen-be   f. Dokunacak bezin veya çulhanın iki yanına konan demirli ağaç. Bu demirli ağaç bezin buruşukluğunu da açar.
ahen-cân   f. Demir canlı. * Katı yürekli. * Sabırlı, tahammüllü.
ahen-dest   f. Demir elli, eli demir gibi olan.
ahen-dil   f. Demir yürekli, kahraman. * Merhametsiz, acımasız kimse.
ahen-ger   f. Demirci. Demir yapan veya satan.
ahen-gerî   f. Demircilik.
ahen-keş   f. Demiri çeken. Mıknatıs.
ahen-puş   f. Demirler giymiş. Zırh kuşanmış.
ahen-rübâ   f. Demiri kapan, mıknatıs.
ahene   f. Demir halka.
ahenin   Demirden yapılmış, çok kuvvetli, pek sağlam.
ahenk   f. Seslerin arasındaki uygunluk. Düzgün tarz ve gidiş.
ahenkdâr   f. Uygun, düzgün, âhenkli, makamlı.
aher   Başka, diğer, gayrı.
aheste   f. Yavaş, ağır.
aheste-rev   f. Aheste âheste yürüyen, acelesiz, yavaş yavaş yürüyen.
ahestegî   f. Yavaşlık, acele etmemeklik.
ahfa   Çok gizli, pek gizli.
ahfad   Torunlar. Hafidler. Evlâd oğulları. Yardımcılar.
ahfas   (Hıfs. C.) İşkembeler, kırkbayırlar.
ahfaz   (Ahfad) Alçak ve çukur yer. * Mc: Çok alçak gönüllü. Mütevâzi.
ahfec   Ayakları eğri.
ahfeş   Küçük gözlü, zayıf bakışlı. * Yalnız gece gören kimse. * Üç büyük Arab âliminin lâkabı. * Bulutlu günde görüp bulutsuz günde görmeyen.
ahfiye   (Hıfâ. C.) Örtüler, perdeler, gizli şeyler. * Çiçeğin tomurcuğunu örten kabuk.
ahger   f. Ateş koru. Yanar halde olan kömür.
ahh   Öksürmek.
ahi   Kardeşim. * Ahilik ocağından olan kimse. * Eli açık, cömert.
ahibba   Dostlar, arkadaşlar. (Bak: Habib)
ahid   Seninle muâhede eden. * Ahdolunmuş nesne. ◊ (Bak: Ahd)
ahid-şiken   f. Ahdi bozan, anlaşmayı bozan.
âhil   Erkeği olmayan kadın. * Fevkinde kimse olmayan yüksek padişah.
ahilik   'Asırlar önce Anadolu'da gelişen bir halk ocağı. Sosyal bir kuruluş olan ahilik iş alanında adam yetiştirmek, çalışma sevgisini aşılamak, istihsali çoğaltmak gibi gayeleri vardı. More…
ahilla   (Ehillâ) Sadık ve samimi arkadaşlar. En sadık dostlar. Haliller.
âhin   (C.: Avâhin) Fakir. * Hazır, sabit kimse. * Yumuşak hurma ağacı.
ahin   (C.: Uhun) Boyalı yün.
âhir   Biten. Hitam bulan. Sonra gelen. Son. Sonraki. ◊ Zina işleyen. Fasıklık yapan. * Tembel kimse.
ahîr   En son, sonraki.
ahir   t. (Ahur) Hayvanların barındığı yer, dam.
âhir-bin   f. Sonunu gören, düşünen.
âhire   Zâni, zinakâr.
ahiren   En son, en son olarak. * Son zamanlarda, yakında.
ahissa   (Hasis. C.) Cimriler, pintiler, tamahkârlar.
ahiyane   f. Damak. * Tıb: Boğaz.* Beyin kemiği.
âhiz   (Âhize) Alan. Alıcı. Ahzeden. * Ses alıcı âlet. * Kabul etme, alma.
ahîz   (Ahz. den) Esir.
âhize   Fiz: Elektrik enerjisini mekanik enerjiye çeviren alet.
ahkab   Uzun zamanlar. ◊ Yabani eşek.
ahkad   (Hukd. C.) Kinler, garezler.
ahkaf   (Hıkf. C.) Eğri büğrü kum tepeleri.
ahkaf suresi   Kur'an-ı Kerim'de kırkaltıncı sure olup Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.
ahkâm   (Hüküm. C.) Hükümler. Kanunlar. Nizamlar.
ahkar   En hakir, pek âciz ve değersiz. (Daha çok tevazu makamında söylenir.)
ahkem   En sağlam. En kuvvetli. * En çok hükmeden. * En hakim ve akıllı.
ahker   f. Ateşli kül, kül ile karışık ince kor.
ahla   En tatlı, çok şirin. Çok tatlı.
ahlaf   Halefler. Sonra gelenler. Zürriyetler. Evvelkilerin yerine geçenler. Nesil. Evlâdın evlâdları. Nesl-i âti. ◊ Yemin edenler. Müttefikler.
ahlak   (Hulk.C.) Huy, tabiat. İnsanın davranış tarzı, tutum ve tavrı, bir cemiyette makbul ve iyi sayılan davranış kuralları. Bu kural ve kaideleri inceliyen ilim.
ahlâkî   Ahlâkla ilgili, ahlâka ait.
ahlâkiyyât   Ahlâk ilmi ve düsturlarını ve bunların vasıflarını ve tatbiklerini inceleyen, öğreten ilim. * Ahlâk ve terbiye ile alâkalı ders ve bahisler.
ahlâkiyyun   'Ahlâk ilmi ile uğraşan âlimler; bunlar iki kısımdır. Bir kısmı ahlâk-ı hasene olan İslam ahlâkını telkin eder, diğer kısmı ise, dine tâbi olmayan ve hakiki ahlâkı bulamamış More…
ahlal   (Hıll. C.) Samimi dostlar, yâranlar.
ahlam   Rüyâlar. (Bak: Hulm)
ahlas   En hâlis, daha temiz.
ahlat   (Hılt. C.) Çok karıştırılabilir, karıştırılmağa elverişli.
ahlef   Solak kimse.
ahles   Kara ile kırmızı arasında olan renk.
ahlet   Saçı dökülmüş kişi.
ahliya   (Hali. C.) Boş şeyler.
ahma   (Hamiyyet. den) Çok hamiyetli. ◊ (Hamâ. C.) Kayın biraderler.
ahmak   (Humk. dan) Pek akılsız, sersem, şaşkın. Anlayışsız.
ahmakane   f. Ahmakçasına, ahmak olana yakışır şekilde.
ahmakî   Akılsızlık, ahmaklık.
ahmakiyet   Ahmaklık, akılsızlık.
ahmal   (Haml. C.) Yükler. * Ağır şeyler. Eşya, ağırlık.
ahmal ü eskal   Ağır yükler.
ahmas   (C: Ehâmis) İnce belli.* Ayak altında yere değmeyen yer. ◊ (Hums. C.) Beşte birler, humslar.
ahmed   Daha çok hamdeden. * Çok övülmeğe ve medhedilmeğe lâyık. * Çok sevilen. Beğenilmiş. * Hz. Peygamber'in (A.S.M.) bir ismi.
ahmer   Kırmızı.
ahmes   Kuvvetli, yiğit. Kahraman, cesur, şecaatli, bahadır.
ahmeş   İnce, dakik.
ahmez   Daha metin, daha sağlam, daha çetin.
ahna   Çapraz ve birbirine zıt işler. Çarpık, eğri şeyler.
ahna'   Çok alçak gönüllülük, mütevazilik.
ahnas   (Hıns. C.) Yeminden dönmeler. Yalan yeminler.
ahnef   Ayakları çarpık ve eğribüğrü olan.
ahnes   Burnu basık ve sivri olan adam.
ahond   f. Tahsil yapmış, hoca. Ulu, büyük.
ahra   Daha lâyık, daha münasib, en elverişli.
ahrab   Kulağı kesik. * Kulaktaki küpe deliği.
ahrac   (Hırc. C.) Hayvanların yular, tasma ve palanlarına dizilen boncuklar.
ahrad   Pek tamahkâr cimri.
ahrak   Miskin, akılsız adam.
ahram   (Harem ve Harim. C.) Gizli yerler. Gizli olup herkesin girmesi serbest olmayan yerler. * Kadınların bulunduğu haremlikler.
ahrar   (Hür. C.) Hürler. Esir veya köle olmayan kimseler. * Silsilesinde esir veya köle bulunmayanlar. * Hürriyetçiler.
ahrarane   f. Hürriyetçilere yakışır tarzda. Serbestçe. Hür olana yakışır surette.
ahras   (Hâris. C.) Bekçiler, muhafızlar, koruyucular. ◊ Dilsiz.
ahraz   (Ahrad) Kirpikleri dökülmüş, çipil gözlü.
ahreb   Çok harap, perişan, yıkık. * Kulağı yarık kimse. * Edb: Rübai vezinlerinden 'Mef'ulü' ile başlayan oniki şekilden herbiri.
ahrec   Ak ile kara. Siyahla beyaz.
ahred   Ayaklarının siniri kurumuş veya bozulmuş olan hayvan.
ahrem   Burnu kesik olan. Kesik burunlu. * Edb: Rübai vezinlerinden 'Mef'ulü' ile başlıyan oniki şekilden herbiri. * Tıb: Omuz ucu.
ahres   Dilsiz, dili olmayan kimse.
ahrez   Gözleri dar ve küçük olan.
ahruf   (Harf. C.) Uçlar. * şiveler, lehçeler. * Harfler.
ahsa   İhsadan fiildir. (Bak: İhsâ) ◊ Çok kumlu, taşlı yer.
ahşa   Pek korkunç. Çok korkunç. Çok korkunç yer.
ahşa'   (Haşâ. C.) Vücuttaki bağırsak, ciğer gibi organlar. * Mahaller, bölgeler, cihetler.
ahşab   Kereste. Tahta. Ağaçtan yapılan bina. * Ağaçtan olanlar.
ahşam   (Haşem. C.) Bir büyük zâtın yakınları, maiyeti, taraftarları.
ahsar   Pek kısa, daha kısa, daha özlü, daha veciz.
ahsas   Hisler. Duygular.
ahseb   Çok iyi hesab edilmiş, münâsib. * Çok fazla cimri, hasis. * Miskin. * Saçının rengi kırmızıya yakın. *Tüyünün rengi boz renk olan kızıl deve.
ahşeb   (C.: Ehâşib) Sert taşlı büyük dağ. * Haşin ve yoğun olan.
ahsef   Kara ile ak, alaca.
ahşef   Uyuz adam.
ahsem   Geniş yüzlü kılıç. * Arslan. * Enli, yassı ve yayvan burun. * Enli, yassı ve yayvan burunlu adam.
ahşem   Burnu koku almayan. * Burnunun içi kokan kimse.
ahsen   En güzel. Çok güzel.
ahşen   Pek sert şey. * Geçimsiz kimse.
ahşic   f. Zıt ve uygunsuz.
ahşican   (Ahşic. C.) f. Zıtlar. Dört unsur. (Toprak, su, ateş, hava.)
ahşig   f. Zıt ve uygunsuz.
ahşigân   (Ahşig. C.) Zıtlar.
ahşişan   Çok katı, pek huşunetli.
ahtab   (Hatab. C.) Odunlar.
ahtal   Çabuk yürüyen. * Boşboğaz, çok konuşan kimse. Çenesi düşük.
ahtapot   Fr. Çok ayaklı, kafadan bacaklı bir nevi deniz hayvanıdır ve yakaladığı canlı hayvanı kıstırıp kanını emer. * Canlı yengece benzeyen bir çıban.
ahtar   (Hıtar - Hatarat) Tehlikeler.
ahte   f. Dışarı çıkarılmış, dışarı çekilmiş. (kılıç, bıçak gibi..) * Husyesi çıkarılmış hayvan.
ahteb   Arı kuşu dedikleri kuş. * Kızıl eşek.
ahtel   Sarkık kulaklı.
ahtem   Uzun burunlu.
ahter   Yıldız. * Mc: Baht, talih.
ahter-bîn   f. Müneccim. Yıldız ilmi ile meşgul olan kimse.
ahter-gû   f. Yıldız ilmi ile uğraşan kişi, müneccim.
ahter-şinas   f. Yıldız ilmi ile uğraşan. Müneccim.
ahterân   f. Yıldızlar. Necimler.
ahu   Saç ve sakalı ak olup şayan-ı hürmet ve tâzim olan. Ahubaba, yalnız bu tabirde kullanılır. ◊ f. Ceylân. * Gözleri çok güzel olan. Çok güzel göz. * Gazâl. * Mc: Dilber. Mahbub. More…
ahu-beçe   f. Ceylan yavrusu.
ahu-bere   f. Ceylan yavrusu.
ahu-çerende   f. Otlıyan ceylan.
ahu-dil   f. Ceylan yürekli. * Mc: Korkak.
ahu-pa(y)   f. Ceylan ayaklı. Çevik, atik. * Altı köşeli, nakışlı ev ve köşk.
ahu-yi mâde   f. Dişi ceylan.
ahun   f. Delik, yarık. Lağam.
ahun-bür   f. Yer kazan, delik açan. Lağamcı.
ahur   f. Ahır, dam.
ahuri   f. Hardal.
ahuvan   (Ahu. C.) f. Ceylanlar. Karacalar.
ahva   (C.: Huvve) Kararmış nesne.
ahval   (Hâl. C.) Dayılar. Annenin erkek kardeşleri. ◊ Haller. Vaziyetler. Oluşlar.
ahvas   (C.: Ehâvis, Huves) Bir gözü birinden küçük olan.
ahvat   (Uht. C.) Kız kardeşler. ◊ En ihtiyatlı, tedbirli.
ahveb   Asi, günahkâr.
ahvec   En muhtaç, pek çok ihtiyacı olan.
ahved   Çok değişen.
ahvef   En korkak. * Çok korkunç.
ahvel   Bir şeyi çift gören, şaşı.
ahver   Akıllı. * İri gözlü güzel. * Müşteri yıldızı. (Jüpiter) * Beyaz yüzlü, güzel gözlü adam.
ahverî   Yumuşak, beyaz nesne.
ahves   Cesur, kahraman, yiğit, şecaatli, bahadır. ◊ Karnı sarkık kişi. (Müe: Havsâ)
ahvezi   Cem'edici, toplayıcı. * Her işi insanlar arasında halleden. ◊ Yeyni, hafif. * Tez, seri.
ahyâ   (Hayy. C.) Diri olanlar. Hay olanlar. Canlılar.
ahyâ vü emvât   Diriler ve ölüler.
ahyal   (Hayl. C.):  Atlar, at sürüleri. Atlı kıtalar.
ahyan   (Hin. C.) Arasıra. Vakit vakit. Vakitler. Zamanlar.
ahyanen   (İhyânen) Zaman zaman, arasıra. Kâh kâh.
ahyar   Hayırlılar. * Dostlar. * İyilik sevenler. (Eşrar'ın zıddı)
ahyaz   (Hayiz. C.) Odalar, bölmeler, bölümler.
ahyef   Bir gözü gök, diğer gözü siyah olan.
ahyus   Ekseriyetle su kenarında biten bir ot.
ahz   Alma. * Tutma. * Kabul etme. * İşkence etme.
ahz ü girift   Ele geçirme, yakalama. * Esir alma.
ahz u itâ   Alışveriş.
ahz u kabul   Alıp kabul etmek.
ahz ü kabz   Kendine mal etme.
ahza   Çok alçak, menfur kişi. Nefret edilmiş olan kimse.
ahzab   (Hizb. C.) Hizbler, bölükler, kısımlar, gruplar. * Toprağı katı yer. * Kur'ânın kısımları. Hizbleri.
ahzab suresi   Kur'ân-ı Kerimde otuzüçüncü surenin adı olup Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur.
ahzad   Eğrilip bükülen, esnek.
ahzan   (Hüzn. C.) Hüzünler, kederler, sıkıntılar, tasalar, gamlar.
ahzar   (Hazer. C.) Endişeler, ihtiyatlar. ◊ (Bak: Ahdar)
ahzeka   Bodur ve şişman adam.
ahzel   Beli kırılmış olan adam. ◊ Yüksek olmak, irtifa.
ahzem   İşini sıkı tutan, ihtiyatlı, tedbirli. * Yüksek yer. * Göğsü büyük. ◊ Erkek yılan.
ahzen   Çok hüzünlü kederli. En tasalı, daha gamlı.
ahzer   Devamlı gözünü kırpan adam. * Ufak gözlü olan kimse.
ahzetmek   Almak. Tasarrufuna dahil etmek. Tahsil etmek.
aib   (Bak: Ayib)
aid   Geri gelen, dönen. Râci. Dâir. * Bir kimse veya bir şeyle ilgili olan. * Hastayı ziyaret eden.
aidat   (Aide. C.) Gelirler, kazançlar. * Resim, vergi. İrad. Belirli sürelerde bir derneğe ödenmesi taahhüd edilen para.
aide   (C: Avâid - Aidat) Kâr, kazanç, fayda, gelir.
aidiyyet   Alâkalılık, ilgililik. Aid olma. Birine mahsus olma.
aik   (Aika ) Mâni'. Alıkoyan. Engel. Meşgale. Bir işten alıkoyup men ve sarfeden.
aika   (C. Avâik) Alıkoymaya ve te'hire sebep olan şey, mâni, engel.
ail   Ailesini geçindiren, idare eden. Kalabalık ailesi olan. Fakir.
aile   Erkeğin karısı. * Ev halkı. * Akraba. * Aynı işte olan, aynı gaye için çalışanların hepsi.
aile-perver   f. Evine düşkün, ailesine düşkün.
ailevî   Aile ile ilgili.
ainne   (İnan. C.): Dizginler.
air   Göz ağrısı.
aiş   Yaşıyan. * Rahat yaşıyan.
aişe   (Bak: Ayişe)
aiz   Karşılık olarak veren. * Karşılık olarak verilmiş olan. ◊ Yeni doğmuş deve yavrusu.
aizze   (Bak: Eizze)
aj   f. Dinlenme, rahat hâl, istirahat.
ajan   Fr. Bir şahsın, bir şirketin veya bir devletin bazı işlerini gören kimse. * Gizli vazifeli olan kişi.
ajanda   Akılda tutulması icab eden şeyleri not etmeye yarayan, takvim şeklinde tanzim edilmiş defter.
ajans   Fr. Her türlü havadisi toplayıp, ilgili mevkilere bildiren kuruluş. * Ticari bir teşekkülün kolu.
ajeh   f. Vücutta çıkan pürtüklü küçük ur.
ajende   f. Çamur. * Binalarda kullanılan harç.
ajig   f. Nefret, kin ve düşmanlık.
ajih   f. Kir, küf. * Çapak.
ajine   f. Değirmen taşı gibi maddeleri yontup düzelten demir alet. Dişengi.
ajir   f. Göl, havuz. * Kalabalık, izdiham. * Bağırma, feryât. * Çekingen. * Akıllı, uyanık. * Amâde, hazır.
ajirak   f. Gürültü, ses. Bağırış.
ajüg   f. Hurma lifi. * Ağaç budama.
ajur   Fr. Gözenek. Göz göz işlenmiş nakış.
ak alem   Osmanlılarda saltanat sancağı.
ak anber   Beyaz cins anber.
ak'ak   Saksağan.
ak'aka   Saksağan sesi.
ak'am   Burnu eğri.
aka   İran Türkleri 'ağa' yerine kullanırlar.
akab   Topuk. Ökçe. * Bir şeyin hemen arkası. * Bir şeyin gerisinde olan zaman veya mekan.
akab-gir   f. Peşe düşen, kovalıyan.
akab-rev   f. Arkadan gelen. Peşe düşmüş, arkaya takılmış.
akabe   (C.: Akabât) Bâdire. Sarp ve çıkılması müşkül yokuş. * Tehlikeli geçit. Dar ve iki tarafı pusu yeri olan boğaz. * Muhatara, tehlike. * Hastalığın veya başka bir halin en tehlikeli ve More…
akabe biati   Nübüvvetin 11. senesinde Mekke'nin haricindeki Akabe denilen yerde Medine ahalisinden bir cemaatın, Hz. Peygamber'le (A.S.M.) gürüşüp konuşarak İslâm'ı kabul ve tasdik More…
akabinde   Arkasından, hemen arkadan. Hemen ardından.
akademi   yun. Yüksek mekteb. * Âlimler, edebiyatçılar heyeti. * Eflatun'un vaktiyle talebesine ders verdiği yer. * Çıplak modelden yapılan insan resmi. * Belli bir ilmin gelişme ve ilerlemesini More…
akağa   Osmanlı saraylarında hizmet gören beyaz hadımağası.
akaid   (Akide. C.) Akideler. İtikad olunan hakikatlar. İtikada dâir kaziye ve hükümler, esaslar.(Akaidî ve imanî hükümleri kavi ve sabit kılmakla meleke haline getiren, ancak ibadettir. Evet, More…
akak   (C.: Akâık ) Saksağan kuşu. ◊ Sıcak çok olmak.
akakir   (Akkar. C.) Tıb: İlaç yerine kullanılan nebâtî kökler.
akala   Bir çeşit pamuk.
akalid   Yoğurt.
akalim   (Ekalim) (İklim. C.) İklimler. * Dünyanın kıt'a ve memleketleri.
akalit   Yoğurt.
akall   (Ekall) Daha az. En az.
akalliyet   (Ekalliyet) Azlık. Azınlık. * Bir ülkede hâkim unsurların haricinde olan ve ekseriyet teşkil edemiyen insanlar.
akam   Çocuksuz, çocuğu olmayan, kısır. * Tedavisi kabil olmayan hastalık. ◊ Erkek ve dişi kısırlığı. ◊ Yük bağladıkları ip. ◊ (Bak: Ekkâm)
akamet   Neticesizlik. Kısırlık, sonu alınmama.
akan   Deve ayağını bağladıkları ip.
akanyildiz   Daha ziyade yaz geceleri gökyüzünde hızla geçip giden ışıklı iz, şahap.
akar   Köşk, yüksek bina. * Bâbil vilayetinde bir yer adı. * Dehşetli olmak. Yaralamak. Boğazlamak. * Korku ve dehşetten kişinin ayakları titreyip dövüşememesi. ◊ Zayi etme, kaybetme. More…
akarat   (Akar. C.) Gelir getiren yapılar ve mallar.
akaret   Kısırlık, kısır olma.
akarib   (Akreb. C.) Kuyruğunda zehiri bulunan bir hayvancık olan akrebler. ◊ (Bak: Ekarib)
akas   Çirkin kokulu olma.
akasi   (Aksa. C.) Çok uzaklar.
akasir   (Akser. C.) Pek kısalar.
akat   Evin ortası. Evin çevresi, etrafı. ◊ Çukur yer.
akavil   (Bak: Ekavil)
akb   Sakalın kaba ve sık olması.
akbeh   (Kabih. den) En çirkin. Çok kabih.
akbel   Eğri gözlü. * Kabiliyetli kimse. * En çok beğenilen
akbenek   Gözün saydam tabakasında bir yara veya çıbandan kalan ve görmeyi yavaş yavaş azaltan beyaz benek.
akbiye   (Kubâ. C.) Kaftanlar, üste giyilen elbiseler.
akça   (Akçe) Beyaz, oldukça beyaz. * Para. * Eskiden para ölçüsü olarak kullanılan küçük gümüş sikke.
akciğer   Göğüs boşluğunu dolduran ve solunmağa yarayan bir organ. Ree.
akd   Anlaşma. Sözleşme. * Düğümleme. Düğümlenme. Bağ bağlama. Bağlanma.* Huk.:Nikâh, hibe, vasiyet, bey' u şirâ gibi şer'î bir muameleyi iki tarafın iltizam ve taahhüd etmeleridir, icab More…
akdam   (Kadem. C.) Ayaklar, kademler.
akdar   Değerler. Kudretler.
akdem   Daha önce. Daha ileri. Daha mühim.
akdemîn (akdemûn)   Daha evvelce yaşamış olanlar. Geçmişler. İleride ve daha mühim kimseler. * Eksikler. (Bak: Kudemâ)
akder   En kudretli. * Kısa boylu.
akderi   Eski zamanda kağıt yerine kullanılan ve üzerine yazı yazılan deri.
akdes   En kudsi. En mübarek.
akdiyye   Mafsallarda bulunan yumru ve düğüm.
akem   Vergisi olmayan emlâk. Türbe, cami, köprü, çeşme gibi.
aker   Zeytinyağı tortusu.
akerker   Kuvvetli arslan. * Yoğurt.
akese   f. Ökse. * Bir şeye ilişmiş, asılmış.
akevka'   Kısa boylu.
akf   Hapsetmek. Vakfetmek. ◊ Eğmek, meylettirmek.
akfa   (Kafâ. C.) Başın arka kısımları. Enseler.
akfal   (Kufl. C.) Kilitler. Kapı kilitleri.
akfar   (Kafr. C.) Sahralar, çöller.
akfas   (Kafas. C.) Hamal küfeleri. * Kafesler.
akfen   Kulağı küçük ve kalın olan.
akfer   Çok kısır, en kısır. * İki ön ayakları dirseğine kadar beyaz olan at
akhaf   (Kıhf. C.) Ağaç kaplar, ağaçtan yapılmış kaplar. * Kafa tasları.
akheb   Rengi bozrak olan ak nesne.
akheban   Fil, câmus.
akher   En kahredici, çok kahreden.
aki   (Akk. dan) İsyan eden, başkaldıran, âsi.
âkib   Kendisinden sonra peygamber gelmeyen Hz. Hâtem-ül Enbiyâ Peygamberimiz Resul-ü Ekrem (A.S.M.) * Bir diğerinin arkasından gelen. ◊ Çok fazla.
akîb   Bir şeyin ardından gelen. Arkası sıra giden.
akib   Ayağın ökçesi. Adamın evlâdı, evlâdının evlâdı.
âkibe(t)   Bir şeyin sonu. Nihayet. Netice, sonuç.
âkibet-bin   f. İleri görüşlü. Sonunu evvelden gören.
âkibet-binî   f. Tedbirlilik, neticeyi önceden görüp düşünme.
âkibet-endiş   f. Geleceği için endişe eden. İstikbâlini düşünen. Akibetini düşünen.
âkid   Kuyunun çevresi, etrafı.
akid   Aralarında akid yapanlardan her birisi. (Bak: Akd)
akide   İnanılan ve itikad edilen esas. İmân. * Bir nevi şeker adı.
âkideyn   Huk: Her akidde anlaşmayı yapan her iki taraf.
âkif   Devamlı ibadetle meşgul olan. * Bir şeyde sebat eden. * Teveccüh, yönelme.
akifan   Uzun ayaklı karınca. * Araptan bir kabile adı.
akik   Meşhur ve kıymetli, ekseriya kırmızı renkte olan ve yüzük gibi şeylere takılan taş. * Hicaz vilâyetinde bir vâdi. * Yolunu yaran gür su. ◊ Bunaltıcı sıcaklık.
akika   Yeni doğan bir çocuğun başındaki ana tüyü. Yahut böyle bir çocuk için Cenab-ı Hakk'a şükür niyetiyle kesilen kurbanın adı. Bu kurbana 'Nesike' de denir.
akil   (Bak: Akl)
âkil(e)   Uyanık. Aklı başında. Tedbirli. Düşüncesi sağlam. Huşyâr. ◊ (Ekl. den) Ekl eden, yiyen. Yiyici.
akil-füruş   f. Akıl satan, daha akıllı olduğunu göstermeğe çalışan.
âkilâne   f. Akıllı kimseye yakışır surette, akıl ve idrakle.
âkilât   Akıllı kadınlar.
âkile   (C.: Avakil) Baba tarafından olan akraba.* Baş tarayıcı kadın. ◊ Yenirce adı verilen yara.
akîle   (C.: Akayil) Baba tarafından akraba. * Her şeyin en iyisi.
akilsuz   f. Aklı yandıran, aklı gideren.
akîm   Neticesiz, sonu yok. Beyhude. * Yağmur getirmeyen rüzgar. * Çocuğu olmayan, kısır. Doğurmayan (kadın), doğurtmayan (erkek).
akim   (C.: Akâm-Ukum) İçinde giyecek olan büyük çuval.
akinci   Keşif, yağma ve tahrib kasdıyla ecnebi memleketlere akın yapan kişi. Akıncılık, Osman Bey zamanında başlamıştır.
akinti   Bir sıvı cismin mütemadiyen hareketi, akış. * Nehir veya deniz suyunun bir tarafa doğru cereyanı. * Bazı hastalıklarda vücuttaki bir delikten cerahat akması.
akir   Yaralanmış, cerih.
âkir(e)   Kısır, verimsiz, kumlu toprak. * Çocuksuz kadın. * Oğlu veya kızı olmayan erkek. * Yaralayan, yaralayıcı.
akire   Ses, sedâ, savt.
âkis   Pis kokulu.
akis   '(Aks) Bir şeyin zıddı, simetriği, tersi. * Hareketli bir cismin hareketinin tersine dönmesi. * Bir şeyin evvelinin âhirine, âhirinin evveline dönmesi. * Çarpışma, çarpıp geri dönme. * More…
akisa   (C.: İkâs) Saç örgüsü.
akise   Çok fazla deve. * Karanlık gece. ◊ Işığı aksettiren âlet.
akk   (C.: Ukuk) Serkeşlik. Anaya, babaya itaatsizlik. * Yarmak. * (Koyun) kuzularken ölmek. ◊ Serkeş, inadçı.
akkâl   Çok yiyen, obur. * Tıb: Etrafındaki etleri çürütüp mahveden (yara).
akkâm   Deve kiralayıcısı, deve ile ücret karşılığında eşya taşıyan adam. * Hacca Surre-i Hümayun ile birlikte giden hademe. * Çadır mehteri.
akkor   (Bak: Nâr-ı beyza)
akkub   Devenin çok yediği yassı yapraklı bir dikenli ot.
akl   (Akıl) Men'etmek. * Sığınacak yer. * Kırmızı mihfe örtüsü. * Diyet. ◊ Sürmek. * Ölmek. * İp ile bağlamak.
akla'   Eli kesik.
aklah   Sarı dişli.
aklam   (Kalem. C.) Kalemler. Oklar. Yayla atılan eski zaman silahlarından biri.
aklan   (Bak: Mâile)
akleb   Sarkık dudaklı.
akled   Yoğurt.
aklen   Akıl ile. Akıl yolu ile.
aklen ve naklen   Akıl ve haberlerin nakline göre. Akıl ve nakil yolu ile.
aklet   Yoğurt.
aklî   Akıl ile bilinen veya bulunan şey. Akla mensub. Akla dâir ve müteallik.
akliyye   Akılcılık. Akıl ile anlaşılan ve bulunan. Akıl hastalıkları.
akm   Kısırlık.
akmadde   'Anatomi: Omuriliğin dış; beynin iç tabakasını meydana getiren sinir lifleri. Beyin hücrelerinin çoğunu, akmadde teşkil eder.'
akmar   (Kamer. C.) Aylar. Yıldızlar.
akmed   Ensesi uzun ve kalın olan kimse. * Uzun boylu.
akmer   Ay gibi beyaz (yüz). Akça şey.
akmî   Yıpranmış, eskimiş. * Anlaşılmaz.
akmise   (Kamis. C.) Gömlekler.
akmişe   (Kumaş. C.) Kumaşlar, dokumalar.
akmus   Eşek, hımar.
akna   İnce, yumru burunlu kimse.
akna'   En çok kanaat getiren, en mukni'.
aknan   (Kınn. C.) Kullar, köleler.
akonitin   Fr. Kurtboğan denilen bir bitkiden çıkan zehirleyici bir madde.
akont   Fr. Sonradan hesaplaşmak üzere bir borç veya kazanç hissesinden alacaklıya yapılan ödeme.
akra'   Başı kel olan. * Saçları dökülmüş olan. * Çıplak dağ. ◊ (Kara. C.) Sırtlar, arkalar.
akraba   Aralarında soyca, nesebce yakınlık olanlar. Yakınlar.
akrad   Emir, bey.
akrah   Alnının ortasında akçe kadar beyaz yeri olan at.
akran   (Karin. C.) Birbirlerine derece, sınıf, liyâkat ciheti ile benzeyenler. Mümâsil. Emsal.
akras   (Kurs. C.) Yuvarlaklar, daireler, çemberler.
akrat   Kaşları olmayan.
akre'   Çok lâtif ve pek güzel Kur'an okuyan.
akreb   Zehirli ve tehlikeli küçük hayvancık. * Saatin kısa ibresi. * Semâda bir burç ismi. ◊ En yakın. Daha yakın. Ziyade yakın.
akrebe   Dişi akrep. * Çevik ve zeki cariye. * Ayakkabı bağcığı. * Kazan, tencere gibi eşyaları ateş üzerine asmağa yarayan 'S' şeklindeki kanca.
akrebek   f. Küçük akrep. Saatin kısa olan ibresi.
akrebiyyet   Daha yakın oluş. * Cenab-ı Hakkın insana olan yakınlığı. (Bak: Kurbiyet)
akref   Anası Arabdan babası başka milletten olan kimse.
akren   Kaşı çatık olan adam.
akres   Bir çeşit tuzlu veya ekşi ottur ve 'devenin yemişidir.'
akreşe   Dişi tavşan.
akret   Deve sürüsü. (50 ile 100 arası) * Dil dibi. ◊ Kısırlık.
akriba   (Bak: Akraba)
akriha   (Karah. C.) Temiz su. * Ağaçsız yer, ağacı olmayan tarla.
akromatopsi   Tıb: Renk körlüğü.
akropol   yun. Eski Yunan şehirlerinde içinde saray ve tapınakların bulunduğu müstahkem tepe.
akrostiş   yun. Edb: Mısraların ilk harfleri yukarıdan aşağıya doğru okununca manalı bir kelime veya has isim çıkacak şekilde düzenlenmiş manzume.
akrüb   (Karib. C.) Sandallar.
akruban   Erkek akrep.
aks   (C.: Ukus) Hilâf, muhâlif, zıd, ters. * Gölge gibi şeylerin bir yerde eser peydâ etmesi. Sesin veya ışık gibi şeylerin bir yere çarparak geri dönmesi. * Döndürmek. * Bir şeyin evvelini ahir More…
aks-endaz   f. Çarpıp duran.
aksa   En uzak. En son. Kusvâ. Nihayet. Irak.
aksa'   Boynuzu arka tarafına kaymış olan koyun.
aksab   (Kusb. C.) Kalın bağırsaklar.
aksad   Kırık şey.
aksakal   Köy ihtiyarı. Köy ihtiyar heyetinin başı.Muhtar.
aksam   Dişi yarısından ufanmış. * Boynuzsuz davar. ◊ (Kısım. C.) Kısımlar. Bölümler. Parçalar.
aksar   (Akser) Daha kısa. Pek kısa. En kısa.
akşar   (Akşın) Doğuştan derisi, kılları beyaz olan insan veya hayvan.
aksat   Çok doğru olan şey. Ayakları kuru olan hayvan. ◊ (Kıst. C.) Hisseler. Nasibler.
aksata   (Bak: Ahz u ita)
aksay   Çok uzak.
akser   (Kasir. den) (C: Akasır) En kısa, çok kısa.
akşer   Kızıl çehreli, kırmızı yüzlü adam.
akset   Ahsen, en güzel. AKSÎ: İnatçı. * Geçimsiz, huysuz. Uğursuz. * Ters, zıd.
akşet   (C.: Kuşut) Burun kamışı çökük ve yassı olan.
aksiyon   Fr. Şirket ve ticaret hissesi. * Kuvvet ve enerjinin dışa ve fiile çıkması.
akson   yun.Tıb: Sinir hücrelerinden çıkan uzantıların en önemlisi.
aksu   t. Gözlerde görülen bir hastalık.
aksülamel   (Bak: Aks-ül amel)
aksülümen   Kim. Klor ile civadan mürekkeb zehirleyici te'siri fazla olan bir tuz.
akta'   Kesmeler, kırılmalar. * Beylik araziler. * Alâkasızlıklar. ◊ Eli kesik olan adam.
aktaan   Kalem, seyf.
aktab   (Kutb. C.) Kutublar. Hak tarikatların reisleri, şahları.
aktan   (Kutn. C.) Pamuklar.
aktar   (Kutr. C.) Kuturlar. Çaplar. Dâirenin merkezinden geçen doğru hatlar. * Her taraf. * Güzel kokulu yağlar vesaire satan adam. Güzel kokular tâciri. * Ecza, ilâç satan adam. * Mahalle More…
aktâr-i âlem   Her taraf. Alemin dört bucağı. Alemin her yeri.
aktivizm   Hakikatin, düşüncede kalmasından ziyade, hayat ve fiile intikalini ve bütün ilimlerin, cemiyetin gelişmesine hizmet etmesini isteyen ve böylece iradenin faaliyet ve tesirliliğini açıklayan More…
aktör   Fr. Tiyatroda erkek oyuncu.
aktris   Tiyatroda kadın oyuncu.
aktüalite   Fr. Bugünkü hâdise veya mevzu. Günlük hâdiseler.
aktüel   Fr. Bugünkü, şimdiki.
aku   f. Baykuş, puhu.
akub   Toz.
akuk   (Bak: Ukuk)
akul   İshalden kurtaran bir ilâç.
akum   İyileşmez yara. Kısırlık. * Zahmet.
akümülatör   Fr. Fiz: Elektrik enejisini depo eden cihaz.
akur   Yaralıyan, ısıran köpek. Kuduz, azgın köpek. * Çok şerir, kötü kimse.
akurâne   f. Kuduzcasına, kudurmuşcasına, saldırırcasına.
akustik   Fr. Sese ait.Ses mevzuu. Kapalı yerde ses dağılma sistemi.
akva   Daha kuvvetli. En kuvvetli. (Bak: Ekva)
akva'   Kuyruğu beyaz, gövdesi siyah olan dişi koyun.
akval   (Kavl. C.) Sözler, kaviller.
akval-i hakîmâne   f. Hikmet sahiblerine yakışır sözler.
akvam   (Kavim. C.) Kavimler. Milletler. Toplumlar.
akvarel   Sulu boya resim.
akvaryum   Lat. Su hayvanlarını veya bitkilerini besleyebilecek tarzda yapılmış camdan su kabı.
akvas   (Kavs. C.) Kavisler, yaylar. * Virajlar, büklümler.
akvat   (Kut. C.) Yiyecekler, azıklar.
akvaz   (Kavz. C.) Kum tepeleri.
akve   Evin önündeki açıklık, meydanlık. Avlu.
akved   Uzun boyunlu.
akvem   Daha doğru. En doğrru.
akverin (akveriyat)   Büyük belâlar, musibetler, âfetler.
akves   Sıkıntılı an. * İhtiyarlıktan beli bükülmüş kimse. Kamburu çıkmış ihtiyar kişi.
akvet   Evin ortası. Evin çevresi. ◊ (C.: Ukâ) Hallaç masurası.
akviya   (Kavi. C.) Sağlam ve güçlü olanlar. Kuvvetliler.
aky   Koyu olan ve birbiri üstüne sağılmış olan koyun sütü.
akya   Lüfer azmanı denilen iri cins bir balık.
akyuvar   (Bak: Küreyvât-ı beyzâ)
akz   Atâ, bahşiş.
akza   Kadılıkta ve fıkıh ilminde daha ileri, daha bilgili.
akzef   Çok iftira atan. Çok kazifte bulunan. (Bak: Ekzef)
akzel   'Çok aksak; pek fazla topal.'
akzem   Zayıf.
akzer   Necis ve murdar nesne.
akziye   (Kaza. C.) Hükümler. Kararlar. * Tam cümleler.
âl   Sülâle, soy, hânedan. Akrabâ ve taallukat. * Yaz sıcaklarında su gibi görünen serap. * Hile, tuzak. ◊ Yüksek. Âlî. Yüce. Bülend.
alâ   'Gr:Arabçada harf-i cerdir. Buna isim diyen de olmuştur. Müteaddit mâna ile kelimenin başına getirilir; manevî istilâ ve tefevvuk bildirmek için ekseriyâ mecrurunu istilaya delâlet More…
ala   İtl. İtalyancadan gelen tabirlerin başında bulunup (usulünce, tarzında) manasını ifade eder. Meselâ: Alaturka - Türk tarzında gibi. ◊ Bahşişler. Lütuflar. Nimetler. İhsanlar. 
alâ hide   Tek başına, münferiden, ayrıca.
alabalik   t. Akıntısı sert olan soğuk ve tatlı sularda bulunan bir cins leziz balık.
alabanda   İtl. Gemilerde dümeni tam sancağa veya iskeleye kırma, yahut geminin bir tarafındaki toplara ateş etme kumandası. * Mc:Şiddetle kınama ve azarlama.
alaca bayrak   Tar: Ondördüncü Yeniçeri Bölüğüne verilen ad.
alaf   (Elf. C.) Binler.
alafranga   İtl. Frenk tarzında olan, Fransız usulü.
alaik   (Alayık) Münâsebetler. Alâkalar. Mânialar.
alaim   İzler. İşaretler, deliller. (Bak: Alamet)
alak   Kan. Kızıl veya koyu ve uyuşuk kan. * Yapışkan veya ilişken nesne. * Hayvanat. * Bir işe mülâzemet eylemek. * Husumet-i lâzime veya muhabbet-i lâzime. Aşk ve muhabbet eylemek. Bir işe More…
alak suresi   Kur'an-ı Kerim'in doksanaltıncı suresinin adıdır. İkra' Suresi de denilir. Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.
alâka   İlişik, rabıta, merbutiyet. * Gönül bağlama, sevgi, münasebet, taalluk, irtibat, mâlikiyet. Tasarruf. Müdâhale hakkı. Hisse. * Edb: Bir kelimenin hakiki mânâsından mecâzi mânâsına More…
alaka   Kan pıhtısı. Uyuşuk kan.
alâkabahş   f. İlgi uyandıran. Alâka uyandıran.
alâkadar   Alâkalı, münâsebetdar.
alam   (Elem. C.) Elemler. Kederler. Üzüntüler.
âlâm u askam   Kederler ve hastalıklar.
alamana   İtl. Küçük odun gemisi. * Büyük balıkçı kayığı. * Büyük balıkçı kayıklarına mahsus büyük ağ, ığrıp.
alâmat  (Alâmet. C.) İzler, nişanlar, alâmetler, işâretler.
alamat  Uzun ince bir cins balık. (Hint denizinde çok olur ve yılana benzer.)
alâmet   İz, nişân, işâret.
alan   Orman içinde açıklık, meydan.
alânî   Açıkta, meydanda, herkesin gözü önünde.
alâniyeten   Herkesin önünde, açıkça, alânen.
alarga   İtl. Açık deniz, engin.
alarm   Fr. Tehlike anında herkesi haberdar etmek için verilen işaret.
alas   Odun kömürü.
alaşim   Madenlerin eriyerek birleşmesi sonunda meydana gelen madde, halita.
âlât   (Âlet. C.) Vasıtalar. Âletler.
alaturka   İtl. Türkvari, Türk usulü, Osmanlı usulü.
alavere   Vapurlara kömür vermek için bordaya kurulan kademeli iskele. * Tulumbanın basıp emme suretiyle işlemesi. * Herc ü merc. Karışıklık, kargaşalık. * Bir şeyin elden ele verilerek veya atılarak More…
alavî   (İlâve. C.) İlâveler, ekler.
alay   (Ask.) 3-4 tabur piyade veya5 bölük süvari askerinden mürekkep kuvvet. * Debdebe ve gösterişle yapılan tören, geçit resmi. * Cemaat, topluluk, güruh, kalabalık, fevç. * Fazla miktar, More…
alay emini   Osmanlı İmparatorluğu zamanında bir alay askerin hesap işlerine bakan subay ki, binbaşıdan alt derecededir.
alay imami   Osmanlı İmparatorluğu zamanında bir alay askere imamlık vazifesini yapan subay.
alaybozan   Eskiden kullanılmış olan bir çeşit fitilli tüfek.
alaye   Yüksek yer, yükseklik.
alayiş   f. Bulaşıklık, bulaşma. * Debdebe, tantana, gösteriş.
alaz   Alev.
alb   Yiğit, kahraman, bahadır, cesur gibi manalara gelen bir sıfattır. ◊ (C.: Ulub) Eser. * Yaşlı keler.
albasti   Ateşli bir lohusalık hastalığı, lohusa humması.
albatr   f. Yumuşak ve beyaz bir çeşit mermer, kaymak taşı.
albay   Yarbay ile tuğgeneral arasındaki askeri rütbede olan üstsubay.
albora   İtl. (Denizcilik) Serenlerin, direklerin üzerine kaldırılıp bağlanması. * Floka küreklerinin, selâmlamak için yukarı kaldırılması. * Dalyanlarda ağın yukarı alınması ile balığın toplanması. More…
albüm   Lât. Fotoğraf resimlerini veya sair resim, şekil ve hatıraları içine alan defter veya kitap.
albümin   Fr. Tıb:Nebat ve hayvanların etli ve sulu kısımlarında bulunan karbon, oksijen, azot, hidrojen ve kükürt bileşiği gıdalı madde.
alc   (C.: Uluc) Yaramaz huylu kişi.
alcem   Uzun boylu, uzun.
alçi   Sağlam harç yapmada kullanılan beyaz toz, cibs.
alcün   Ahmak kadın. * Semiz dişi deve.
ald   Boyun siniri.
aldehit   Lât. Kim: Alkol veya asitlerden elde edilen kimyevi bir sıvı.
âle   Güneş, yağmur gibi etkenlerden korunmak için yapılmış barınak. * Fakirlik. ◊ f. İlaç için kullanılan ve 'Hint Sünbülü' adı verilen çiçek. ◊ (C.: Al) Harbe. 
alebat   Yemek kapları, çanaklar.
alebe   (C. Alebât) Yemek kabı, çanak.
alef   (C. A'lâf - Ulufe) Saman, ot, yulaf. * Hayvan yemi. ◊ Cana yakın.
alef resmi   Hayvanların yedikleri saman ve otlardan alınan vergi.
âlek   f. İlaç için kullanılan ve 'Hint Sünbülü' adı verilen bir çiçek.
alek   Sülük. * Kan pıhtısı.
aleka   (C.: Alekat) Yapışkan balçık, çamur. * Kan pıhtısı. * Uyuşmuş kan. * Sülük.
aleksi   yun.Tıb: Okuma kabiliyetinin kaybedilmesi.
alel   İkinci defada içmek.
âlem   Bütün cihan. Kâinat. * Dünya. * Her şey. * Cemaat. * Halk. * Cemiyet. Dehr. * Hususi hal ve keyfiyet. * Bir güneş ile ona tâbi olan ve etrafında devreden seyyarelerin teşkil ettiği dâire. More…
alem   Bayrak. * Nişan, işâret. * Özel isim. * Mc:Yüksek dağ. * Büyük âlim. * Üst dudakta olan yarık.
âlem-efruz   f. Âlemi parlatan, bütün âleme ışık saçan.
âlem-penah   f. Cihanın sığındığı (yer veya saha).
âlem-suz   f. Cihanı yakan.
âlem-tab   f. Dünyayı aydınlatan, cihanı parlatan.
âlemane   f. Dünya ile ilgili. Dünyevî.
âlemârâ   f. Dünyayı, âlemi süsleyen.
alemdar   Bayrağı veya sancağı taşıyan. Bayraktar, sancaktar.
alemdarî   Bayraktarlık.
alemefraz   Bayrak kaldıran, bayrak çeken.
âlemeyn   İki âlem. Dünya ve âhiret.
âlemgir   f. Bütün âleme yayılan, cihanı kaplayan, dünyayı zapteden.
âlemî   (C.: Âlemiyan) (Âlem. den) Dünyaya ait. İnsan.
alemî   (Alem. den) Has isimle alâkalı. Aleme aid.
âlemîn   (Bak: Âlemûn)
âlemiyan   (Âlemî. C.) Âleme mensub olanlar, insanlar.
âlemnüma   f. Dünyayı gösteren.
âlempesend   f. Bütün herkesin hoşuna gidip beğendiği şey.
âlemşümul   Bütün dünyayı alâkadar eden, dünyayı kaplayan ve her yerde tanınmış olan.
âlemûn (âlemîn)   (Âlem. C.) Âlemler.
alen   Aşikâr, apaçık, meydanda olma.
alenda   (C. Alânid) Çok sağlam nesne.
alendat   Katı, sağlam nesne. ◊ Kuvvetli deve.
alenen   Gizli olmayarak, açıktan.
aleng   f. Hücum eden asker. * Siper, istihkâm.
aleni   Açık olarak, meydanda. Gizli olmayarak.
aleniyye   Açık, aleni, göz önünde.
aleniyyet   Göz önünde olma.
alenked   Çok sağlam nesne.
ales   Bir cins buğday ki bir kabuk içinde iki tane olur. * Buğday arasında biten çavdar ve mercimek. * Büyük kene. * Bir nevi karınca. * Katı, sağlam nesne. ◊ Şiddetli kıtal.
âlet   Bir işte veya bir san'atta kullanılan vasıta. Bir makinayı vücuda getiren ve işlemesine yardım eden parçalardan her biri. * Sebeb, vesile, vesâit. * Edevat. Avadanlık. ◊ More…
alettafsil   Uzun uzadıya, mufassal olarak.
alettahkik   (Ale-t-tahkik) Hakikat üzere, kat'i surette. Besbelli.
alettahmin   Aşağı yukarı, tahminen.
alettahsis   Hususi olarak, bilhassa, hele, en çok.
alettedric   Azar azar.
alettertib   Tertibli olarak, sırasıyla.
alettevali   Arası kesilmeksizin, birbiri ardınca, arka arkaya.
alev   Ateşten çıkan parlak ve yanar hava. * Mızrak ucuna takılan küçük bayrak, flama.
alev-gir   f. Alevlenmiş.
alev-hiz   f. Parlayan, alevlenen.
alev-keş   f. Alevden fırlayan.
alev-riz   f. Alevlenen, alev saçan.
alevî   Hz. Ali'ye mensub olan. Hz. Ali'ye âit ve müteallik. (Bak: şia)
aleyh   (Aleyhi - Aleyhâ) (Alâ edatının zamirle birleştiği zamanki şekli.) Aleyhinde, onun hakkında, onun üzerine.
aleyhdar   Muhalif olan. Aynı fikirde olmayan. Zıt olan.
aleyhim, aleyhima   Aleyh edatının cemi ve tesniye şekilleri.
aleyhissalatü vesselam   Salât ve Selâm onun üzerine olsun, meâlinde Peygamberimiz Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) ismini duyunca söylenmesi sünnet olan bir duâdır.
aleyke   Senin üzerine, sana.
aleyküm   Sizin üzerinize, size.
aleyna   Bizim üzerimize, bizim hakkımızda. Bize.
alfabe   Fr. Bir lisandaki sesleri gösteren harflerin, belli bir sıraya göre dizilmiş takımı. * Okuyup yazmayı yeni öğrenecekler için başlangıç kitabı. * Bir işin başlangıcı.
alfabetik   Fr. Alfabe sırasına göre dizilmiş.
algi   (İdrak) İnsanın kendi varlığından veya çevresinden aldığı uyarımların, zihinde yorumlanması, mânalandırılması. Doğru idrak gibi yanlış idrak da olabilir. Yanlış idrak göz yanılması yâhut More…
algun   f. Kırmızı renginde, koyu ve parlak pembe.
alh   Akıl gitmek. * Tembel olmak.
alhan   Deve kuşunun erkeği. * Karnı çok aç kişi.
alhece   Demiri ateşte kızdırıp yumuşatmak.
âli   Büyük, yüksek, şerif, celil, aziz olan.
ali   Üstün. Yüce. Çok büyük. Meşhur. Necib.
âli baht   f. Talihli, şanslı, bahtlı.
âli-cenab   f. İyilik sahibi, yüksek ahlâklı. Cömerd. Büyük zat.
âlî-tebar   f. Sülâlesi temiz ve soyu yüce olan.
âlic   İki hörgüçlü büyük deve. Yumuşak nesne. * Kırda bir kumlu yer.* Alcân dedikleri otu yiyen deve.
âlicah   (Ali-câh) f. Mevkii yüksek. Yüce mevkide bulunan.
âlih   '(C.: Alihât) Mabud; tapınılan, ibadet edilen şey.' ◊ Deve kuşunun dişisi. * Hafif mizaçlı.
âlihe   (İlah. C.) Bâtıl ilâhlar. (Bak: İlâhe)
alîk   Hayvana bir defada verilen yem. * Asılan torba.
alika   İçine birşey koyacak torba. * Yem.
alîl   Hasta. İlletli.
âlim   Bilen, bilgili. * Çok şey bilen. * Çok okumuş, bilgiç. * İlim ile uğraşan. Hoca.
alîm   Bilen. İlmi, ebedi ve ezeli olan Cenab-ı Hak.
alim   Üzüntülü, kederli, ıztırab çeken.
âliman   f. (Alim. C.) Alimler.
âlimâne   f. Alimlere yakışır surette. Bilenlere yakışır şekilde.
alîn   Aleni, açık.
alivre   Elde edildiği vakit teslim edilmek üzere, bir mahsul üzerine önceden yapılan satış.
âliye   Yüksek, yüce. Şerif ve aziz olan. * Necid ve Hicaz ülkesi. * (C.: Avali) Süngü başı.
aliyy   Necip, büyük, yüksek, meşhur, namdar, ünlü.
âliyye   Âlete mensup. Âletle alâkalı. * (C.: Alâyâ) Yemin etmek.
alizarin   Fr. Eskiden kök boyası denilen bitkiden çıkarılırken, şimdi kimya usulleriyle hazırlanan boya maddesi.
alize   Fr. Tropikal bölge denizlerinde sürekli olarak esen rüzgârın adı.
alizende   f. Çifteli at.
alkam   Acı salatalık, hıyar.
alkame   Acılık, acı tat. Acı hıyar.
alkiş   Tar: Padişahlarla vezirlerin kadirlerini yükseltmek maksadıyla yapılan merasim hakkında kullanılan bir tabir.
alkol   Fr. Mayalanmış içkilerin damıtılmasıyla elde edilen sıvı madde. Sarhoş edici etkisi vardır. Alkollü içkiler hem beden sağlığına, hem de ruh sağlığına zararlıdır. Dinimizde her türlü alkollü More…
allaf   Yulaf satan kimse.
allah   İnsanı, dünyayı, kâinatı, görülen veya görülemeyen bütün varlıkların yaratıcısı.
allak   Sözünde durmaz. * Hilekâr, kendisine güvenilmesi doğru olmayan. ◊ Sakızcı.
allâm   En çok bilen, her şeyi hakkı ile bilen. (Cenâb-ı Hakka mahsus bir sıfat olup, başka mahluka denemez.)
allâme   Çok büyük alim. Meşhur olmuş büyük mütefekkir. Her ilimde ihtisas sahibi.
allet   Kişinin, avreti üstüne aldığı ikinci avret. * Üvey ana.
allüsinasyon   Fr. (Bak: Hallüsinasyon)
alman   Almanyalı, Cermen.
almanak   'Fr. Kitab biçiminde bir çeşit takvimdir. Senenin bölümlerinden başka bayram, yıldönümü gibi muayyen günleri gösterir; ayrıca astronomi, meteoroloji, istatistik bilgiler de verir.' More…
alotropi   Kimya bakımından bir değişiklik olmadığı halde bir cismin ayrı hususiyetler göstermesi hali. Meselâ: Kırmızı ve beyaz fosfor arasında, birleşim farkı yoktur. Buna rağmen renklerinin ayrı.
alpaka   Güney Amerika'da yaşayan ve büyüklüğü keçi ile deve arasında olan bir hayvan. * Bu hayvanın kılından mamul bir cins ince yünlü kumaş.
als   Karıştırmak.
altays   Düz, berrak, kaypak nesne.
altbilinç   (Bak: Şuuraltı)
altin kozak   Padişahlar tarafından yabancı hükümdarlara gönderilen nâme-i hümayunun konulduğu muhafaza.
altipatlar   Revolver denilen mükerrer ateşli, altı mermi alan tabanca.
alu   f. Erik, şeftali. * Tuğla fırını.
alu-bâlu   f. Vişne.
alu-gürde   f. Caneriği.
alud   (Alude) f. Karışmış, karışık, mülevves. Bulaşmış.
alude-dâmân   f. Eteği bulaşık, iffetsiz kadın.
alude-gân   f. (Alude. C.) Suçlular, kabahatliler. Bulaşıklar, bulaşmışlar.
alude-gî   f. Dalmış, garkolmuş. Bulaşıklık.
alufe   (Ulüf. C.) Hayvan yemi.
alüfte   f. Muhabbet ve sevgiden deli gibi. * Alışık, nâmus perdesi yırtık, iffetsiz kadın. Fâhişe.
alüfte-gân   f. (Alüfte. C.) Nâmus perdesi yırtık kadınlar. Fâhişeler.
alügde   f. Saldırıcı, şiddetle saldıran.
aluk   Arzu. * Kendi yavrusundan başka yavruyu emzirmek isteyip yine burnuyla koklayıp emzirmeyen deve. * Devenin otladığı ot. * Süt.
alus   f. Naz veya kırgınlık sebebiyle göz ucuyla bakmak.
alusî   f. Nazlanarak göz ucu ile bakan kimse.
alüvyon   Nehirlerin sürükleyerek taşıdığı toprak.
alya   Yüksek yer, yükseklik. * Gökyüzü.
alyan   Uzun, iri yarı kimse.
alye   Fakirlik.
alyuvar   (Bak: Küreyvât-ı hamra)
alz   (C.: Alzât) Sabırsızlık. * Hastaya ârız olan titremek. * Hafiflik. * Acele
ama'   Dağbaşlarında olan duman.
âmâç   f. Saban demiri. * Hedef, nişan tahtası.
âmâç-gâh   f. Nişan atılan yer, nişan yeri. Hedef mahalli.
âmâde   f. Hazırlanmış, hazır.
âmâde-gî   f. Hazırlık, âmâdelik.
amah   f. Şiş, kabarcık.
amâim   (İmâme. C.) Sarıklar, imâmeler. ◊ Dağınık cemaat.
amâir   (Amâyir) (İmâret. C.) İmâretler. Mâmur etmeler. * Sâlih fakirlerin veya kendisini idare edemiyen veya çalışamıyan talebe-i ulumun, fukarâ-i sâlihînin iâşesinin te'min edilmeleri.
amak   (Maak ve Mauk. C.) Göz pınarları.
amaka   Derinlik. * Iraklık.
âmâl   (Emel. C.) Emeller. Arzular. Gayeler. Dilekler. İstekler.
amalika   Çok eskiden Sina yarımadasında yaşadıkları sanılan ve gariplikleriyle şöhrete erişen bir kavim.
amame   Sarık. Ammâme. Başa sarılan ve sünnet-i seniyye olan kisve. (Bak: İmâme)
aman   (Emân) Emniyet. İmdat. Yardım dileği. Afv, ricâ, niyâz. * Sabırsızlıkla hiddet ve infiâl ifâdesi. * Tenbih, sakındırma.
aman-name   f. Bir şahsa iltimas yapması için, başka bir kimseye hitaben yazılan pusula, yazı.
amar(e)   f. Hesap. * Araştırma. * Tıb: Karında su toplanma hastalığı.
amare   (C.: İmâr) Fes gibi başa giyilen nesne.
amare-gir   f. Hesap işleriyle uğraşan kişi. Muhasebeci.
amariyye   Deveye konulan mıhfe.
amas   f. İnsan vücudunda meydana gelen sis ve kabarcık. ◊ şiddetli harp. * Zahmet, meşakkat.
amase   şiddet. * Zulmet.
amatör   Fr. Bir işi para kazanma maksadıyla değil de, zevk için yapan kimse.
amay   f. Süsleyen, dolduran mânasına gelir ve kelimelere eklenerek kullanılır.
ambalaj   Fr. Eşyayı taşınabilir bir hale koymak için sarma veya sandığa yerleştirme işi.
ambargo   Bir para veya malın kullanılması veya başka bir yere götürülmesi ya da bir geminin bulunduğu limandan ayrılması yasağı.
amd   Niyet, kasıt, istek, arzu. * Direk koymak.
amden   Kasten, bile bile. İsteyerek.
ame   f. Divit, yazı hokkası. ◊ Tereddüt. * Tenbellik.
âmed   f. (Mâzi fiili olup mastar gibi kullanılır). Gelmek, geliş, vürud eyleme.
amed   Sütunlar. * Birşeye devam üzere olma. * Mülâzemet etme.
âmed ü reft   Geliş-gidiş.
âmed ü şüd   'Varıp gelme. Gidiş geliş; geldi gitti.'
âmede   Gelmiş. Vürud eylemiş.
âmede-gû   f. Hazırcevap. Düşünmeden hemen güzel söz söyleyen kimse.
âmedî   f. Geliş.
âmediye   f. Gümrük vergisi.
ameh   Basiretsizlik. Tahayyür, tereddüt. Doğru ciheti bilmemek.
amel   İş. Çalışma. Bir emri veya vazifeyi yerine getirme. * Kâr, iş işleme. * Dini bir emri yerine getirme, tatbik etme. İtaat. İbâdet.
amele   (Âmil. C.) Âmiller. Amel edenler. * Irgat, işçi.
amelehu   Tarafından yapıldı. mânâsına gelir ve bir sanat eserinde san'atkârın imzasından önce yazılır.
amelen   Bilfiil, işleyerek, fiilen, çalışarak.
amelî   (Ameliyye) Amele mensup ve müteallik olan. Fiil olarak. İşlemek suretiyle. Pratik. Tecrübeli.
ameliyyat   Ameller. işler. * Bir bilginin iş olarak tatbiki. * Tıb: Operatörlük. Cerrahlık.
amelles   Kuvvetli adam. * Kurt. * Yavuz, çirkin at.
amellet   Sağlam, muhkem, katı nesne.
amelmande   f. İş yapmaz hâle gelmiş olan. Muattal. Battal. Çok yaşlı. Sakat veya hasta olup çalışamaz hâle gelmiş olan.
amelnüvis   f. Kasların çalışmasındaki değişiklikleri işaretleyen âlet.
âmen   Çok veya en emin ve güvenilir.
amen   Bir yerde mukim olmak, ikamet etmek.
âmenna   İnandık, öylece kabul ederiz, ona diyecek yok (meâlindedir.)
âmentü   İmân ettim demek olup Ehl-i Sünnet Mezhebi olan mü'minlerin iman esaslarını kısaca toplayan ifâdenin has ismidir.
amer   (Amr, ömr, imâret) Muammer eylemek. Çok zaman yaşayıp kalmak. Muammer olmak.
ameş   Gözü zayıf olan, gözü yaşlanıp durmadan akan.
ameysel   Arslan. * Şişman, büyük deve. * Kaftanını yere sürüyerek gezen tembel kimse. * Uzun kuyruklu geyik. * Enli nesne. * Kerim, şerif nesne.
ami   Senevî, yıllık. * Avamca. İleri gelenden olmayan. Câhil. Havassa âit olmayan. Avama âit ve müteallik.
âmid   Diyarbakır'ın önceki adı.
amid   Çok hasta. * Aşk hastası. * Başlıca nokta. * Önder, şef, komutan. Rehber. * Haraç alan kimse.
amig(e)   f. Karışık. * Hakikat. * Mc: Çiftleşme.
amih   Şaşkın, şaşırmış, şaşakalmış.
amihte   f. Karışmış, karışık.
amihte-gî   f. Karışmış olma.
amije   f. Şair. * Karışmış, karışık.
amik   Hicaz vilâyetinde ulu bir ağaç.
amik(a)   Dibi çok aşağıda, derin. * Mc: İnceden inceye pek ziyade araştırma ve düşünceden sonra anlaşılabilen derin ve ince mes'ele.
âmil   Yapan. İşleyen. *Sebep. * Vergi tahsiline memur kimse. * Mütevelli. * Vâli. *Gr: İraba te'sir eden yüz şeyden altmışı. (Yalnız ismi mecrur yapanlar yirmi adettir).
amil   Arzusu, isteği olan.
âmile   (C.: Avâmil) (Amel. den) Bacak, ayak.
âmiletân   İki ayak, çift bacak.
amîm   Herkese mahsus. Umuma âit. * (C.: Umem) Tam, tamam.
âmin   (Emn. den) Gönlü müsterih, kalbinde korku bulunmayan. * Emniyet ver.
amin   Yâ Rabbi! Öyle olsun, kabul eyle! (meâlinde olup, duânın sonunda söylenir). İncil'de iki yerde geçer. Tevrat'ta da geçer. İbranice ve Süryanicede de vardır. Hakikat, çok doğru, More…
amin alayi   Eskiden çocukların ilk okula başladığı gün yapılan merasim.
amin-han   (C.: Aminhânân) f. Amin diyen.
âmine   Emin olan. Kalbinde korku olmayan kadın. * Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın öz annesinin adı. Yirmi sene yaşamıştır. Hazret-i İbrahim Aleyhisselâmın dini üzere idi. More…
aminen   Emniyet ve huzur içinde, selâmetle, emin olarak. Sağlam olarak.
amir   Mâmur eden, harâbelikten kurtaran, şenlendiren. * İmâr olunmuş. * Devlete âit, mirî. ◊ Şen, mamur.
âmir(e)   Büyük me'mur. Emreden, iş gösteren. * Huk.:Bir kimseyi öldürmek veya bir uzvunu kesmek ve sakatlamak tehdidiyle bir filli yapmaya veya yapmamaya zorlayan ve bu tehdidi yapmaya muktedir More…
amiral   Emir-ül bahr, Emir-ül-mâ. Bahriye kumandanı, kaptan. Deniz generali.
âmirane   f. Emredercesine. Amir imiş gibi. * Emreden büyük kimseye yakışır şekilde.
âmiriyyet   Kumandanlık hâli. * Amir, emredici olmak.
âmirz-kâr   f. Bağışlayan, affeden Allah. * Affeden, bağışlayan.
âmirziş   f. Allah'ın afvetmesi, bağışlaması. * Bağışlama, afvetme.
amis   Sirkeyle ıslanmış çiğ et.
amit   (C.: Amâmit) Zarif, çeri, değerli kimse. ◊ Yünü, üstüne yumak edip sarmak.
âmiyane   f. Âdice. Bayağıca. Cahillere yakışır surette.
âmiyy   Avama ait, avamca.
âmiz(e)   f. Karışık, karışmış. (Âmihten)  mastarından imtizaç etmek, karıştırmak mânasındadır.
âmiz-gâr   f. Uygun, münâsib, yaraşır.
âmize-mu(y)   f. Saçı sakalı kırlaşmış olan adam. Kır sakallı kimse.
âmize-muyî   f. Kır saçlı ve kır sakallı kimse.
âmiziş   f. Uysallık, imtizaç, uyuşma.
âmm   Herkese âit. Umuma âit. Hususi ve bazılara mahsus olmayan. Umumi.
amm   Amca. Babanın kardeşi. * Çok cemaat.
âmm lâfizlar   Aynı cinsin birçok fertlerine birden delâlet eden lâfızdır. 'Kavil, cemaat, nisa' lâfızları gibi.
amma   (Bak: Emmâ)
ammal   Yapıcılar. * Devleti idare eden adamlar.
amman   Şam diyârında Belka şehrinin adı.
ammar   Bayındırlaştıran, imar eden.
ammat  (Amm. C.) Amcalar.
âmme   Tülbent sargı. * Su içinde üstüne binip yüzülen şişirilmiş tulum. * Umumi. Herkese ait. ◊ Baş yarığı, insanın beynine kadar ulaşan baştaki yara.
amme    den müteşekkil suâl cümlesi. Neden, nelerden, neyi?... meâlindedir. ◊ Hala, babanın kız kardeşi.
amme nevalühü   Cenâb-ı Hakkın lütuf ve ihsanı herkese veya herşeye şâmildir. meâlinde.
ammered   Her şeyin uzunu. * Yaramaz huylu. * Belâ ve meşakkat.
ammeten   Umumi olarak, herkese ait olarak, genel tarzda.
ammuriyye   Ankara şehri. Türkiye'nin başkenti.
ammus   Güçlü ve kuvvetli kişi.
amnezi   Psk. Hafıza kaybı, erken bunama, ihtiyarlık bunaması, histeri, beynin zedelenmesi gibi hâllerde meydana gelir. Hafıza kaybı kısmî veya umumi (genel) olabilir. Hasta, belli bir olaydan More…
amortisör   Fr. Otomobillerde veya diğer makinelerde sarsıntı, gürültü gibi şeyleri hafifletmeğe yarayan tertibat.
amper   Fr. Elektrik akımında şiddet birimi.
ampermetre   Fr. Elektrik akımının şiddetini ölçmeye yarayan âlet.
ampul   Fr. İçinde elektrik akımı yardımıyla ışık vermeye yarayan bir iletken bulunan, havası boşaltılmış olan cam şişe. * İçinde sıvı ilâç bulunan, ağzı kızdırılarak kapatılmış küçük şişe.
amr   Eski fetva metinlerinde erkeği temsil etmek için kullanılan umumi isimlerden birisi. (Bak: Zeyd-Amer)
amrus   (C.: Amâris) Kuzu. * Çok yürütmek istediklerinde yürümeyen davar.
amrut   (C.: Amârit) Hırsız.
ams   Eskiyip mahvolmak. * Bilirken bilmezlikten gelme.
amşuş   Üzerinden üzümü alınmış üzüm salkımı.
amuc   Eğri giden ok.
amucazade   f. Amca oğlu.
amud   Dik, dikine. Sütun, direk.
amude   f. Dizi, dizilmiş.
amuden   Dik olarak, dikine. Dik surette.
amudî   Yukarıdan aşağıya dikey olarak. Direk gibi yukarıdan aşağıya düz ve şakulünde olarak.
amug   f. Uzun boylu adam. * Ciddiyet, vakar.
amuhte   f. Öğrenmiş.
amuhte-gâh   f. Muallimler, öğretmenler.
amûmet   Amcalık.
amûr   İki diş arasında olan et.
amur   (C.: Âmar) Bekâ mânâsına. Ömür. Her kişinin hayât müddeti.
amürg   f. Fayda, menfaat, kâr. * Kader, kıymet. * Zahire, meyve. * Esas, hülâsa, özet. * Bir mikdar.
amürz   f. Afveden, bağışlayıcı.
amürzende   f. Bağışlayan, afveden.
amürzgâr   f. Affeden, bağışlayan. Günahları bağışlayan Allah.
amürziş   f. Bağışlayış, afvediş.
amus   Karanlık.
amût   f. Yalçın kayalarda ve yüksek yerlerde yapılmış olan kuş yuvası.
amut   Bir kimsenin peşinden ayıbını söylemek.
amuz   f. Öğretmek mastarının emir kökü.
amuzende   f. Talebe, öğrenci. * Muallim, öğretmen. Öğreten.
amuziş   f. Öğrenme. * Öğretme, tedrisat.
amuzkâr   (Amuzgâr) f. Muallim. Öğretici.
amuzkârî   (Amuzgârî) Öğretmenlik, öğreticilik, muallimlik.
amyâ   (Müe.) Kör, a'ma.
amyant   Kolayca bükülebilen, ateşe dayanıklı liflerden yapılmış bir çeşit asbest.
ân   f. Uzağı gösteren işâret ismi. Şu. Bu. O. * Güzellik câzibesi. Melâhat. Güzellik. * Cemi edâtı. Kelimenin sonuna getirilerek cemi' yapılır. Meselâ: Âlimân - Âlimler. Anân: Onlar. Merdân
an   Arabçada harf-i cerrdir. Ekseri ismin, kelimenin başına getirilir. Türkçe karşılığı 'den, dan' diyebiliriz. ◊ En kısa bir zaman. Lahza. Dem. Cüz'i bir zaman.
an mim amed   f. Tar: İslâmiyeti ve Türkçeyi öğretmek maksadıyla, devşirilerek toplanan ve Türk köylülerine satılan acemi oğlanlardan, müddetini tamamlayarak Rumeli Ağasının tezkeresiyle ulüfeye More…
an'anât   (An'ane. C.) Rivayetler. * Gelenekler, an'aneler, âdetler, örfler.
an'ane   'Âdet, örf. * Ağızdan nakledilen söz, haber. * Ist: Bir haberin veya bir hadis-i şerifin 'an filân, an filan' diye râvileri bildirilmek suretiyle olan nakil. * Silsile.
an'anevî   An'ane ile alâkalı.
an'aneviye   An'aneciler. * An'aneden gelen.
ânâ   (Ani. C.) Gece yarısı vakitleri.
anâ'   Zahmet, meşakkat, güçlük, zorluk.
anâbil   Kaba nesne.
anâdil   (Andelib. C.) Bülbüller.
ânâf   (Enf. C.) Burunlar.
anâfet   Kabalık, sertlik.
anafor   Denizde akıntının yanında veya altında, onun ters istikametinde olarak akan su. Akıntı mukabili.
anâk   (C.: Ânuk) Dişi keçi yavrusu. * Zahmet, meşakkat. * Karakulak dedikleri hayvan.
anak   En zarif, en yakışıklı, en güzel.* Çok ferah, çok sürurlu.
anakat   Muvaffakiyetsizlik. Ümidi boşa çıkma.
anâkib   (Ankebut. C.) Örümcekler.
analjezi   yun.Tıb: Acı hissinin kaybı.
analoji   Mant. Benzetme yoluyla sonuç çıkarma. Bilinmeyen bir durum, bir hadise, bir münasebet ve bir varlık hakkında hüküm vermek için bilinen bir benzeri hakkındaki bilgilerden faydalanılarak More…
anamalcilik   (Bak: Kapitalizm)
ânân   f. (An. C.) Onlar.
anân   Bulutlar. * Gökyüzü, semâ.
anane   Bir tek bulut.
anarşi   yun. Başıboşluk. Din ve nizam tanımamak. Din ve nizam düşmanlığı. Birden başıboş kalmak.
anarşist   Anarşi taraftarı. Anarşi ve karışıklık çıkaran.
anâsir   (Unsur. C.) Unsurlar. Bir şeyin meydana gelmesine sebeb olan temel esaslar. Elementler.
anat   (An. C.) Anlar, zamanlar.
anatomi   Canlıların yapısını ve bu yapıyı meydana getiren uzuvları inceleyen ilim dalı. Tıbtaki önemi çok büyüktür.
anayasa   (Bak: Teşkilât-ı esâsiye)
anaz   Bir büyük kuşun adı.
anber   Güzel koku. Adabalığı ve kaşalot denilen büyük balıkların barsaklarında teşekkül eden güzel kokulu madde. * Derisinden kalkan yapılan bir balık.
anber-bar   f. Güzel kokulu. Anber kokulu.
anber-efşan   f. Anber saçan.
anber-nisar   f. Güzel koku yayan. Anber kokulu.
anber-sirişt   f. Anber gibi güzel kokulu.
anber-ter   f. Güzellerin zülüfleri ve benleri. * Mc: Geceleyin.
anbera   İğde yemişi.
anberî(n)   Güzel kokulu. Anber kokulu.
anbes   (C: Anâbis) Arslan.
anca   f. Orası, ora, orada.
ancec   (C: Anâcic) Büyük nesne. * Fesliğen adı verilen çiçek.
ancehaniye   Kibir, azamet.
ancehiyye   Bilmezlik. Büyüklük. Ululuk.
ancere   Dudak uzatmak.
anded   Ayrılık, firak.
andel(e)   Yaşı büyük deve. * Uzun, tavil. * Avazla çağırmak.
andelib   Bülbül. Seher kuşu. * Mc: Hz. Resul-u Ekrem'in (A.S.M.) bir ismi.
andelibân   f. Andelibler, bülbüller.
andem   Tıb: Kanı durdurmak için kullanılan bir çeşit reçine.
andezit   Yanardağ lâvlarının soğumuş kalıntısı.
âne   Bir aşiretin bütünlüğü veya işleri veya şerefi. * Dişi ve yabani eşek. * Yabani eşek sürüsü. * Cedi (keçi) burcundan bir kısım yıldızlar. * Kasık kılı. * Apış arası, kasık. ◊ f. More…
aneban   Erkek geyik.
aned   Cânib ve nâhiyeler.
anede   Çok inatçılar. Muannidler.
anef   Kabalık (inceliğin zıddıdır).
anem   Bir ağaç cinsi ki, kızıl yumuşak budakları olur.
anen   Arız olmak.
anen fe anen   Zamanla, gittikçe, devamlı.
anese   Ünsiyet etmek. Karşılıklı görüşmek, arkadaş olmak, yakınlık göstermek. (Vahşetin zıddı)
aneşneş   Uzun boylu.
anestezi   yun.Tıb: Bütün vücutta veya vücudun bir kısmında hislerin az veya çok miktarda kaybı.
anet   Cimâdan âciz olmak. * Ağaçtan yaptıkları deve ağılı.ANET:  (C:Anât) Fâsık. * Diz kılı. * Yaban eşeği sürüsü. * Fırat ırmağı kenarında bir köyün adı. ◊ Günah. Zinâ . * Helâk.
aneze   Ucu demirli uzun ağaç, (ki asâdan uzun, süngüden kısa olur.)
anfe   Dudak altında biten kıllar.
angâh   (Angeh) f. O vakit. Ondan sonra.
angarya   yun. Ücretsiz olan iş. Meccanen görülen iş. Baştan savma görülen iş. (Bak: Suhre)
anglosakson   Büyük Britanya'da yerleşen Germen ırkından aşiretlerin adı. * Ana dili İngilizce olan şahıs.
anha minha   Şundan bundan, şöyle böyle ederek, şu bu, öteberi.
anhü (anhâ)   Ondan. (İşaret zamiri).
anhüm   Onlardan (mânasına işaret zamiri).
anhümâ   Her ikisinden.
ani   (C: Anat-Unât) Mütevazi, alçak gönüllü. * Köle * Meşgul. * Iztırab çeken. Muztarib. * İşçi. * Müfettiş. * Tahsildar. (Müennesi: Aniye) ◊ Ansızın, birdenbire. Bir anda. Hemen.
anîd   (İnad. dan) Çok inadçı. * Daima suyu akıp iyileşmeyen yara. (Bak: Anud)
anîde   Kabile, ehl-i beyt.
ânif   Yakında geçen. Pek yakın geçmişte.
anif   Sert, kaba.
ânife   Gençlik çağının başlangıcı.
ânifen   Yukarıda. * Az önce, biraz evvel.
anik   Çok nesne. * Devenin ancak dizini çekip yürüyebildiği kumlu yer. ◊ İnce, zarif, güzel. Acaib. ◊ Ense, boynun arkası.
animizm   Sosy: Ruhları İlâh sayan batıl bir din. Ruhlar cisimler gibi Allah'ın mahlukudur. Onun emirlerine tâbidir.
anin   f. Yağ çıkarmağa mahsus olan yayık.
anis   Şişman ve iri deve. * İhtiyar bekâr. * İhtiyar kız.
anise   f. Sıkı bağlanmış. * Koyulaşmış, katılaşmış şey. (Kan ve mürekkeb gibi akıcı maddeler.) ◊ Cana yakın kız veya kadın.
aniye   (İnâ. C.) Yemek kapları, tabaklar, kap-kacaklar. ◊ Son derece kızgın su.
aniz   Iztırablı, muztarib.
ank   Kapı, bâb. * Güzel, hoş, gökçek olmak.
anka   İsmi olup cismi bilinmeyen bir kuş. Çok büyük olduğu anlatılır. Zümrüd-ü Anka ve Simurg gibi isimlerle de anılır. * Uzun boyunlu kadın. * Arabdan bir kimsenin lakabı. * Zahmet, meşakkat. More…
ankas   Erkek tilki yavrusu.
anke   Sağlam olan nesne. * Ahmak.
ankeb   Erkek örümcek.
ankebet   (C.: Anâkıb) Dişi örümcek.
ankebut   Örümcek.(Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın Ebubekir-i Sıddık (R.A.) ile küffarın tazyikinden kurtulmak için tahassun ettikleri Gar-ı Hira'nın kapısında iki nöbetçi gibi, iki More…
ankebutiye   Örümcekler.
ankur   Her nesnenin aslı.
ankût   Örümcek. Evcil, al kumru.
annab   Üzümcü.
anofel   yun. Sıtma mikrobunu taşıyan ve aşılayan sivrisinek.
anonim   yun. Yapıcısının adı belirtilmeyen eser. * Sermayesi hisselere bölünerek, her ortağın mes'uliyet ve salâhiyeti sermayedeki hissesiyle orantılı bulunan ortaklık, şirket.
anormal   Normal olmayan. İfrat veya tefrit hali.
anot   yun. Pozitif elektrot. Bir elektrolitte, elektrik akımının içeri girdiği iletken uç.
ans   Sağlam, kuvvetli deve. * Yemen tâifesinden bir kabile. * Kız bâliğa olduktan sonra, ailesinin evinde çok durması.
ansar   (Bak: Ensar)
anşet   (C: Anâşit) Yaramaz. * Uzun.
ansiklopedi   yun. Bir sahadaki bilgileri veya bütün bilgileri sistemli veya alfabetik bir şekilde sıralayan eser.
anter   (C: Anâtir) Gök sinek.
antika   yun. Kıymetli san'at eseri. Eski zamandan kalma eser.
antikor   Fr. Vücuda giren hastalık mikroplarını zararsız kılmak için organizmanın bir kanun-u İlahî ile çıkardığı madde.
antropomorfizm   Sosy. İnsan şeklinde putlara inanma ve tapma esasına dayanan batıl bir din.
antût   Çöl ortasındaki küçük dağ ve tepe.
anûd   Muannid. Çok inatçı.
anûn   İsyankâr, kavgacı. * Davarların önünde yürüyen davar.
anve   Kuvvet, cebr, zorakilik, zorlama, zor.
anvet   Kahretmek. * Galip olmak.
anye   Güçlük, engel, zorluk, meşakkat.
anzar   (Bak: Enzar)
aposteriori   Fels: Tecrübe sonunda meydana gelen bilgi ve düşünceyi anlatmak için kullanılan bir sıfat. Meselâ ateşin yakıcı olduğunu denedikten sonra anlarız. Bu bilgi, aposteriori bir bilgidir.
apriori   fels. Tecrübeden önce insan aklında varlığı kabul edilen bilgi ve düşünceyi anlatmak için kullanılan bir sıfat. Meselâ: 'Her sayı kendine eşittir' hakikatı hiçbir deneye baş
apsis   Fr. Yönlü bir eksen üzerinde bulunan bir noktanın, başlangıç noktasına olan uzaklığının cebirsel değeri. * Bir noktanın, fezadaki yerini tesbite yarıyan ana çizgilerden yatay olanı.
âr   Utanma, mahcubiyet. Utanılacak şey. Ayıp. Şiyb. Şerm. Haya.
âr ü namus   Utanma, haya ve namus.
ar'ar   Dikenli ardıç ağacı, dağ selvisi. * Mc: Güzelin boyu bosu. ◊ Arap diyârında bir yerin adı. * Bir oyun çeşidi.
ar'are   Dağ başı. İki burun deliğinin arası. * Servi ağacı. Çocuk oyunundan bir oyun.
ârâ   f. Süsleyen. Bezeyen. ◊ Fikirler. Reyler.
arâ   Mıntıka, bölge. * Komşuluk. * Avlu. * Çıplaklık. * Geniş, çıplak arazi.
ârâb   (İrb ve İrbe. C.) Hacetler. * Uzuvlar. * Akıllar, zekâlar. * Hileler, oyunlar.
arab   Ceziret-ül Arab, Şam, Hicaz, Irak, Yemen, Mısır ve Afrika'nın şimâlinde yaşayan geniş bir kavmin adı.
arâbe   (C: Arâbât) Keçi veya koyunun memesine geçirilen torba. * Açık saçık konuşma.
arabe   (Arben) Yemek yeme.
arabesk   Süslemede kullanılan bir çeşit tezyinat.
arabî   Arabça, Arab dili. Arab kavmine mensub.
arabistan   f. Arap ülkesi. Arapların yaşadığı ülke.
arabiyyat   (Arabiyyet. C.) Arapçaya dâir ilimler, kitab veya fikirler. Arap edebiyatı.
arabiyyet   Arapça ile ilgili olan (İlim, fikir veya kitap). Arap edebiyatı.
arac   f. Dirsek.
aradîn   (Bak: Eradîn)
arafat   Mekkenin 16 kilometre doğusunda Hacıların arefe günü toplandıkları tepe ve bunun eteğindeki ova. Tepenin diğer bir adı Cebel-ür Rahme (Rahmet dağı)dır. Adem (A.S.) ile Havva anamız More…
arafet   (C: Avârif) Atâ, ihsan, hediye.
arahim   Büyük olan şey. * Bir cins beyaz büyük mantar.
arais   (Arûs. C.) Gelinler. * Güneşler. * Gökler.
araiz   (Ariza. C.) Arz olunan meseleler. Küçükten büyüğe yazılan yazılar.
arak   Ter, rutubet.* Dağdaki yol. * Çukur. * Deve izleri. * Sıra sıra olan şey. * Zenbil. * Menfaat, sevab, karşılık. * Süt. ◊ Kalabalık, izdiham.
arak-dar   f. Terli.
arakî   Terle ilgili, tere mensub.
arakiyye   Yünden yapılan bir cins külâhtır ki, bilhassa dervişler kullanırlar.
arakk   Çok ince. En ince. Ziyâde rakik olan.
araknak   f. Terlemiş, terden ıslanmış, ter içinde kalmış.
arakriz   f. Terliyen, ter döken.
ârâm   f. Durma, dinlenme. * Yerleşme, rahat etme, karar kılma. * Eğlenme. ◊ (İrem. C.) Çölde, sahrada konulan hususi nişan.
ârâm-bahş   f. Dinlendirici, dinlendiren, ârâm veren.
ârâm-cû   f. Dinlenmek isteyen.
ârâm-cûyane   f. Dinlenmek isteyene yakışır şekilde.
ârâm-gâh   f. Dinlenilecek yer.
ârâm-güzin   f. Dinlenmek için oturan, istirahat eden, dinlenen.
arâm-rüba   f. Sıkıntı veren, istirahatı bozan, rahatı kaçıran.
arâm-saz   f. Yerleşen, oturan.
arâm-sûz   f. Huzuru bozan, rahatsızlık veren.
ârâmî   f. Dinlenme, rahat etme.
ârâmide   f. Rahat olan, dinlenen, sükûn halinde ve rahatta bulunan.
ârâmiş   f. Huzur, rahat.
aramram   (Aremrem) Asker çokluğu. * Şiddetli hâl ve iş.
aran   f. Dirsek.
aranik   Su kuşlarından boynu uzun bir kuş.
arare   (C: Arâr) İyi kokulu bir ot. * Şiddet * Kötü ahlâk. * Evin avlusu, ev içi. * Soğuk şiddetli olmak.
ararot   Ufak çocuklara yedirilen besleyici bir cins nişasta ki, Amerika'da hasıl olan bir kökten çıkarılır.
aras   Yorgunluk, bitkinlik. * Hayranlık.
arasat   (Aresât) Mahşer yeri. Haşir ve neşir meydanı.
araste   f. Bezenmiş süslenmiş. * Çarşının bir esnafa mahsus kısmı. * Vaktiyle ordu çarşısı, ordugâhta kurulan seyyar çarşı.
araste-gî   f. Süslülük, bezenmişlik, ârâstelik.
arat   Bölge, mıntıka. * Avlu.
arayende   f. Düzen verici, süsleyici.
arayî   f. Süsleyicilik.
arayiş   f. Süs, zinet. * Süsleme.
araz   İşâret, alâmet. * Tesâdüf, rast gelme. * Kaza. Felâket. Zâtî olmayan hâl ve keyfiyet. * Fls. Herhangi bir cevherin varlığı için zaruri olmayan vasıf. Meselâ: Şekerin beyaz rengi şekerin.
arazan   Rastgele, tesadüfen, tevafukan.
arazet   Genişlik.
arâzi   (Arz. C.) Yerler. Ekilen toprak. Ekilen yerler.
arazî   Araza âit ve mensub. Araza dâir ve ilgili.
araziş   f. Hayır ve iyilik yapma. * Tasaddukta bulunmak.
arbede   Cidal, kavga, patırtı.
arbede-cûyâne   f. Kavga çıkartmağa yeltenerek.
arbede-sâzî   f. Gürültücülük, kavgacılık.
arc   Mekke ile Medine arasında bir mevzi. * Deve sürücüsü.
arca   (Müz: Arec) Topal ve aksak kişi. * Sırtlan.
arcele   Sürü, hayvan topluluğu. * Yayalar cemaati. * At sürüsü.
ard   f. Buğday ve diğer tahıllardan öğütülen un. * Buğdayı değirmen taşına akıtan oluk.
ard-biz   f. Elek, un eleği. * Elekle un eleyen kişi.
arda   Vaktiyle bazı çavuşların elde tuttukları uzun değnek. * Nişan almak için dikilen değnek. ◊ Çıkrıkçı kalemi.
ardhale   f. Bulamaç adı verilen yemek.
ardin   f. Deneme, imtihan, tecrübe.
ardiyye   Ticaret eşyasının saklandığı yer. * Böyle bir yerde saklanan eşya için ödenen ücret.
ardtûle   f. Bulamaç denilen yemek.
are   Borç olarak alınan veya verilen şey.
areb   Şehir ehli olanlar. * Mide fesâdı. ◊ Çok açıkgöz, en akıllı.
ârec   f. Dirsek, kolun arka tarafı.
arec   Topallık, aksaklık.
arecan   Aksak ve topal kişinin yürümesi.
arefe   Kurban bayramından bir evvelki gün.
arekiyye   Zinâkâr kadın.
arekrek   Aceleci, acul. * Kuvvetli büyük deve.
aremet   Savurmak için dövülüp toplanmış harman.
aremide   f. İstirahat eden, dinlenen. Rahat kişi.
aremrem   Kalabalık ordu, çok fazla asker.
aren   Davar ayağında olan kuru kemre. * Yarık. * Bir nesne yumuşak olmak.
arenc   f. Dirsek. * Gidiş, tarz, usül, metod.
arende   f. Birşey getiren kimse.
areng   f. Dirsek. * Dert, keder. * Hile, dubârâ. * Tarz, tavır, üslüb. * Vali, hakim. * Zannolunur ki, galiba, öyledir, benzer gibi bir yakınlık ve benzerlik ifâde eder.
areometre   yun. Sıvıların yoğunluk derecesini ölçmeye yarayan âlet. Arşimet'in keşfettiği kanuna istinad edilerek yapılan bu alet, içi boş cam bir silindir ile bunun üst kısmındaki dereceli bir More…
ares   Hayranlık.
areste   f. Süslenmiş, bezenmiş.
aret   f. Dirsek.
arf   Güzel koku. * Yüksek yer. * Atın yelesi. * Horozun ibiği. ◊ (C: A'râf) Rüzgâr. * El ayasında çıkan çıban.
arfa   (Müz: A'raf) Yeleli. * Sırtlan.
argo   Fr. Bir meslek veya topluluk sınıfı arasında kullanılan özel söz. * Mc: Serserilerin ve külhanbeylerin kullandığı söz veya deyim.
argon   yun. Kim: A sembolü ile gösterilen renksiz, kokusuz ve tatsız bir gaz. Havada % 1 nisbetinde bulunur.
ârî   Hind-Avrupa dil ailesinden olan ırk veya kimse. * f. Evet. ◊ Pâk, pislikten uzak. * Hür.
ârib   Halis Arap cinsinden olan.
âric   (Uruc. dan) Yukarı çıkıp yükselen. Çıkıp inen. Uruc eden. * Topal, aksak, noksan.
ârif   (İrfan. dan) Bilen, bilgide ileri olan. Aşinâ, vâkıf. Hakkı, hakkı ile bilen. * Sabırlı ve mütehammil. * Çok düşünmeğe ihtiyaç kalmaksızın, tekellüfsüz gördüğünü bilen ve anlayan. * Zevkî ve More…
arîf   Çok irfanlı, çok tanınmış, meşhur âlim. * Bir işten iyi anlayan.
ârifan   f. Ermişler. Arifler.
ârifane   t. Arife yakışır surette. Bilene yakışır şekilde. İrfan sahibi olarak.
ariflerin mezaklari   Ariflerin zevkaldığı yer ve hususlar.
arig   f. Kırılma, gücenme. * Kıskançlık, kin, nefret, adavet, düşmanlık.
arik   Uykusuz kimse, uykusuz olma halindeki. ◊ Asil haseb ve neseb ehli olan.
ârim   İnatçı, kafa tutan.
arin   Arslanın yerleşip yataklandığı yer. * Ağaçlar. * Et.
arinmak   t. Temizlenmek, pâk olmak.
arir   Garip.
aris   Gerdek. Hacle.
ariş   Samandan yapılan bir çeşit ev. * Çardak, asma çardağı. * Sundurma, takdim ettirme. ◊ f. Anlam, mânâ, kavram, mefhum.
arişî   f. Manevî. Mânâ ile ilgili.
aristatalis   Yunan feylesofu Aristo.
aristokrat   yun. Sınıf farkını kabul eden ülkelerde asil sayılan kimse. Asilzâde sınıfından olan.
ariye   (Ariyet) Geri verilmek üzere alınan, iğreti. Bir kimsenin geri almak üzere, karşılıksız olarak başkasının faydalanmasına terk ettiği mal. Kullanılmak üzere alınan emanet mal.
ariyeten   İğreti olarak, emâneten mânasında kullanılır.
ariyy   (C: Erâri) Davar bağlanan yer ve ip.
ariyyet   Ödünç verip almak.
âriz   Sonradan olan şey. Bir şeyin zâtına ve hakikatına ait ve lâzım olmayıp başka bir varlıktan bazan vâki ve kaim olan. Takılan. Yapışan. * Bir şeyi arz ve takdim edici olan. * Kalın ve geniş More…
ariz   Ardıç ağacı. ◊ Enli, geniş.
ariz ve amik   Enine ve boyuna, genişliğine ve derinliğine, tafsilâtlı şekilde.
âriza   Sonradan olan, noksanlık. * İsabet eden belâ ve keder. * Bozulma. * Gelip geçici. * Hariçten gelen te'sirle olan. * Bir şeyin olmasına veya görülmesine mâni olan birşey.
ariza   Büyük bir kimseye hürmetle yazılan veya verilen şey, istirhamnâme, hediye.
ârizan   (Ârız. dan) Geçici olarak. * Tesadüfen, tevafukan, rast gele. ◊ İki yanak.
arize   Sâbit olmak. * Kuvvetli ve muhkem olmak. Bahil olmak.
ârizî   Zâtî ve irsî olmayıp sonradan hâsıl olan. Zâtî ve esastan olmayıp sonradan zuhur ve taalluk eden. Muvakkat, geçici.
ark   Tarla ve bostana su akıtmak için açılan yol, cedvel, hark. ◊ Ulaşmak.
arka   Çadıra diktikleri direk. * Duvar içinde kerpiç ve taş arasına konulan ağaç.
arkan   Terleme.
arkeoloji   (Bak: Atikiyyat)
arkes   Cem'etmek, toplamak.
arkî   Balık avcısı.
arkub   Ökçe siniri. * Yalan ve kötü söz.
arm   (Arem) İnatçılık, muannitlik. * Kafa tutma.
armâ'   Alaca yılan.
armador   İtl. Direk, seren, ip ve yelken gibi şeylerle gemiyi donatan usta.
arman   f. Hasret, özleyiş, özleme. * Nedâmet, pişman olma. * Eseflenme, teessüf. * Sıkıntı, rahatsızlık, zahmet.
armanî   f. Müteessif, kederli, üzüntülü. Pişman, nâdim.
armatür   Lât. Fiz: Kuvvet akımını toplu bir hale koymak için mıknatısın kutupları arasına yerleştirilen demir parçası. * Kondansatördeki iki iletken yüzeyden her biri.
armaz   Kurbağa yosunu.
arnavut   (Rumca ve Arnavutçadan) Balkan yarımadasının batı tarafında oturan bir kavimdir. Osmanlı devrinde, Kosova, İşkodra, Manastır, Yanya vilâyetleridir. Şimdi müstakil bir devlet olup, Türkçede More…
arr   Uyuz hastalığı.
arra'   Sıtma tutmak, titremek.
arrade   (C: Arrâdât) Küçük bir çeşit mancınık ki, hareket eden tekerlek üzerine konurdu. * Dişi çekirge.
arraf   Falcı, kâhin, müneccim. * Hekim. * Göçebe Arab aşiretlerinin örfe vâkıf umumi bilgileri. (Müe: Arrâfe)
arras   Gürleyen, şimşek çakan. * şimşekli.
arre   Câriye. * Uyuz hastalığı.
ars   İki duvar arasında olan duvar. ◊ Şimşekli ve yıldırımlı bulut.
arş   Bağ çardağı. * Gölgelik. * Kürsü, taht, yüce makam. En yüksek gök. Allahın kudret ve saltanatının tecelli yeri. (Arş kâinatı kaplar. Allah'ın kudreti ve ilmi de herşeyi kaplar.) * More…
arş u ferş   (Arş u zemin) Arş ve yeryüzü.
arş u kürsî   (Arş ve Kürsî) Arş ile Kürsî.
arş ve süllem   Delil-i Arşî ve Delil-i Süllemî'den kinâyedir. (Bak: Delil).
arsa   (C: Arasât) Bina yapılacak boş arazi parçası. Üzerindeki binası yıkılmış veya yapıya tahsis olunmuş yer.
arşa   f. Güverte.
arsat   Semer ağaçlarına çakılan ağaç mıh.
arşidük   Fr. Avusturya ve Macaristan İmparatorluk hanedanı prenslerine verilen ünvandır ve 'Büyük Düka' demektir. Türkçe'de Arşuduka da denmiştir. ARŞİV: Fr. Eski ve tarihçe kıymetli.
arşin   f. Bir uzunluk ölçüsü. (68 cm. uzunluk.) Bir kol boyu. Büyük bir adım genişliği. * Zirâ'.
arşiyân   f. Arş'ın etrafında tesbih ederek dolaşan melekler.
ârsiz   Bî-ar, utanmaz, arsız.
artal   Akranlarından ve benzerlerinden çok daha iri yapılı olan.
artebe   Burun ucu. ◊ Davul.
artel   Yoğun, büyük nesne.
arten   Bir ot cinsidir ki, debbağlar onunla gön ve sahtiyan dibâgat ederler.
arteziyen   Fr. Burgu gibi bir âletle açılıp su fışkırtılan kuyu.
arti   Mat: (+) ile gösterilen toplama işaretinin adıdır.
arub   (C: Urub) Erkeğini seven kadın.
arube   Fasih, hatasız arabca konuşmak. Bu kelimenin mastarları: Araben, arâbeten, uruben, urubiyyeten diye de okunur. * Cuma günü.
aruf   Uzun zaman ıztırab, elem çeken.
arug   f. Geğirme.
arugde   f. Öfkeli, kızgın.
arun   f. İyi vasıflarla meşhur olmuş, güzel huylular.
arus   Süslenmiş gelin, güveyi. * Güneş. Gök. * Kim: Kükürt.
arusan   (Arüs. C.) f. Gelinler, yeni evlenmiş kızlar.
arusane   f. Geline yakışır şekilde.
arusek   f. Küçük gelin. * Yeşil ve pembe dalgalı sedef.
aruz   Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere etrafındaki nahiye ve köyler. * Edb: Şiirin ahenk ölçülerinden, nazmın vezinlerinden bahseden ilim. Arap, Fars, Türk şiirinde kullanılan vezin ki, More…
aruz kaliplari   (Bak: Bahr)
arv   Sıtma ve diğer ateşli hastalıklarda gelen ilk titreme. * İş için birinin yanına varma. * Yemişsiz bir çeşit ağaç.
arvana   Boz dişi deve.
arvend   f. şan, şeref, ululuk, yücelik, azamet.
arz   Bir büyüğe bir şeyi hürmetle vermek. Bir işi büyüğüne hürmetle anlatmak. İzâh etmek. Takdim etmek. Bir kimseye bir şeyi izhar etmek. * Kıymetli bir şeyi diğer bir şeyle değiştirmek. * Bir More…
arz-gah   f. Bir şey arzetmek için toplanma yeri.
arz-hane   f. İstanbuldaki Topkapı sarayında bulunan Hırka-i Şerif odasının dışında kalan aralık oda.
arz-i cemâl   f. Güzelliğini göstermek. Arz-ı didar da denir.
arza   şiddet. * Kuvvet.
arzan   Enine, genişliğine.
arzanî   Enine, genişliğine olarak.
arzî   (Arziye) Toprağa ait ve müteallik. Yere ait, toprakla alâkalı. * Semavî olmayan. Beşerî olan. ◊ Genişliğine ait. Bir yerin enine ait.
arzîn   (Arz. C.) Arzlar.
arziyat   Jeoloji. Dünyanın yaradılışı ile tarih boyunca değişen vaziyetlerini tetkik eden ilim.
arziz   f. Kurşun, kalay.
arzu   Meşhur halk hikâyelerinden olan Arzu ile Kamber hikâyesinin kadın kahramanı. ◊ f. İstek. Dilek. Meyil. Emel. Hahiş.
arzu-dâr   f. Hevesli, talebli, istekli, arzulu.
arzu-mendî   f. Taleb, istek, arzu, heves.
arzu-şikesten   f. Arzunun olamaması, yerine gelmemesi. Hayâl kırıklığı, inkisar-ı hayâl.
arzuhal   (Arz-ı hâl) Bir iş için bir makam veya resmi daireye bir iş sahibinin verdiği dilekçe. İstida-nâme.
as   Sansar cinsinden siyah kuyruklu, beyaz tüylü kakum denilen bir hayvan, çok kıymetli olan postu için avlanır. ◊ f. Değirmen. (Bak: Asya) ◊ Mersin ağacı.
aş   f. Muharrem ayında pişirilen aşure. * Yemek, taam.
as'ar   Çok kibirli, mağrur. * Çarpık suratlı, eğri yüzlü, eğri boyunlu.
as'as   (C: Asâis) Bir yerin adı. * Kurt, zi'b. * Kirpi. ◊ Kumdan yığılmış tepe. * Fesâd.
as'âs   Gece çok gezip dolaşan kimse. * Kurt.
as'ase   (Is'as) Yönelme. Arka çevirme. * Gece karanlığı gelmeğe başlamak veya gitmek. * Bulutun yere yakın olması. ◊ Oturak yerin yumuşağı. * Helâk olmak. * Fesâd etmek.
aş-hane   f. Aşevi, mutfak.
aş-kâre   f. Aşçı.
aş-pez   f. Ahçı, aşçı.
asâ   (Fiil veya harftir) Ümid veya korku bildirir.
asa   f. (Gibi) manasına gelerek birleşik kelimeler yapılır. (Teşbih edatıdır.) ◊ Genişlik. Zuhur, meydana çıkma. Büyük kadeh. ◊ f. Esneme. * Vakar, ciddilik. * Süs, zinet. More…
aşa   (C.: Aşâ-Aşvâ) Gece gözlerin görmeyip gündüz görmesi. ◊ (C.: A'şiye) Akşam yemeği.
asa'   Yaş olan şey kuruyup katılaşmak.
asâb   Geyik, gazâl.
asab   Sinir. Damar.
asabe   Kuvvet, şiddet. * Bir tek sinir. * Baba tarafından akraba olanlar. * Bir kimseye yardım ve takviye eden akrabası takımı. * Fık: Eshab-ı Feraiz, hisselerini aldıktan sonra geri kalanı, More…
aşabe   Yaş otun çok olması.
asabî   Sinirli. Öfkeli.
asabi'   (Usbu'. C.) Parmaklar.
asabiyyet   Sinirlilik. Fart-ı gayret. İmân ve İslâmiyeti, kendi akrabasını, vatanını, din veya milliyetini müdâfaa etmek gayreti. Hamiyyet.
asabiyyeten   Asabi olarak. Sâde kendi milliyetini, soyunu sevmekle.
âsad   (Esed. C.) Esedler, arslanlar.
asaf   Süleyman Peygamberin (A.S.) veziri. Vezir. * Bir ot ismi.
asafâne   f. Bir vezire yakışır surette ve hâlde.
asafir   (Usfur. C.) Serçe kuşları.
asagir   (Asgar. C.) Şeref ve itibar bakımından küçük olanlar. Çok küçük şeyler.
asagir ü ekâbir   f. İtibar ve mevkice küçükler ve büyükler.
asah   (Bak: Esahh)
asahib   (Ashab. C.) Sahibler, sahib olanlar. Ashablar.
asaib   Cemaatler, tayfalar. * Başa sarılan sargılar, nesneler.
aşair   (Aşiret. C.) Aşiretler. Kabileler.
asak   Darlık. * Hurma budağının yaramazı. ◊ Ucuzluk.
aşak   Sarmaşık.
asakir   (Asker. C.) Askerler. Erler.
asal   (Asil. C.) İkindi ve akşam arası mânasına, öğleden geceye kadar olan müddet. * Zamanlar ve vakitler. ◊ (C: Asâl) Davarın kuyruğu devrik olmak. * Bağırsak. ◊ Ahlâk. More…
asalak   Başka hayvan veya bitkilerin üstünde yaşayan ve onlara zarar veren hayvan veya bitki. Parazit. * Mc: Başkalarının sırtından geçinen kimse.
asale   Zehiri çok tesirli ve korkunç olan yılan. ◊ Bal peteği, petek.
asalet   Temiz soyluluk. Soy sop temizliği. Köklülük. * Rüsuh. * Metanet. Necabet. Zâdegânlık. * Kendi işi için bizzat ve kendisi nâmına hareket. * Edb: Yazıda veya sözde bayağı tâbirlerin More…
asaleten   Vekil olmayış. Kendi işini kendi namına bizzat kendisi yapmak üzere. Kendi nâmına olmak üzere.
asaletlû   Asâletli, soy ve neseb sahibi, necib, asil. * Osmanlı İmparatorluğu zamanında resmi yazışmalarda büyükelçilere, Hristiyan büyüklerine, devlet adamlarına ve prenslerine denirdi.
asalit   Koyu, sahin.
asam   (İsm. C.) Günahlar.
aşam   f. Yiyecek ve içecek. * İçen, içici manasına birleşik kelimeler yapılır.
aşamidenî   f. İçilebilen veya yenilebilen.
asamm   Sağır. * Sert, katı. * Güç, tahammül edilmez. * Gr: Muzaaf olan fiil. (İkinci veya üçüncü harf-i aslisi şeddeli olan fiil)
âsân   f. Kolay. Suhuletli. Yesir. * Bükülmüş ipin her katı.
âsânî   Suhulet, kolaylık.
âsâr   Öç almalar. İntikamlar. * Eserler. * İzler. Nişanlar. Abideler. * Âdetler.
asâr   Kurumayıp daima sulanır çıban. ◊ Fakirlik. * Güçlük. * şiddet. ◊ Yağcı, yağ satıcısı.
asar   Vazifeler. * Yükler. * Cürümler. Kabahatler. ◊ Toz. * Sığınak. * Atiyye, hediye.
asaran   (Bak: Asrân)
asare   Anber ve misk gibi şeylerin kokması. ◊ f. Sayı, hesab.
asarim   (Asrâm. C.) Çadır toplulukları. Ayrı ayrı küçük insan grupları.
asat   Binâ.
asatib   (İstabl. C.) Ahırlar.
aşavet   Gündüz görüp, gece görmeyen ve tavukkarası adı verilen göz hastalığı.
asay   f. Gibi. (Bak: Asâ)
aşaya   (Aşi. C.) Akşamlar, mağribler.
asayiş   f. Emniyet, güvenlik, korku ve endişeden uzak hâl. Kanun, nizam hakimiyeti.
asâyiş-cu   f. Rahat ve huzur arayan. Asâyiş isteyen.
asâyiş-perver   f. Asâyiş taraftarı. Sükûnet, rahat ve huzur isteyen.
asâyiş-perverâne   f. Rahat, huzur ve asâyiş taraftarına yakışacak şekilde.
asb   Bağlamak. * Sağlam olarak dürmek. * İmâme, sarık. * Yemen'de yapılır bir nevi kumaş. * Firavun atı adı verilen bir deniz canavarının dişisi. * Kurumak. * Kızarmak. * Sarmaşık. * Sargı, More…
aşb   (C.: A'şâb) Yaş ot.
asbab   (Sabeb. C.) Çukur yerler.
asbag   Alnı veya kuyruğunun ucu beyaz olan at. * Kuyruğunun ucu beyaz olan kuş. ◊ (Sıbg. C.) Boyalar.
asbah   (Subh. C.) Sabahlar.
asban   f. Değirmenci. Değirmen sahibi.
asbanî   f. Değirmencilik.
asbar   (Sıbr. C.) Akbulutlar.
asbest   yun. Oldukça yumuşak ve ateşle hususiyeti değişmeyen lifli bir madde.
asc   Gezi topluluğu.
asced   Halis, karışıksız altın.
ascel   Karnı büyük olan kimse.
asd   Cimâ etmek. * Döndürmek. * Bozmak.
asda   (Sadâ. C.) Sadâlar, sesler.
asdaf   (Sedef. C.) Sedefler.
asdag   (Sudg. C.) Tıb: Şakaklar, yüzdeki şakaklar. ◊ Perâkende olmak.
asdagan   Tıb: Kollarımızdaki nabız damarları.
asdak   (Sıdk. C.) Samimi şeyler.
asder   Omuz, menkıb.
asdika   Sâdıklar. Sabık ve sadık dostlar. * İçi dışına, sözü işine uygun olanlar.
aşebe   Zayıflığından gövdesi kurumuş olan yaşlı kimse. * Büyük azı dişi. * Küçük adam.
ased   Cimâ etmek. * İp bükmek.
asef   (Asf) Büyük kadeh. * Bir şeyi almak. * Yoldan çıkmak. Zulüm eylemek. Körü körüne gitmek. * Birisini istihdâm eylemek. Irgatlık etmek, tarlada işçilik etmek. * Ölüm.
asel   Bal. Şehd. * Tatmak. * Su akarken yüzünde hâsıl olan kabarcık. * Cennette bir su.
aselan   Süngü titrediğinden acı çekmek. * Boynunu uzatıp sür'atle gitmek.
aselbent   Tıbda ve kokuculukta kullanılan bir reçinedir ve aynı adla anılan ağacın kabuklarının çizilmesiyle elde edilir.
aselî   Bal gibi sarı renkte olan. * Yahudilerin ayırdedilmek için, omuzbaşlarına taktıkları sarı kumaş parçası. * Eskiden kullanılan bir kumaş çeşidi.
aseliyyet   Bal hâli.
asellak   Deve kuşunun erkeği.
asem   Kesbetmek. Kazanmak. çalışmak. * Dirsekten itibaren elin kuruyup çolak ve eğri olması. * Ayağın topuktan kuruyup eğilmesi ve aksak olması.
aşem   Kuru ekmek.
aşeme   Kuru ekmek parçası. * Büyük azı dişi.
asemm   Çok sağır.
asemsem   Kuvvetli, büyük deve.
asen   Tütün, duhan.
aşen   Her nesnenin aslı ve kökü. * Sözü kendi kanaatine göre söylemek.
asenn   Koltuğu kokan kişi.
aşennet   (C.: Aşânit) Yaramaz huylu kimse.
aşenzer   Katı, sağlam nesne.
aser   Solak kimse, solaklık.
aserat   Sürçmeler, yanılmalar. * Ayak kayması.
aşerat   (Aşere. C.) On sayıları.
asere   Kanat teleklerinden evvel, ucunda olan beyaz telekler.
aşere   On. On rakamı.
ases   Asâyişin muhafazası için geceleri dolaşan ve şimdiki polis vazifesini gören memurlar.
asesbaşi   Osmanlı İmparatorluğunun eski devirlerinde polis müdürü.
asev   (Asven) Serkeşlik. Taşkınlık, serserilik.
aşevi   Yoksullara parasız olarak yemek yedirilen veya dağıtılan yer, aşhane. * Para ile yemek yenilen yer, lokanta. * Düğün gibi toplantılarda, yemekleri hazırlamak için iğreti mutfak olarak More…
aşevî   Akşam, akşam vaktine dair.
aşevsec   Büyük karınlı iri deve.
asevsel   Azâsı gevşek kimse.
aşevzen(e)   Galiz, katı nesne.
asf   Zulüm. Haksızlık. * Can çekişme. * Emek çekip kâr kazanma. * Bir tarafa eğilme. * Sür'atle gitme. * Rüzgârın kuvvetle esmesi. * Taze ekin yaprağı.* Ekin taze iken biçme. ◊ More…
asfad   (Safed. C.) Suçluların el ve ayaklarına takılan kelepçeler.
asfaf   (Saff. C.) Saflar, hatlar.
asfalt   yun. Siyah renkte şekilsiz bir bitüm.
asfar   Sıfırlar. Boş şeyler.
asfencah   Akılsız, ahmak adam.
asfer   Sarı, uçuk benizli. Soluk. * Kızıl. * Islık çalan.* Bomboş şey.
asga   Öğrenmeğe çok hevesli. * Çarpık suratlı.
asgar   En küçük. Daha küçük.
asgaran   Kalb ile dil
asgarî   En az. En küçük.
asgün   Hazar Denizi'ne verilen bir isim.
ashâb   (Eshâb) (Sahib. C.) Arkadaş olanlar. Sahip olanlar, kullanma yetkisine sahip kişiler. * Halk, ahali.
ashame   Peygamberimizin zamanında Müslümanlığı kabul eden Habeş Necaşisinin ismi.
ashar   (Sıhr. C.) Evlenme neticesinde akraba olan erkekler. (Kayınbiraderler, kayınpederler, güveyler.) ◊ Saçı kızıl adam. Kırmızı tüylü hayvan.
asheb   Tüyünün üstü kızıl, içi beyaz olan deve.
âsi   İsyan eden. Emirlere itâat etmeyen. * Günah işleyen. * Meşru idâreyi tanımayıp baş kaldıran. ◊ Doktor, cerrah, tabib. * f. Kederli, hüzünlü.
âsî   Hurma salkımı.
asi   Çok isyan eden, çok isyancı. ◊ Uygun, elverişli.
aşi   Birşeyden alınıp diğer birşeye aktarılan madde. * Çeşitli tehlikeli hastalıkların önünü almak için aşılanan madde. * Yabani veya cinsi âdi bir ağaca, cinsine yakın diğer iyi bir ağaçtan More…
âsib   f. Musibet, belâ, âfet, felâket. * Çarpışma.
asib   Dolmuş bağırsak. * Katı nesne, şedid. * Şiddetli sıcak, çok sıcaklık. * Talihsizlik. ◊ Dağ, cebel. * Kuyruğun bittiği yere 'asib-ü zeneb' derler.
asib-resan   f. Zarar veren, musibete atan, belâya düşüren, felâkete sevkeden.
asid   Başında bir zahmet olup boynunu döndüremeyen ve eğilemeyen, burnundan sümüğü akan deve.
aside   Bulamaç adı verilen yemek.
asif   (C.: Usefâ) Para ile tutulan işçi, yevmiyeci, gündelikçi.
asif(e)   (C.: Asıfât) Şiddetli rüzgâr, sert fırtına. (Bak: Asf)
asifat   (Asf. C.) şiddetli rüzgârlar.
asife   Buğday ve arpa başağını örten yapraklar.
aşihe   f. Kişneme.
âşik   Çok fazla seven. Mübtelâ. Birisine tutkun. * Saz şairi. * (Cümledeki yerine göre): Ahbab, hazret, ma'hut, seninki gibi mânâlara gelir. (Müennesi: Aşıka)
aşîk   Fazla âşık, çok tutkun.
âşikan   (Âşık C.) f. Âşıklar, tutkunlar.
aşikâr(e)   f. Belli, meydanda, açık. Bedihi.
âsil   (C.: Avâsil-Usûl) Kovandan bal alan kişi. * Yürürken aceleden yele yele yürüyen kimse.
asil   Esas. Yedek olmayan. * Köklü. * Edebli, soylu. * Fık: Muamelâtta kendi nâmına hareket eden. * Akşam vakti. * Ölüm, mevt. ◊ (Bak: Asl)
asil-zade   f. Sülâlesi ve ailesi görgülü, temiz ve asil olan.
asilâne   f. Asil olanlara yakışır şekilde. Asil ve neseb sahibine lâyık.
asile   (C.: Asâil) Bir şeyin tamamı, bütünü. * Öğleden sonranın son kısmı, akşam üzeri. * Ölüm, mevt.
asim   Kendisini günahlardan men'edip pâk ve ismetli tutan, koruyan, men'eden. ◊ Engel, mâni, muhafaza eden. ◊ Günahkâr. Günah işleyen.
asima   Medine şehrinin diğer bir ismi.
asime   f. Akılsız, şaşkın, sersem.
asime-gî   f. Akılsızlık, şaşkınlık, sersemlik.
asime-sâr   f. Kafası karışık.
âsin   Pis kokulu. Bozulup kokan su.
aşina   f. Mâlumatlı, haberli olan. Arif. Bilgili. Mâlik. Tanıdık. Yabancı olmayan. * Yüzücü.
aşine   f. Yumurta.
âsir   Bir efsaneyi rivayet eden. ◊ Ayağı kayan.
asîr   Üsâre. Özsu. * Bir maddenin sıkılmış suyu. * Suyu alınmak için sıkılmış şey.
asir   Ağır. Zor. Güç. Müşkül. Düşvâr. ◊ Karmakarışık. * Bitişik komşu. ◊ (Bak: Asr)
aşir   Onda bir. On kısma taksim edilen bir şeyin herbir parçası. * Kur'an-ı Kerimin on cüz'ünden herbiri veya on âyetlik bir parçası. * Dost, yardımcı, yardak. * Koca. * Kabile. * More…
asir(e)   Üzüm ve benzeri şeyleri şıra yapmak veya yağını almak için sıkan.
asîre   Cibre, posa.
asire   Üzerine bir yıl geçtiği hâlde hâmile olmayan dişi deve. ◊ (C.: Asirât) Hayvanın ayağının arasına takılan köstek.
aşire   Onuncu. Tâsia'nın altmışta biri.
aşiren   Onuncu olarak, onuncu derecede.
aşiret   Kabile, oymak, göçebe halinde yaşıyan ekseri bir soydan gelen cemaat. Yakın akraba, âile.
asistan   Fr. Profesör veya hekim yardımcısı.
asit   Fr. Terkibindeki hidrojenin yerine element alarak tuz meydana gelmesine sebep olan ve mavi turnusolü kırmızıya çevirmek hâsiyetinde hidrojenli birleşik hamız.
âsitan   f. Kapı eşiği. * Dergâh. * Tekke.
âsiven   f. Şaşkın, sersem, aklı dağınık.
âsiyâ   f. Su değirmeni.
asiyâ-bân   f. Değirmenci, değirmen sahibi.
asiyâ-ger   f. Değirmen yapan, değirmenci.
asiyâ-seng   f. Değirmentaşı.
aşiyan (e)   f. Kuş yuvası. * Mc: İkâmetgâh. Ev, mesken.
aşiyan-sâz   f. Yuva kuran, mesken yapan.
âsiye   Kederli, hüzünlü kadın. * Sütun, kolon, direk. * Hz. Musa'yı (A.S.) Nil nehrinden çıkararak büyütüp yetiştiren kadın. Firavunun zevcesinin ismi.
aşiyy   Akşam, akşam üzeri.
ask   Lâzım olmak, lüzumlu olmak.
aşk   (Işk) Çok ziyâde sevgi. Şiddetli muhabbet. Sevdâ. Candan sevme. * İttibâ'. Alâka.
aska'   Atların ve kuşların başının ortasında beyazlık olanı. * Kanarya kuşu.
askâ'   (Suk. C.) Çeşme duvarlarının bölmeleri.* Bölgeler.
askabe   Küçük salkım.
askalân   Şam diyârında bir şehrin adı. ('Arûs-üş Şam' da derler.)
askale   Serap fazla olmak.
askar   Üzüm şırası.
aşkar   Koyu kırmızı. * Kırmızı saçlı adam. * Doru at.
askat   (Uydurukça kelimedir.) (Bak: Vâhid-i kıyasî)
aşkbazî   f. Aşk oyunu. Sever görünmek. Aşk-ı kâzib.
asker   (C.: Asakir) Devlet ve memleketin muhafazası için ücretli veya ücretsiz olarak veya kur'a ile toplanarak hazır bulundurulan ve resmi elbise giyen silahlı adamlar topluluğu. Er, leşker, More…
asker-gâh   f. Asker kampı, askeriyeye ait kamp.
askere   Şiddet. * Asker hazırlamak.
askerî   Askere veya askerliğe ait, askere mahsus.
aşknüma   f. Aşkını bildiren. Aşkını gösteren.
aşkû   'f. Tavan; kat, tabaka. * Gökyüzü. Gök.'
askul   (C.: Asâkil) Beyaz, büyük mantar.
asl   Temel, esas, kök. Bidâyet. Mebde', dip, hakikat. Hâlis, sâfi. Haseb ve neseb. Soy sop. Zâten, en ziyâde. ◊ Yelmek. Seğirtmek.
asl ü esas   Gerçek, doğru.
asla   Hiçbir zaman.
asla'   Başının tepesinde ve önünde kıl olmayan. * Küçük başlı.
aslâb   (Sulb. C.) Sulbler, beller.
aslâd   Sert, katı ve düz. (Çakmak taşı hakkında). Ateşsiz. * Cimri, hasis, pinti.
aslah   Kulağı hiç işitmeyen. ◊ En sâlih. Daha sâlih.
aslah tarik   En selâmetli tarz. En salih usul, yol.
aslahakellah   Allah seni ıslâh etsin (meâlinde duâ).
aslat   Koyu, sahin.
asleka   Serabın fazla olması.
aslem   Kulağı kesik olan, kesik kulaklı.
aslen   'Kök veya soy bakımından, aslında, esasında; temelden, kökten.'
aslî   Asla aid ve müteallik.
asliyyet   Asl'ın hususiyeti ve hâli. Hususilik, mümtaziyet, seçkinlik. * Başka şeyler karışmamış olan bir şeyin ilk hali.
asm   Sargı. * Kırılmış kemiğe bağlanan ağaç.
asma   Elleri veya bacakları eğri olan.
asmâ   Ön ayağı beyaz olan dişi koyun.
asma'   Uyanık ve gözü açık (adam) * Keskin (kılınç). ◊ Küçük kulaklı. * Zeki kimse.
asmah   Çok cesur, pek kahraman.
asmaî   Arapların şöhret bulmuş şairi.
asman   f. Gökyüzü, sema.
asman-gûn   f. Gök mavisi.
asmane   f. Dam, tavan, kubbe.
asmanî   (C.: Asmâniyân) f. Gökyüzüne, aya, güneşe mensub. * Açık mavi.
asmanî âhen   f. Yıldırım.
asmar   f. Mersin ağacı.
asmende   Şaşkın, alık, dalgın. Hile ile kandıran, hileci.
asmiha   (Sımah. C.) Kulak kanalları.
aşna   f. Yüzücü. * Yüzme. * Tanıyan, yabancı olmayan. (Bak: Aşina)
aşna-yan   (Aşnayî. C.) f. Dostluklar, âşinalıklar, haberdarlıklar.
aşnab   f. Yüzen, yüzücü.
aşnager   f. Yüzücü. Yüzgeç.
aşnagerî   f. Yüzme, yüzücülük.
asnim   (Sanem. C.) Putlar. * Sevgililer.
aspiratör   Fr. Hava emme cihazı.
asr   (Asır) Bir devrelik zaman. * İkindi vakti. * Zamanın bir cüz'ü. * Konuşan kimselerin başkaları ile beraber yaşadığı müddet. * Yüz yıl. * Eskiden bazılarınca kırk, elli veya altmış More…
aşr   (Aşir) On. * On adetten birisini almak. On etmek. * Kur'ân-ı Kerim'den on âyet mikdarı kısım.
asra'   Zor olan şey. Güç nesne. * Kanatlarının uçlarında beyazlıklar olan tavşancıl kuşu.
aşra'   Muharrem ayının onuncu günü. * On aylık vazife. * On aylık hâmile deve.
asraf   (Sarf. C.) Masraflar. * Değişiklikler.
asram   (Sırm. C.) İnsan toplulukları, insan kümeleri. * Çadır grupları.
asran   (Asaran) İki devir. Gece ve gündüz. * İki asır. * Gündüzün zamanı.
asre   (C.: Aserât) Ayak kayma, sürçme, yanılma.
aşrefe   Bir cins misvak ağacı.
asrem   Kulağı sakat, hasta. * Ailesini geçindirmek için sıkıntı çeken (kimse). * Bölük bölük.
asreman   Gece, gündüz.
asrî   Devre, modaya ve israflı fantaziyelere uyan. Taklitçi. Zamana uygun. Bir devreye, asra âit ve müteallik.
asris   f. At koşturulan meydan, hipodrom.
ass   Her nesnenin aslı, her şeyin esası. ◊ Katı ve sağlam olmak, berk olmak. ◊ Gece gezip dolaşmak.
aşş   Zayıf adam.* Az, kalil. * Kuş yuvası.
assâb   İplikçi.
aşşab   (Aşşeb. den) Nebatları, bitkileri toplayarak ve misallerini kurutarak her biri üzerinde ilmî incelemeler yapan âlim.
assâl   Kovandan bal çıkaran, bal satan, balcı.
assale   Arı, bal arısı. * Arı kovanı, kovan. * Petek, bal peteği.
aşşar   A'şar tahsildarlığı yapmış olan kimse. Öşürcü, ondalıkçı.
aşşe   Yaprağı uzun ve ince olan hurma ağacı. * Zayıf vücutlu, uzun boylu kadın.
assubay   Ask: Çavuş, üst çavuş ve başçavuş diye rütbeleri olan, ücret alan ve resmi elbise giyen askerdir.
ast   Alt. * Birinin emri altında olan kimse, mâdun. * Askerlikte rütbe veya kıdemce küçük olan asker.
astan   f. Eşik, atebe. * Dergâh, tekye.
astane   f. Eşik, atebe. * Paytaht. * Mânevi büyüklerin kabri. * Büyük tekke. * Merkez. (Osmanlı İmparatorluğunun merkezi olması münasebetiyle İstanbul manasına da gelir.)
astar   (Satr. C.) Yazı satırları.
aştî   f. Barışıklık, sulh.
aştî-hûre   f. Barış ziyafeti.
aştî-perver   f. Barış taraflısı, sulh.
aştî-perverane   f. Barış taraftarına yakışacak şekilde.
aştî-sâz   f. Sulhsever, sulh taraftarı. Barışsever, barışçı.
aştî-sâzî   f. Barışseverlik, sulhseverlik.
astin   f. Esvap kolu, yen.
astin-berçide   f. Hazırlanan veya hazırlanmış (adam).
astin-efşan   f. Yen silken. * Mc: Vazgeçen.
astin-malide   f. Hazırlanmış, hazırlanan (adam).
astine   f. Yumurta.
astronom   yun. Kozmoğrafya âlimi, felekiyat ile uğraşan, gök cisimleri hakkında bilgi edinmeye çalışan.
aşu   Kör olmak. Görmemek. * Mc: Görmemezlikten gelmek.
asûb   Bey, başbuğ. Hakan. * Arı beyi. (Bak: Ya'sub)
aşûb   f. Karıştırıcı, karıştıran mânalarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır.
aşûb-engiz   f. Karışıklığa medar olan, kargaşalığa sebebiyet veren.
aşûb-gâh   f. Gürültülü patırtılı yer. Kargaşalık ve karışıklık yeri.
asüd   (Esed. C.) Arslanlar. * Yiğitler.
asûde   f. Rahat, huzur içinde. Dinç. Müsterih. Sâkin. * Bir cins helva adı.
asûde-dil   f. Başı dinç, huzuru yerinde, gönlü rahat.
asûde-dilî   f. Gönül rahatlığı.
asûde-gî   f. Huzur, rahat, asayiş.
asûde-hâl   f. Hâli rahat, sıkıntısı olmayan.
asûde-nişin   f. Rahatça oturan. İstirahat eden.
asuf   Hızlı ve çabuk yürüyen. * Çok şiddetli rüzgar. ◊ (Asf. dan) Çok zulüm eden. Çok zâlim.
asüfte   (Asügde) f. Ateşle islenmiş. * Hazırlanmış, hazır.
aşüfte   f. Sevgiden kendinden geçen. Çıldırırcasına seven. * İffetsiz kadın.
aşüfte-dil   f. Gönlü perişan olmuş.
aşüfte-dimağ   f. Aklı perişan.
aşug   f. Bilinmiyen, meçhul, yabancı. * Serseri.
asul   Gururlu, mütekebbir, zâlim kimse.
asum   Geçim derdi için çok çalışan kimse. ◊ Obur, açgözlü, arsız.
aşum   Bir ot cinsi.
asuman   f. Gökyüzü. Semâ. * Felek.
asumanî   Beşerî olmayan. Semavî olan. Göğe âit ve müteallik.
âsûn   (Asi. C.) İsyan edenler. Günahkârlar.
âsûr   (C.: Avâsir) Tuzak, ağ. * Şer. * Şiddet.
asûr   Zorluk. Güçlük. ◊ Eğri boyunlu.
aşure   (Aşurâ) Arabi aylardan olan Muharrem ayının onuncu günü. Aynı günde çeşitli hububat ve kuruyemişler katılarak yapılan tatlı.
asûs   Yalnız yürüyüp, otlayan deve. * Yanından insanlar uzaklaşmayınca kendini sağdırmayan deve. * Av arayan kimse.
aşv   Kasdetmek.
asva   Sırtlan. * Yaşlı kadın.
aşva'   Geceleyin gözü görmeyen kadın veya kız. * Önüne bakmayıp her ne olursa basan deve.
asvad   (C.: Asâvid) Büyük emir.
asvat   (Savt. C.) Sesler.
aşve   Akşam karanlığı. * Akşam yemeği.
asveb   (Sâib. den) En doğru ve iyisi. Çok isabetli.
aşvez   (C.: Aşâviz) Sağlam yer. * Sağlam ve geçirimsiz yerlerde oluşan göl. * Sağlam, kuvvetli deve. * Çok et.
asvine   (Sunvân. C.) Elbise koymaya yarayan dolaplar. Gardroplar.
asy   Yaşamak. * Kocamak, ihtiyarlamak. ◊ İsyan, itaatsizlik.
aşy   Akşam yemeği.
asya   Dünyadaki kıt'aların en büyüğü. * f. Değirmen. (Bak: As)
asyaf   (Sayf. C.) Yaz mevsimleri.
aşyan   Akşam yemeği yiyen kişi.
asyar   Dayanmak. * Sürçmek.
aşyere   Dayanmak. Sürçmek.
aşzan   Ayağı kesilmiş gibi emekleyerek yürümek.
at'ata   Birbiri ardınca çağırmak. * Kavga etmek.
at'ime   (Bak: Et'ime)
ata   t. Baba veya ecdaddan olan büyük. Önceden gelen. * Aynı soyun büyüğü. ◊ (İtyan. dan) Verdi, veren. Geldi, gelen (mânasına da olur, fiildir). ◊ Verme. Bağışlama. Bahşiş. More…
ata ender ata   Lütuf içinde lütuf, ihsan üzerine ihsan.
ata-bahş   f. Bahşiş veren.
atab   Mahvolma, ölme.
atabey   (Atabek) Selçuklular devrinde şehzadelere mürebbilik eden şahıs, lala.
atad   İşe yarayan âletlerin takımı. * Büyük kadeh. * Hazırlık.
ataim   (Atime. C.) Ocaklar.
atak(at)   Azad, izin.
atal   (C. A'tâl) Vücudun örtüsüz yeri, bilhassa ense. * Bir kişinin güzelliği. * Vücudun tamamı. * Boyuna asılan gerdanlığı kaybetmek. ◊ (Itl. C.) Koltuk altları. * Yanlar, More…
atalet   (Utlet) Boş durma. Tembellik. İşsizlik. Hurma salkımı.
atalet kanunu   'Fiz: Duran bir cisim, bir kuvvetin etkisi olmadan hareket edemez; ve hareket hâlindeki bir cisim, bir kuvvetin etkisi olmadan hızını ve yönünü değiştiremez.'
atam   (Utum. C.) Yüksek binalar, köşkler, hisarlar.
atan   (C.: Atân) Kovası el ile çekilen kuyu. * Kuyunun ve havuzun etrafında deve çekip duracak yer. * Su kenarı. * Kokmak. * Dibâgat etmek.
atanib   (İtnâbe. C.) Kısa ipler. * Uzun ipler. Sicimler. * Sâyebanlar.
atardamar   Tıb: Kanın, kalbden vücudun her tarafına (akciğerlere de) gitmesine yarayan damar. Şiryan.
ataş   Susama. Hararet.
ataşa   (Atşân. C.) Susamış olanlar, susuzlar.
ataşe   Fr. Elçiliklerde vazifeli memur.
atavil   (Atvel. C.) Seçkin kimseler. * Uzun boylular.
ataya   (Atiyye. C.) Bahşişler. İhsanlar. Lütuflar.
atayib   (Atyeb. C.) En iyiler. Çok hoş olanlar.
atb   Hışım etmek. * Fesad. * İkrah olunan, kerih görülen.
atba   (Taby. C.) Meme başları, uçları.
atba'   (Tıb'. C.) Akarsular, çaylar, dereler, kanallar, sel yatakları. ◊ En pis.
atbak  (Tabak. C.) Tabaklar. Kapaklar.
atbal   (Tabl. C.) Davullar.
atban   Tek ayak üstüne sıçramak. * Davarın üç ayak üstüne yürümesi.
âtbin   f. Sözü doğru faziletli kimse.
atebat   (Atebe. C.) Eşikler, basamaklar.* İranlıların mukaddes ziyaret yeri.
atebe   (C. Atebât) Basamak, eşik.
ateh   Bunama, bunaklık. (Ateh getirmiş bir ihtiyar)
atele   (C.: Utül) Rende. * Kalın ve büyük asâ. * Fârisi yayı. * Doğurmamış dişi deve.
ateme   Gecenin ilk üçte bir bölümü. Yatsı namazı vakti. * İşsizlik, tembellik, atalet, üşengeçlik. * Akşam vaktine kadar hayvanın memesinde bâki kalan süt.
ater   Arap kadınlarının misk ve başka güzel şeylerle yoğurup, boyunlarına taktıkları gerdanlık.
ateş   f. Odun vs. gibi maddelerin yanmasından hasıl olan hâl. Od, nâr. * Kızgınlık, hararet. * Hiddet, gazab, şiddet. * Hayvanın çevik, hareketli ve oynak olması. * Yangın. * Gözyaşı. * Hastalık. * More…
ateş-bâr   f. Ateş yağdıran.
ateş-bâz   f. Ateşle oynayan. Hokkabaz.
ateş-beste   f. Hâlis altın, kırmızı altın.
ateş-dân   f. Mangal, ocak.
ateş-dide   f. Ateş görmüş, ateşten geçmiş. * Mc: Büyük ıztırab çekmiş ve tecrübe geçirmiş adam.
ateş-dil   f. Sözü dokunaklı olan. * Her gördüğü güzeli seven. * Pek zeki adam.
ateş-efrûz   f. Ateş yakan, ateş tutuşturan.
ateş-efşân   f. Ateş saçan.
ateş-engiz   f. Dağlama aleti. * Mc: Fesatçı, ifsad yapan.
ateş-fâm   f. Ateş renkli, kırmızı.
ateş-gede   f. Mecûsilerin tapındıkları yer. Mecusi mabedi.
ateş-gire   f. Çıra. * Maşa.
ateş-gûn   f. Ateş gibi kıpkırmızı.
ateş-hâr   f. Keklik. * Merhametsiz, şefkatsiz ve zalim adam.
ateş-hirâm   f. Süratle yürüyen, hızlı yürüyen.
ateş-hulk   f. Sert tabiatlı, huysuz.
ateş-kâr   f. Külhancı. * Mc: Aceleci, kızgın veya merhametsiz adam.
ateş-mizac   f. Huysuz, geçimsiz, sert tabiatlı kimse.
ateş-nâk   f. Ateşli.
ateş-nisar   f. Ateş saçan.* Mc: Çok öfkeli, çok kızgın.
ateş-nümâ   f. Ateş gösteren.
ateş-pâ   f. Ateş gibi. * Mc: Atik, çevik.
ateş-pare   f. Ateş parçası. Ateş gibi. * Mc: Çok zeki, çok akıllı. * Durup dinlenmeyen.
ateş-paş   f. Ateş saçan.
ateş-reng   f. Ateş renginde, kızıl renkli.
ateş-suhan   f. Dokunaklı, kalb kıracak şekilde ağır söz söyliyen.
ateş-zebân   f. Ateş dilli. Çok dokunaklı söz veya şiir söyleyen.
ateş-zede   f. Yakılmış, yakılan.
ateş-zen   f. Ateş yakmak için kullanılan alet, çakmak.
ateşek   f. Küçük ateş. * Ateş böceği. * Frengi. * Berk, şimşek.
ateşî   'f. Hararetli, ateşli; dokunaklı. * Ateş renginde. * Hiddetli, öfkeli.'
ateşîn   f. Ateşli, canlı, ateşten. * Mc: Şiddetli, hiddetli.
atf   Bağlama. Bağ. Ekleme. * Meyletme. * Şefkat. Sevgi. * Eğilme. * İkiye bükme. İki kat eyleme. * Çevirme. * Geri döndürme.* Bir kimse üzerine tekrar hamle eylemek. * Gr: Bir kelimeyi diğer bir More…
atfen   Birisinin adına. Birisine yükleyerek.
atfetmek   Meyletmek. Sevgi beslemek. * Gr: Mânâyı birbirine bağlamak.
athal   Kül renginde.
athar   (Tâhir. C.) Kadınların aybaşı ve doğumdan çıktıkları zamanlar. ◊ Daha tâhir. En temiz.
ati   Önde. Aşağıda. Sonra. Vâki olan. Gelecek zaman. ◊ İnatçı, muannid. Kalın kafalı.
ati(ye)   (Utv. dan) İsyan eden, kafa tutan. Asi. Sert başlı, serkeş.
atid   Tedarik olunmuş. Hazır ve müheyya. * Günah ve sevabları yazan melek.
atide   Elbise sandığı.
âtif   (Atf. dan) Yüzünü çeviren, bakan. Meyleden, yönelen. * Bağlaç. * Şefkat edici kimse. Merhametli, müşfik. * Yarış atlarının altıncısı. * Gr: İki kelimeyi birbirine bağlayan harf veya kelime. More…
atifet   Koruma, sevgi, Acıma. Şefkat. Esirgeme. * Hüsn-ü zan. Karşılıksız sevgi.
atifet-kâr   f. Esirgeyip muhafaza eden, gözetip koruyan.
atih(e)   İsyan eden, kafa tutan, âsi olan.
atik   (Atika) Esaretten serbest bırakılmış olan. * Soyu temiz. Necib. * Genç kız. * Kadim. İhtiyar. * Yavru kuş. * Eski. * Hz. Ebû Bekir'in (R.A.) bir nâmı. ◊ (C.: Avâtik) Sırtın More…
âtik(a)   Azad edilmiş, Serbest bırakılmış kimse. * Yaşlı. * Genç kız.* Temiz soylu. * Eski. * Yavru kuş.
atikiyyat   Eski eserler. Eski devirlerden kalma eserleri, - daha ziyade tarih ve san'at bakımından- tetkik eden ilim. Arkeoloji.
âtil   (Âtıla) İşlemez. Boş. Tenbel. * Bozulmuş.
atil   Para karşılığı tutulan yardımcı, asistan. ◊ Şerli, şerir, yaramaz kişi.
âtim   Ölen, mahvolan.
atim   t. Ateşli silahların boşaltılması, atılması. * Kurşun menzili, kurşunun gidebildiği, yetiştiği mesâfe. * Silahın bir defa atılması için lâzım gelen barut vesaire.
atim(e)   Yavaş, sessiz, ağır.
atime   '(C: Atâim) Ateş yakılan ocak; mangal.'
atir   (Itr. dan) Güzel kokulu, ıtırlı. * Kokuları seven kimse.
atire   Receb ayında keferenin putları için boğazladıkları koyun ki, o puta 'itrâ' derler.
âtiş   (Atişe) Susuz, susamış.
atis   Şafak. * Aksıran.
atit   Gıcırtı. * Ses.
atiy   (Utiy) Haddi tecavüz etme. * Çok ihtiyar olma. * Kibirlenme.
atiye   Azgın. * Büküp büküp atan.
atiyen   Aşağıda. * İlerde, gelecekte.
atiyyat   (Atiyye. C.) Hediyeler. İhsanlar. * Büyük bir kimsenin bahşişleri.
atiyye   Hediye. Bahşiş. Lütüf ve ihsan.
atk   Esiri serbest bırakmak. Köleyi âzat eylemek. (Bak: Itk) ◊ Bulaşmak. * Kurumak.
atl   şerir. Sert tabiatlı. Yaramaz. * Şiddetle çekmek.
atlab   '(Tâlib. C.) Arayanlar, talibler; bilhassa talebeler.* (Tılb. C.) Kadın peşinde dolaşanlar, zamparalar.'
atlal   (Talel. C.) şekiller, biçimler.
atlas   İpekten yapılmış kumaş. Üstü ipek, altı pamuk kumaş. * Düz tüysüz. * Büyük harita. * Atlas Okyanusu. ◊ (Talas. C.) Eskitmeler, yıpratmalar. * Eski, aşındırılmış, yıpranmış.
atle   (C. Utül) Rende. * Yoğun büyük asâ. * Büyük iğne demiri. Farisî yayı. * Doğurmamış dişi deve.
atles   Eski, yırtık, yıpranmış, aşındırılmış.
atletizm   yun. Çeviklik, atiklik, kuvvet gibi beden kabiliyetlerini inkişaf ettirmeğe yarayan ve koşu, atlama, ağırlık kaldırma ve atma gibi, tek başına yapılan bedeni çalışmalar.
atliye   (Tılâ. C.) Merhemler.
atm   Geciktirmek, eğlendirmek.
atmar   (Tımr. C.) Paçavralar. Eski, yıpranmış elbiseler.
atme   Ateş kaynağı, volkanın tepesindeki lâvın çıktığı yer, krater.
atnab   (Tınâb. C.) Çadır ipleri. * Ağaç kökleri. * Tıb:Vücuttaki sinirler.
atol   Mercan adası. Mercan iskeletlerinin birikmesiyle meydana gelmiş olan halka biçiminde ve ortasında bir göl bulunan adacık.
atr   İyi kokulu şeyler sürünmek. ◊ Depretmek. * Titremek.
atrab   Oyunlar. Eğlenceler. Şenlik ve ferahlıklar.
atraf   (Tarf ve Taraf. C.) Gözler. * Taraflar. Kenarlar.
atrak   (Târık. C.) Gecegelen seyyahlar.
atrar   (Turra. C.) Kenarlar, uçlar.
atras   (Tırs. C.) Yazılmış sayfalar.
atreş   Sağır, işitmeyen.
atrese   şiddetle ve zorla almak. * Gadap etmek.
atruk   (Tarik. C.) Tarikler, yollar.
ats   Aksırık. * Şafak sökme.
atş   Susuzluk. Susama.
atşân   Susamış, teşne. Susuz.
atse   Aksırma, tek aksırık.
att   Sözü tekrar tekrar söylemek.
attar   (Itr. dan) Güzel koku veya iğne iplik gibi şeyler satan.
attas   Devamlı aksıran.
attat   Çok bağırıp çağıran, gürültücü adam.
atûb   İnatçı, muannid.
atûd   (C: Atedân) Bir yaşında ve iyi beslenmiş oğlak.
atûf   Çok acıyan, pek merhametli.
atûfet   Şefkat. Çok merhametli oluş.
atûh   Mâtuh. Bunak. Şuurunu kaybetmiş ihtiyar.
atûm   Akşam vaktinin dışında sütünü vermeyen deve. ◊ Su kaplumbağası.
atûs   Enfiye, aksırtıcı şey.
atv   El ile alıp yiyip içmek.
atvad   (Tavd. C.) Dağlar.
atvak   (Tavk. C.) Tasmalar. Gerdanlıklar, boyuna takılan mücevherler. * Tâkatler, kuvvetler. * Boyundaki halka çizgiler.
atvel   (Tavil. den) Çok uzun.
atyan   (Tîn. C.) Çamurlar, balçıklar.
atyeb   Pek güzel. Daha güzel.
atyer   Çabuk uçan. Derhal kaybolan.
atyeş   Gayet tez uçar bir kuş.
av'ave   Havlama, köpeğin havlaması. * Mc: Hezeyan, saçma sapan konuşma.
âvâ'   Şiddet. * Kıtlık, kaht.
ava'   Alçak kimse. * Menazil-i kamerden bir menzildir ve beş yıldızlıdır.
avabis   Müdhiş, çetin günler. * Yüzü abûs kimseler.
avacim   Dişler.
avad   Ud çalan kimse.
avadanci   Tar:  Osmanlı sarayında bir hademe sınıfı.
avadi   (Adiye. C.) Zulmedenler, zâlimler.
avah   Eyvah, yazık! gibi teessüf ifâdeleri. * Rızık, kısmet, nasib. (Bak: Evvâh)
avaid   (Âide. C.) İratlar, gelirler. Aidat. * Tahsisât.
avaik   (Âika. C.) Mânialar. Engeller. Müşküller. * Nuh (A.S.) Kavminin sonradan taptıkları bir put ismi.
avakib   (Akibet. C.) Encamlar. Akibetler. Sonlar.
avakir   (Akıra. C.) Fakirler, yoksullar. * Kısırlar, verimsiz olanlar. * Kudurmuş olanlar.
aval   Fr. Bir ticaret senedine yazılan kefillik. Böyle bir kefalete girişen kimse. ◊ Sersemlik derecesinde saf olma, bönlük.
avalî   Büyük ve sayılı kimseler. Büyükler. Yüceler. * Medine etrafındaki semtler.
avalim   (Âlem. C.) Âlemler. Cihanlar.
avam   Halktan ilmi irfanı kıt olan kimse. Okuyup yazması az olan. Fakirler sınıfından. * Tas: Hakikata tam erememiş, tevhidin derin hakikatlarından haberi olmayan. * Halkın ekseriyeti.
avam-firib   f. Halkın hoşuna gidecek tarzda hareket eden, halkı avlıyan, demagog.
avam-perestane   f. Avam kimselere yakışır şekilde. * Şiddetli halk taraftarı olan birine yakışır sûrette.
avam-pesend   f. Halk tarafından beğenilecek olan şey.
avamil   (Amil. C.) Sebepler. * Ayaklar. * Valiler. Hâkimler. * Gr: Arabçada kelime sonlarının okunuşuna te'sir eden hususları öğreten ilim ve ona dâir kitab. * Birgivi Hazretlerinin More…
avan   (C.: Uven) Her şeyin orta yaşlısı. * (C.: Avine-Avân) Esir. * Yardımcı, nâsır. ◊ Anlar. Zamanlar. Vakitler.
avane   Uzun hurma ağacı.
avani   Kapkacak, yemek takımları. * 'Beni koru, hıfzeyle' meâlinde dua.
avans   Fr. İlerideki bir alacağa mahsuben önceden verilen para.
avar   Ayıp, kusur, eksiklik. Fesad.
avare   f. Başıboş, serseri, boş gezen. İşsiz güçsüz.
avaregî   f. Avarelik, serserilik, işsiz güçsüzlük, aylaklık.
avareser   f. Başıboş.
avarî   (Ariyyet. C.) Ödünç verilen şeyler.
avarif   Mârifetler. * Arifler. İşten anlar olanlar. * Güzel ahlâk.
avariz   Arızalar. Sonradan olan noksanlıklar. * Girinti çıkıntı, noksanlık. * Mânialar. Engeller. * Fevkalâde hallerde ve bilhassa harp sebebi ile geçici olarak alınan vergi.
avasif   (Asıta. C.) Sert ve kuvvetli rüzgârlar. Fırtınalar.
avasim   (Asıme. C.) Temiz, ismetli kimseler. * Hudut şehirleri.
avatif   (Atıfet. C.) Atıfetler. Hediyeler. İhsanlar.
avatik   (Atık. C.) Yaşlılar. * Genç kızlar. * Hür ve serbest olanlar. * Yavru kuşlar.
âvâz   f. Sadâ, Yüksek ses. * şöhret.
avaz   Nefret. İkrah. Bir şeyi kerahetle yapma. Kerahet.
avaze   f. Nam, şöhret, ün. Yüksek ses.
avazil   (Âzil. C.) Başa kakıcı kimseler.
avca   (Müe.) Eğri. Şaşı. * Yay. Kavs. * Arık, zayıf deve.
avd   Dönme, geri gelme. Aleyhine veya lehine dönme.
avdet   Dönüş, geri gelme, dönme. Rücu'.
avdetî   Dönme. * Aslına, Müslümanlığa dönen.
avemen   Deve veya at gidişi. * Yüzme.
aven   Çok sâkin, en sâkin.
avend   f. Sicim, ip.* Senet, delil. * Kapkacak. * Taht, yüksek mertebe. * Satranç oyunu. * Evvel, önce, ilk.
avene   Beraber olanlar. Yardım edenler.* Taraftarlar.
avengân   f. Asılı, sarkık. * Çengel. * Çivi.
aver   'f. Averden 'getirmek' fiilinin emir köküdür, kelime sonuna getirilerek; yapan, eden, olan, veren, götüren gibi manalara sebeb olur.'
averd   f. Harp, muhârebe, savaş, cenk.
averd-gâh   f. Muharebe meydanı, savaş alanı.
averde   f. Getirilmiş nakl olunmuş.
averdide   f. Saldırılmış, hücum edilmiş.
avez   Fakirlik, yoksulluk. Sıkıntı.
avhak   Uzun nesne. * Kara karga. * Büyük kara deve.
avhec   Yılan. * Uzun boyunlu. * Dişi deve.
avi   Uluyan. Hırlayan.
avihte   f. Asılmış şey, asılı nesne.
avije   f. Has, hâlis, hakiki, temiz.
avijgan   f. Mahremler, yakınlar. * Güzeller, gençler.
avil   Yüksek sesle ağlama. Acınma. Feryâd. * Meyletme.
avind   f. İlk, evvel, önce.
avine   (Evân. C.) Vakitler, zamanlar, anlar. Devirler.
avineten   Ara sıra, tesadüfen.
avişe(n)   f. Kekik otu. * Sarılma, sıyırarak çıkma. Saldırma.
aviz   f. Asılan, asılı bulunan.
avize   f. Lamba, fener, gaz veya mumları havi olarak tavana asılan maden veya billurdan süs eşyası.
avk   (C: A'vâk) Mâni olma, alıkoyma, durdurma, vazgeçirme, geciktirme.
avl   Feryat, sıkıntı sebebi. Acınma.
avlak   yun. Dere. Vadi, su cedveli.
avle   Bağırma, feryat.
avn   Yardım. İmdâd. * Mededkâr. Yardım eden. Yardımcı. Zahir.
avnî   Yardıma âit, yardıma dâir.
avniye   Serasker Hüseyin Avni Paşa tarafından ilk olarak, daha sonra da Sultan Mecid ve Sultan Aziz zamanında giyilen kolsuz asker kaputu. * Bir nevi yağmurluk.
avr   Bir kimseyi kör etme. * A'ver kılma. Bir şeyi alıp götürmek. * Telef etme. * Gözsüzlük.
avra   Şaşı. Kör kadın. Tek gözlü. * Mc: Kör fikir. * Çirkin ve kabih söz. * Sâdece dünyayı düşünüp âhireti unutan.
avrat   (Averât) (Avret. C.) Kadınlar. * Gizli yerler. * Mahrem zamanlar.
avret   Eksik. Gedik. Gizlenmesi lâzım gelen şey. Dinen örtülmesi vâcib olan âzâ, ud yeri. Utanılacak ve hayâ edilecek şey. Erkeklerde göbek ile diz kapağı arasındaki kısım. * Kadın. Zevce. Nikâhlı. More…
avrupaî   Avrupalılara ait ve onlarla alâkalı Avrupalılar gibi.
avrupazâde   f. Avrupa'dan doğan. Avrupa te'siri ile olan. Avrupalıyı taklid eden.
avşin   f. Kekik otu.
avukat   Mahkemede ücret mukabilinde taraflardan birinin müdafaasını ve davasını üzerine alan hukukçu. * Mc: Müdafaaya muktedir, çeneli, cerbezeli.
avunmak   t. Oyalanmak, kendi kendini eğlendirmek. * İnek vs. nin gebe kalması.
avva   Bir yıldız kümesi.
avvac   Fildişi satan. Fildişi işçisi.
avz   Hâcet. İhtiyaç. Bir şeyin bulunmaması. * Fakir. * Fakirlik, muhtaç olma. ◊ (Avez) (İyâz, meaz, meâze) Sığınma. Sığınak. Melce. Sığınacak yer.
avzen   (Zenav) (Kürdçe) Suların biriktiği yer. Havuz, göl.
ay   (Bak: Ayât)
âyâ   '(Şüphe ve tereddüt bildiren edât; hayret ve taaccüb, soru ile beraber ümid ifâde eder) Acabâ. '
ayâ   Tedavisi mümkün değil, iyileştirilmez. * Kabiliyetsiz, kudretsiz.
ayal   (Bak: Iyal)
ayan   (İyân) Aşikâr. Belli. Herkesin bilebileceği ve görebileceği. * Çiftçi âletlerinden olan saban okunun bileziği.
ayar   Altın ve gümüşten yapılmış şeylerin saflık ve hafiflik derecesi. *Saadete, mutluluğa doğru gitme.
ayar-dan   f. Ölçüden anlar, değerbilir.
ayastafanos   İstanbul'da Yeşilköy semtinin eski adı.
âyât   (Âyet. C.) Âyetler. * Cenab-ı Hakk'ın sıfât ve kudreti hakkında görülen âşikâr deliller, bürhanlar. * Menziller. Mekânlar.
ayb   Kusur. Leke. Utandıracak hal.
ayb-cû   f. İnsanın ayıplarını araştıran, herkesin ayıbını, noksanını meydana çıkarmak isteyen.
ayb-gûyî   f. Dedikoduculuk.
ayb-nâk   f. Noksan, kusurlu.
aybe   (C.: İyâb) Heybe, deri çanta.
ayc   Razı olmamak. * Tasdik edip inanmamak. * Menfaatlenmemek, faydalanmamak.
aydan   (Uvd. C.) Uzun hurma ağaçları.
aydane   Uzun hurma ağacı.
ayde   Yaramaz huylu.
âyen   f. Demir.
âyende   (C.: Âyendegân) f. Gelen, geçici.
ayes   Beyazlık, aklık.
âyet   Eser. * Kimsenin inkâr edemiyeceği açık delil. Nişân. Alâmet. İşaret. * Menzil, mekân. * Kur'ân-ı Kerim'deki her bir cümle. Mânen uyanmağa, intibâha sebeb olan hâdise. More…
ayfe   Hayret. * Tereddüt. * İğrenmek.
ayheka   Neşat, sevinç, neşe, sürur. * Bir kuş adı.
ayhem   Katı, sağlam nesne.
ayhüm   Ağaç kökü. * Kırmızı sahtiyan.
ayib   Dönüp çekilen. Geri dönen. Tövbe eden.
ayide   Fayda, menfaat. * Muhabbet, sevgi.
ayij   f. Kıvılcım, şerâre.
ayil(e)   Ailesi kalabalık olan. * Ailesini besleyen. * Aşırı. * Fakir. * Dengede olmayan terazi.
âyin   Merâsim. Usûl. Görenek. Dinî âdâb. Âdet, örf ve kanun. ◊ Gözü değen kişi. Nazarı değen kimse.
ayin   Arap alfabesinin onsekizinci ve Osmanlı alfabesinin yirmibirinci harfi olup, ebced hesabında yetmiş sayısına tekabül eder.
âyin-han   f. Mevlevihâne ve semâhânelerde sema edilirken, yüksek bir yerde bulunan ve mutribhâne adı verilen mahfilde âyin okuyan kimse.
ayine   f. Ayna. Mir'ât. Kendisine tecelli ve aksedeni gösteren veya bildiren şey. (Ayna, ışığı aksettirip gösterdiğinden dolayı esmâ-i İlâhiyeyi de bize gösteren ve Cenab-ı Hakk'ın More…
ayine-rû   f. Yüzü ayna gibi parlıyan.
ayine-saz   f. Aynacı.
ayinedar   f. Ayna tutan. * Eskiden, bir büyük adamın giyinirken aynasını tutmakla vazifeli hizmetçi. * Berber.
ayir   Tereddütlü kimse.
ayis   (Bak: Sinn-i iyâs)
ayiş(e)   Bolluk içinde rahat yaşayan. * Hz. Peygamber'in (A.S.M.) zevcesi ve mü'minlerin vâlidesi, Hz. Ebu Bekir'in (R.A.) kızının bir ismi.
ayişne   (Ayişte) f. Casus, ajan. * Dalkavuk.
ayiz   (C.: Ayizât) Yeni doğurmuş hayvan.
ayiz(e)   Mukabil olarak veren. Karşılık olarak verilmiş.
ayk   Nâhiye. * Kenar. * Taife.
ayka   Deniz kenarı. * Ev ortası.
ayke   Sık koruluk.
ayle   Fakirlik.
aylem   (C.: Ayâlim) Yumuşak nesne.* Suyu çok olan kuyu.
ayman   Süt içmeğe iştihası olan erkek. * Malı gitmiş kişi.
ayme   Süt içmeğe iştihası olmak. * Malın iyisi.
ayn   (C.: A'yan-A'yun-Uyûn) Göz. * Pınar, kaynak. Çeşme. * Tıpkısı, tâ kendisi. * Zât. * Eşyanın hakikatı. * Kavmin şereflisi. * Diz. * Altın. * Nazar değme. * Casus. * Her şeyin en More…
ayna   (C.: În) Gözü güzel ve iri olan.
aynan   Akmak, seyelan.
aynen   Bir şeyin aslı veya kendisi olarak. Tıpkısına, hiç bir şeyi değiştirmeden, aynı olarak.
ayniyyat   (Ayniyye. C.) Kullanılmaya veya harcanmaya elverişli olup taşınabilen ve para eden şeyler.
ayniyye   Göz hastalıkları kliniği. * Pahada ağır olan ve taşınabilen şeyler.
ayniyyet   Bir şey veya şahsın aynı veya kendisi olması.
ayr   (C.: A'yâr) Eşek, himar. * Medine-i Münevvere yakınında bir dağ. * Uzun demir mıh.
ays   Cimâ etmek. * Meni denilen su. ◊ Sık ağaçlık yer. Koruluk. ◊ Fesâd ve ifsâd etmek.
ayş   Yaşayış, yaşama. Yiyip içme. Zevk u safâ. * Dirilik. Hayat.
ayş u işret   Yiyip içme. (Bak: Îş)
ayş ü nûş   Yiyip içme. (Bak: Îş)
ayş u tarab   Yeme içme, eğlence.
ayse   Yumuşak yer.
ayşe   Dirilik, hayat, yaşama.
aysele   Gözsüz, a'mâ, kör.
aysum   Filin dişisi. * Sırtlan. * Büyük deve. * Süsen çiçeği.
ayşûm   Nebatattan bir ot.
ayt   Uzun boyunlu.
ayta'   Uzun boyunlu kadın. * Uzun boyunlu dişi deve.
aytel   Uzun boyunlu.
aytemûs   (C.: Atâmıs) Bütün vücut organları yerli yerince ve tam olarak yaratılmış olan.
ayyab   Kusur görücü, ayıb gören.
ayyan   Yorgun. Bitkin. * Ne yapacağını bilmeyen.
ayyar   Hırsız. Hileci, dolandırıcı, hilebaz, dessas. * Zeki, kurnaz.
ayyarî   f. Dolandırıcılık, hilecilik.
ayyaş   Haram içki içen. şarhoş.
ayyil   (C.: İyâl) Nafakası lâzım olan kişi.AYYUK: Samanyolunun dâima sağ tarafında olan çok parlak ve uzak bir yıldızın ismi. * Mc: Gökyüzünün pek yüksek yeri.
ayzan   Yaban eşeğinin erkeği.
ayzemûr   Yük taşıyamıyan büyük ve yaşlı deve.
az'af   (Bak: Ez'af)
aza   (C.: Uzâ) Kertenkele.
aza'   Başa gelen musibete sabretmek. * Bir kimseyi babasına nisbet etmek.
azab   Dünyada işlenen suç ve kabahate karşılık olarak âhirette çekilecek ceza. * Eziyet. Büyük sıkıntı. Şiddetli elem.
azab-engiz   f. Azab verici, keder verici.
azad   f. Serbest. Hür. Kimseye bağlı olmayan. Kölelikten kurtulmuş olan. * Dünya alâkasından kesilmiş. * Serbest fikirli. ◊ Kısa ve sık olarak dikilmiş.
azade   f. Bağlardan kurtulmuş. Serbest. Kayıtsız. Hür. Sâlim. Müberrâ.
azade-dil   f. Gönlü bir şeye bağlı olmayan.
azade-gân   f. (Azâde. C.) Azadeler. Bağımsız, serbest ve hür olanlar.
azade-gî   f. Hürlük, âzâdelik, serbestlik.
azade-hâtir   f. Başı dinç, gönlü hoş olan.
azade-hayat   f. Hayattan kurtulmuş. Ölmüş.
azadî   Serbestlik. Hürriyet. * şükür.
azahî   (Bak: Adâhi)
azaim   (Azime. C.) Mühim ve büyük işler. Kararda kesinlik. ◊ Büyük iş. * Büyük belâlar. Büyük günahlar. ◊ Kötü şeyleri defetmek için yazılan duâlar.
azal   (Ezel. C.) Ezeller. Başlangıcı olmayan zamanlar.
azalil   (Uzlûle. C.) Yanlışlar, yanılmalar. Doğru olmayanlar.
azam   (C: Azamât) Kin, husûmet, adâvet, garaz, fena niyet. * Öfke, hiddet. * Kıskançlık.
azame   Eskiden, büyük görünmesi için kadınların bağladıkları arkalık.
azamet   Büyüklük. Cenab-ı Hakk'ın büyüklüğü. * Kibirlilik.
azamim   (Izmâme. C.) Desteler, kümeler, topluluklar, zümreler.
azamût   (Mübalâğa sigası ile) Azamet. Kibriya. Allah'a mahsus olan büyüklük.
azan   (Üzn. C.) Kulaklar.
azar   f. İncitme. Tâzib. Kırılma. Tekdir. Zulüm. Ukubet. ◊ f. Mart ayı.
azar-dide   f. Zulüm görmüş. Küskün.
azar-mend   f. İncitilmiş, zulmedilmiş.
azar-mendî   f. İncitilmiş, kırılmış olma.
azar-reside   f. Zulüm görmüş, kırılmış, incitilmiş.
azarende   f. Azarlıyan, tekdir eden. * Kalb kıran, inciten.
azarî   f. Muzırlık. Küfürbazlık. * Fenalık görmüş, kalbi kırılmış, incitilmiş olma.
azariş   f. İncitme, kalb kırma.
azarr   (Zarar. dan) Çok zararlı.
azaye   (C.: Izâ-Izâyâ) Kertenkele.
azaz   Bir tek lokma.
azâze   Kuvvet. * Azamet, büyüklük. * Şiddet. * Azlık. * Gâlip olmak.
azazil   Şeytan. (İblisin bir adı) Şerlerin temsilcisi.
azb   Tatlı, lâtif, hoş ve şirin olan yiyilecek ve içilecek şey. * Fazla susuzluktan yemek yemeği terketme. * Men'etme. * Feragat. ◊ Kesme. * Isırma. * Azarlama. * Hastalıktan More…
azba'   (Zab'. C.) Kolun yukarı kısmı, dirseğin üst tarafı.
azbe   (C.: Uzeb-Azebât) Su içinde olan çerçöp. * Her bir şeyin ucu, tarafı.
azbî   Güzel ahlâklı.
azbu   (Zebu. C.) Sırtlanlar.
azd   (Azid, azud) Kolun üst kısmı. * Destek. * Kuvvet, kudret. (Bak: Adud)
azdad   (Bak: Ezdâd)
azde   f. Boyalı, boyanmış. * Ucu sivri olan bir âletle delinmiş.
azeb   Bekâr. Mücerred. Evlenmemiş. Zevcesi olmayan.
azebe   Kocası olmayan kadın.
azeh   f. Vücutta çıkan siğil.
azeka   Alâmet, nişan, işâret.
azer   f. Ateş. * Şemsî senenin dokuzuncu ayı. Kasım. Her şemsî ayın dokuzuncu günü. * Mecusilere göre güneşe memur meleğin adı. * Hz. İbrahim'in (A.S.) babasının veya amcasının ismi.
azer-gûn   f. Ateş renginde olan, kızıl, kırmızı. * Ay çiçeği.
azerahş   f. Yıldırım.
azerbayigan   f. Azerbeycan.
azerd   Boya, renk.
azeret   Yetişip kuvvetlenme. * Kalınlaşma. * Ekinin yetişip tanelerinin çıkması. (Bak: Muâzere)
azerîler   Kafkasyanın Azerbeycan bölgesinde yaşamış Türk kavmi.
azerm   f. şefkat, merhamet. * Haşmet, büyüklük, azamet. * Haya, utunma.
azerm-cû   f. Hayâlı, utangaç. Terbiyeli, nâzik.
azerperest   Ateşe tapan, mecûsi.
azerşeb   f. Batıl bir inanışa göre ateş içinde yaşadığı sanılan ve semender denilen bir hayvan. * Şimşek, berk.
azf   Zâhidlik. Nefsini bir şeyden döndürmek. ◊ Yemek.
azfar   (Zufr. C.) Tırnaklar.
azfendak   f. Gökkuşağı.
azgan   (Zıgn. C.) Kinler, garazlar.
azgas   (Bak: Adgas)
azha   (Zahve. C.) Su havuzları. Göller.
azhar   En zâhir. En açık. Besbelli. Bedihi olan, rûşen. * Bir ibârenin en açık ve kat'i olan mânası.
azib   Susuzluktan yem ve yulaf yemeyen yorgun hayvan. ◊ Uzak merâ, otlak ve çayır.
azide   f. Ucu sivri bir aletle delinmiş olan.
azif   Sazcı, çalgıcı.
azife   Yaklaşan. Yaklaşmakta olan. * Kıyamet.
azig   f. Nefret, kin, garaz. * İğrenme, tiksinme.
azihe   Yalan, iftira.
azik   Hoşa giden.
azil   Islah edilmesi mümkün olmayan. Muannid, inatçı. ◊ (Bak: Azl)
âzim   Bir yere gitmeğe karar veren. Bir iş hakkında kat'i karar ve niyet sahibi. ◊ Dudaklarını yumup susan kişi.
azîm   Büyük. Yüce. Çok ileri. ◊ Azimet eden. Gidici.
azimat  (Azime. C.) Kıtlık yılları.
âzime   Azı dişi. * Kıtlık senesi.
azime   (C.: Azâim) Büyük iş, fevkalâde ve çok mühim iş. * Tılsım, efsun, sihir. * Sebat. Verilmiş olan kararda kat'ilik. * Kasdetmek, yemin etmek.
azimet   Takvâ ile amel etmek. Allah'ın emirlerini en mükemmel ve eksiksiz yapmağa çalışmak. * Kesin karar vermek. * Yola çıkmak, gitmek.
âzin   Kefil. Birinin yerine kefalet eden. * Kapıcı, perdeci. * İzin veren.
âzîn   f. Kaide, kanun. * Süs, zinet, güzellik. * Yoğurttan yağ çıkarmak için hususi olarak yapılmış yayık.
âzîne   f. Cuma veya bayram günü.
âzir   Yara izi.
âzîr   f. Iztırab, sıkıntı. Ağrı, sızı. * Azar, tekdir.
azîr   Biçilmiş olan ekinin tarlada satılması.
azir   Özür dileyen, özrünün afvedilmesini isteyen. * Özür. * Sünnet düğünü.
âzire   Hayızlı kadın.
azire   (C.: Uzrât) Ön yanı, önü.
azirra   (Zarir. C.) Körler, âmâlar, gözleri görmiyenler.
aziş   f. Talaş, yonga, ağaç ve tahta kırığı. * Eşik tahtası.
aziyy   (C.: Ezavî) Deniz dalgası.
azîz   İzzetli. Çok izzetli. Sevgili. Çok nurlu. * Dost. * Şerif. * Nadir. * Dini dünyaya âlet etmeyen. * Sireti temiz. * Ermiş. Mânevi kudret ve kuvvet sahibi. * Mağlup edilmesi mümkün olmayan ve More…
azizân   f. Azizler.
azize   (Müe.) Aziz olan. * Hristiyanlıkta kadın rahib. Rahibe.
azk   Hurma ağacı. * Nişan, alâmet, işâret. ◊ Yarmak. * Sürmek.
azka   İri yünlü koyun.
azl   Bir şeyi yerinden veya güruhundan veya işinden ayırmak. Birisini işinden veya makamından ayırmak. ◊ (Azel) Levmetmek, kınamak. Azarlamak.
azla'   (C.: İzâl) Kırba ağzı.
azlaf   (Zılf. C.) Zool: Çatal tırnaklı olan hayvanların tırnakları. Toynaklar.
azlal   (Zıll . C.) Gölgeler.
azlem   Çok zâlim. Pek zâlim. * Çok karanlık.
azm   (Azim) Kasd, niyet. Sağlam ve kat'i karar. Sebât. ◊ Büyüklük, ululuk. * (C: İzâm) Kemik.
azma(y)   f. Denemiş.
azman   Cins ve nev'inin icabından fazla büyümüş, çok iri. * Melez. İki ayrı cins hayvandan doğma.
azmayiş   f. Deneme, sınama, tecrübe. * Tar: Emekdar tirendâzların kullandığı bir çeşit ok.
azmen   Pek fazla şeyler içine alabilen. * En çok güvenilen.
azmend   f. Haris, açgözlü, tamahkâr, cimri.
azmî   Kemikli, kemikten yapılmış.
azmûde   f. Tecrübe etmiş olan. Tecrübeli. * Tecrübe olunmuş, denenmiş.
azmûdegî   f. Tecrübe, deneme, imtihan.
azmûn   f. Tecrübe, deneme, imtihan.
azoik   En eski jeolojik zaman. * İçinde fosil bulunmayan toprak.
azr   Sünnet etmek.
azra   Medine-i Münevvere'nin bir ismi. * Sevgili. Mahbûbe. * Delinmemiş inci. * Üzerinde yürünmemiş kum. Kız olan kız. * Hz. Meryem'in bir vasfı.
azrail   Ölüm meleği.
azrar   (Zarar. C.) Zararlar, ziyanlar, kayıplar.
azrec   Seri, hafif nesne. Vâhid, tek.
azref   Çok zarif. Zariflerin zarifi. * Çok zeki.
azreng   f. Çok üzüntü, meşakkat, eziyet. * Son derece sert ve katı.
azûf   Yiyecek, erzak. Azık.
azûg   f. Kir, pas.
azüg   f. Hurma lifi. * Ağaç ve asma budantısı.
azûk   İçi henüz olmamış fıstık yemişi.
azûl   Çok azarlayan, çıkışan, paylıyan.
azûmet   Eğlence. Neşeli ve hoşça vakit geçirten şey.
azûn   f. Öylece, onun gibi, bunun gibi, böylece.
azur   (Azver) f. Açgözlü. Hırslı. Tamahkâr. Cimri. Hasis.
azurde   (Bak: Azürde)
azürde   f. Azar görmüş, incinmiş, gücenmiş. Kalbi kırılmış, üzülmüş.
azürde-gî   f. Gücendirilmiş, incitilmiş olma.
azürde-hâtir   f. Gönlü kırılmış, hatırı kırılmış.
azürde-püşt   f. Beli bükülmüş ihtiyar.* Yükten sırtı berelenmiş olan hayvan.
azûz   Memelerinin delikleri dar olan deve ve koyun. ◊ Isırıcı, ısıran.
azv   İftira. Birisine bir şey isnad etme. Nisbet etme.
azva   (Zav ve Zû. C.) Parıltılar, ışıklar, aydınlıklar.
azver   (Bak: Azûr)
azviyat   (Azv. C.) Yalanlar, iftiralar.
azy   Bir kimseyi bir kimseye veya bir şeye nisbet etme.
azyak   Daha dar, en dar.
azz   Galib olmak. * Çok yağmur yağmak. ◊ (Add) Isırmak. Dişlemek. ◊ şiddet.
azza'   Şiddet ve kıtlık yılı.
azze   Aziz ve şânı büyük olsun, büyük ve aziz oldu (meâlinde).
azze ensâruh   Yardımı çok olsun. (Bu tabir, padişahlara ait dua yerinde olup eski fermanlarda geçer.)
azze ve celle   Aziz ve Celâl olsun, oldu... (meâlinde, Cenab-ı Hakkın isminden sonra hürmet maksadı ile söylenir.)
azzet   Geyik buzağısı.
bâ   Arabçaya göre harfinin okunuşu. Ebced hesabında iki sayısını ifade eder. Mektup ve eski evraklarda Receb ayına işarettir.
ba'   Kulaç. * Erişme. * Yetme. * Kuvvet, kudret, beceriklilik. * şeref, kerem. * Vergili, verimli olma.
ba'c   Karına dürtmek, karın yarmak.
ba'd   Zaman zarfıdır ve te'hir ifade eder. * Helâk olmak mânâsına mastardır.
ba'de   Sonra.
ba'de bu'din   Hayli zaman geçtikten sonra, neden sonra.
ba'dehâ, ba'dehû   Bundan sonra. Ondan sonra.
ba'dehum   Onlardan sonra.
ba'del eda   (Ba'de-l edâ) Yapıldıktan sonra.
ba'del harb   (Ba'de-l harb) Muharebeden, harpten sonra.
ba'del ifa   (Ba'de-l ifâ) Yapıldıktan, ifâ edildikten sonra.
ba'del mevt   (Ba'de-l mevt) Ölümden sonra.
ba'del milad   (Ba'de-l milâd) Milâddan sonra. Tarih başlangıcı kabul ettikleri seneden sonra.
ba'del musâlaha   (Ba'de-l musâlaha) Musâlahadan, barıştan sonra.
ba'del mütâlaa   (Ba'de-l mütâlaa) Mütâlaa ettikten sonra, okuduktan sonra.
ba'del yevm   (Ba'de-l yevm) Bugünden sonra.
ba'dema   (Minba'd, fimâba'd) Ondan sonra. Bundan sonra. Bundan böyle.
ba'detteşekkül   (Ba'de-t teşekkül) Teşekkül ettikten sonra, oluştuktan sonra.
ba'deza   (Ba'dezin) Bundan sonra.
ba'dezzeval   (Ba'de-z zevâl) Zevalden sonra, sona erdikten sonra.
ba'dezzuhr   (Ba'de-z zuhr) Öğleden sonra.
ba'l   (C.: Buûl) Cahiliyet devrine mahsus bir put. Güneş Tanrısı. * Karıkocadan herbiri. * Yılda bir kez yağmur yağan yüksek yer. * Hayret. * Zaaf, zayıflık.
ba'le   Erkeğin karısı, zevce.
ba's   Gönderme, gönderilme. * Cenab-ı Hakk'ın peygamber göndermesi. * Diriliş. Yeniden diriltme. İhyâ. * Uykudan uyandırma.
ba's-i enbiya   f. Peygamberlerin gönderilmesi.
ba'seret   Dikkatle teftiş etme. * Keşif ve istihrac etme. * Perâkende edip dağıtma. * İnkılâb. Karıştırma. Bulandırma. * Meydana çıkma. * Kirli leke.
ba'z   Bir şeyin bir kısmı. Bir parça. Bâzısı. Biraz.
ba'ziyet   Bazılarına âit oluş. Herkese âit olmama. Herkesle alâkalı olmama. Bir şeyin bir kısmı ve bir miktarı.
ba-dad   f. Adaletli, âdil, sâdık, doğru.
ba-hem   f. Birlikte. Beraber. (Arabçadaki 'Maa' mânasına)
bâ-hired   f. Akıllı, zeki.
ba-reng   f. Renkli.
ba-saman   f. Varlıklı, zengin. * Düzenli, tertipli, düzgün.
bâ-vücud ki   f. Bununla beraber, böyle iken.
baad   Helâk olmak.
baas   (Bak: Ba's)
bâb   Kapı. * Kısım. * Mevzu. * Fasıl. Bölüm. Parça. Kitab. * Hususi madde. * Sığınacak yer. * İş. * Şekil. * Tövbe. ◊ f. Lâyık, uygun, münasib, elverişli. * Hayır, uğur.
bab harci   Mahkemelerde kadıların, naiblerin, mal ve mukataa kalemlerinde bulunan memurların aldıkları bir nevi harç.
bâb-i hâne   f. Hırsızların yeri. * Fuhuşhane. * Tembeller yurdu.
babacan   Biraz kalender davranışlı, cana yakın.
babayan   (Baba. C.) f. Tarikat babaları, şeyhleri. Bektaşi şeyhleri.
babayiğit   Yetişmiş delikanlı, tam bedenî kuvvetini almış genç. Cesur, yiğit.
babet   f. Bent, fırka. * Münasip bir şey. Taalluk, münasebet, alâka, ilişki.
babeyn   İki kapı. * Mc: Dünya ve âhiret.
bâbil   Asurlular devrinde Irak'ta kurulan şehirlerden biri. Bağdat'ın aşağı tarafında bulunan ve büyücülüğünden dolayı, eski edebiyatımızda 'Çeh-i Bâbil' olarak yer alan ve More…
bâbil kulesi   'Tevrat'ın rivayetine göre Hz. Nuh'un (A.S.) oğulları tarafından gökyüzüne ulaşmak için yaptırılmış büyük bir kuledir. Rabbimiz bu kulede çalışmakta olanların dillerini More…
babük   Ahmak, sersem adam.
babur   (Zahirüddin Muhammed) Hindistan'da büyük Müslüman Türk devletinin kurucusu ve Timur'un beşinci göbekten torunudur. Fergana Emiri olan babası Ömer Şeyh'in ölümünden sonra tahta More…
babur-name   f. Bâbur Şah'ın Vekayi ismindeki meşhur hatıra kitabı.
babzen   f. Ağaçtan veya demirden yapılmış olan kebap şişi.
bâc   f. Vergi. * Kudretli hükümdarın zayıf olan hükümdardan aldığı vergi. * Eskiden halktan alınan öşür veya haraç ve gümrük vergisi. * Renk. * Çeşit.
bâc-bân   f. Geçiş vergisi tahsildarı. Bac toplayan memur.
bâc-gir   f. Vergi toplayan kimse. Vergi toplama memuru.
bâc-güzar   f. Vergi veren, haraç veren. * Geçiş parasına tâbi.
baceng   f. Baca. * Ufak pencere. Tepe penceresi.
bâd   f. 'Olsun, ola, olaydı' mânasına gelir ve kelimelerin sonuna getirilir. Meselâ: Aferin bâd - Aferin olsun. Çok yaşa. Afiyet bâd  - Afiyet olsun. ◊ f. Yel. Rüzgâr. 
bad'   Kesmek. Yarmak. * Suya kanmak.
bad'a   (C.: Bida') Et parçası.
bad-ban   f. Yelken. * Gemi sereni.
bad-baz   f. Yelpaze.
bad-bedest   f. Elinde avucunda birşey bulunmayan. İflas etmiş.
bad-ber   f. Uçurtma. * Daima kendini methettiği halde elinden bir iş gelmiyen kimse.
bad-biz   f. Yelpaze.
bad-dar   f. Mağrur, kibirli. * Divane, deli. * İri vücut, şişman. * Hiç bir işle alâkası bulunmayan kişi.
bad-efra(h)   f. Mücazât, ceza. * Bir çeşit fırıldak.
bad-gân   f. Bekçi, gözetici, gözeten. * Hazinedar.
bad-gâne   f. Kafesli pencere.
bad-gerd   f. Kasırga.
bad-gîr   f. Vantilatör. * Baca. * Semaver ve nargilenin başlığı.
bad-herze   f. Büyü, sihirbazlık. * Letâfet, güzellik.
bâd-i şimalî   f. Kuzey rüzgârı. * Nefes, soluk. * Ah sesi, ah çekme. * Allah'ın inâyeti. * Medih. * Söz. * Büyüklük taslama, kibirlilik. * şarap.
bad-nüma   f. Rüzgârın esme istikametini gösteren âlet. * Fırıldak.
bad-pa(y)   f. Ayağı çabuk olan (at ve sâire).
bad-per   f. Kağıttan yapılmış olan uçurtma. * Hodbin, kendini beğenen ve öven kimse. * Kamçı topacı.
bad-peyma   f. Başıboş, boş gezen, âvâre, serseri.
bad-reftar   f. Rüzgâr gibi hızlı yürüyen. Çabuk ve hızlı koşan, sür'atli.
bad-sene   f. Kibirli, mağrur. Büyüklük taslıyan. * Kötü niyetli.
bad-ser   f. Mağrur, kibirli. * Serkeş, isyânkar, âsi. * Taassub ehli, mutaassıb.
bad-seyr   f. Hızlı yürüyen, rüzgâr gibi koşan, ayağına çabuk.
bad-süvar   f. Koşu atı, hızlı yürüyen at. * Hızlı giden atlı.
bad-zehr   f. Panzehir.
bad-zen   f. Yelpâze.
badam   f. Badem.
badame   f. İpek kurdu. * Zincir halkası. * Et beni. * Nazarlık. * Süslü şey. * Eski hırka.
badaş   f. Mükâfat.
badd   Az az akmak. * Nazik deri.
bâde   f. şarap, içki. Kadeh.
bâde-i ikbal   İkbal şarabı. Yüksek mevkide bulunmanın verdiği geçici neşe ve keyif.
bâdekeş   İçki içen.
bademcik   Tıb: Boğazın iki tarafında, badem biçimindeki bezler.
baden   Semiz, iri gövdeli kimse.
bâdî   Rüzgâra ait. * Muvakkat. Geçici.
badi   Sebeb. İllet. Mûcib. Vesile. * Zâhir ve âşikâr olan. * Halkeden. Hâlık. Yaratan. ◊ f. Geçici. * Havaya veya rüzgâra âit.
badi'   Deniz içinde olan ada. * Et. * Deri.
badia   Derisini ve etini yarıp kanatmış olan, fakat kanı çıkmayıp akmayan baş yarası.
badih   (Bâdihe) Beklenmedik ziyaret. * Erkek ziyaretçi. * Birden bire gelen ilham. * Ansızın, âniden.
badile   (C.: Bâdil) Koltukla meme arasında olan et.
badin   Şişman, bedeni büyük, iri vücutlu.
badinc   f. Hindistan cevizi.
badincan   f. Patlıcan.
badir   Hemen yapmak isteyen. * Birdenbire vuku bulan. * Dolunay. * Büyümüş (çocuk). * Olgun (meyva).
badire   Birdenbire meydana gelen hâl. Felâket. Musibet. * Kabahat. * Birden, zahmetsizce söylenen söz. * Kılıcın, namlunun veya her çeşit nebatın ucu. * Zor geçit.
bâdiye   f. Kır. Ova. * Sahrâ. Çöl.
badk   Tükürmek.
bâf   f. Dokuyan, dokuyucu mânâsına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. 
bağ   f. Büyük bahçe. Bostan. * Üzüm asmaları bulunan yer. * Üzüm asması.
bag-ban   f. Bahçıvan, bağcı. Bahçe bekçisi.
bag-banî   f. Bahçıvanlık, bağcılık. Bağ bekçiliği.
bag-çe   f. Bahçe.
bag-van   f. Bahçıvan, bağcı.
bag-zar   f. Bağlık yer, bağ, bostan.
bagaj   Fr. Yolcu eşyası. * Yolcu eşyası koymaya mahsus yer, yolcu eşyası vagonu.
bagal   (C.: Bigâl) Katır. ◊ f. Koltuk.
bagan   f. Bahçeler. Bostanlar.
bagar   'Bir yakıcı hastalıktır ki devede vâki olur; suyu içip kanmaz ve sonunda ondan helâk olur.'
bagare   Şiddetle yağan yağmur.
bagat   (Bağ. C.) Bağlar, üzüm bağları.
bagaya   (Bagiyy. C.) Fahişeler.
bagbaga   Evmek, acele.
bagda'   şiddetli nefret, hiç sevmemek.
bağdadî   Bağdad şehrine mensub. Bağdad ahalisinden olan. Bağdadlı. * Dar, ensiz tahta pervazlarından yapılmış ve üstü sıvanmış bölme veya tavan.
bagel   f. Ilık su. Sıcak ve soğuk olmayan, harareti ikisinin arasındaki bir ısıda olan su.
baggal   (Bagl. dan) Katırcı.
bagi   İsteyen. * Zâlim. * İsyan etmiş. Asi. Yoldan sapmış. * Fık: İmâm-ı Adile âsi olan.
bagilik   Serkeşlik, âsilik.
bağistan   f. Bağlık ve bahçelik yer.
bagiyane   f. Allah'a isyan edenlere ve âsilere yakışır surette. * Zâlimlere yakışır şekilde.
bagiyy   (C.: Begâyâ) Haddini tecavüz eden. * Zina edici, zâni.
bagiz   (Bugz. dan) Herkese nefret eden, buğzeden. Hiç kimseyi sevmeyen. Tiksinen. ◊ Adavet olunmuş, düşmanlık yapılmış.
bagl   Katır, ester.
bagle   Dişi katır.
bagsa'   Tüyü siyahlı beyazlı olan ve yer yer de benler bulunan koyun.
bagşe   (C.: Buguş) Çisenti yağmurdan biraz fazlaca olan yağmur.
bagt   Ansızlık. Ansızdan gafil iken gelmek.
bagteten   Ansızın. Füc'eten. Birdenbire. Apansız.
bagy   Azgınlık. Zulüm, İsyan. * İstemek, talep etmek. * Haddini tecâvüz etmek. * Yaranın şişmesi. * (Yağmur) şiddetle yağmak.
bagza   şiddetli nefret, hiç sevmeme.
bah   şehvet.
bah'   Helâk etme.
bâha   Ev ortası.
bâhâ   Suyun derin yeri. * Açık meydanlık. Alan. * Bir evin çevresindeki kapalı avlu veya bahçe.
bahâ   Güzellik. Zariflik. * Zinet. * İzzet. * Bir şeye alışıp ünsiyet etmek. ◊ f. Kıymet. Değer. Bedel. Pahâ.
baha-dar   f. Pahalı değerli, kıymetli.
bahadir   f. Kahraman. Cesur. Yiğit. Dilâver.
bahadirane   f. Yiğitçesine, kahramana yakışır surette.
bahadirî   f. Yiğitlik, bahadırlık, kahramanlık.
bahaim   (Bak: Bahayim)
bahak   Göz patlama veya patlatma.
bahal   Malını kimseye vermeyip saklamak.
bahandat   Gövdeli, besili kadın.
bahane   f. Vesile. Sebeb. * Yalandan özür. * Kusur. Noksan. * Garaz.
bahane-cû   f. Bahane arayan, fırsat kollayan.
bahar   Güzellik. * Güzel. * Papatya. * Ölçek. * Put, sanem. * Atılmış pamuk. * Tarçın, karanfil ve karabiber gibi güzel kokulu ve ısıtıcı tohumlar ki, bazı yiyecek ve içeceklere de karıştırılır. * More…
baharat   Karanfil, tarçın, karabiber gibi sert kokulu şeyler.
baharet   Üstünlük, seçkinlik. ◊ Galip olmak.
baharî   İlkbahara âit. İlkbaharla ilgili.
baharistan   f. İlkbaharın hüküm sürdüğü zaman. * Yeşil ve çiçekli yer. * Molla Câmi'nin eseri.
bahariyye   Edb: Birini övmek için yazılan ve bahar tasviriyle başlayan kaside. * Tar: Yeniçeri ağasından itibaren padişah tarafından Yeniçeri kâtibiyle ocak ağalarına verilen baharlık.
bahas   Deve tırnağı. * Ayak eti. * Parmak diplerinin ayak tarafındaki etleri. * Gözün üstünde veya altında beliren yumruca et.
bahatir   (Bühter. C.) Kısa boylu kadınlar, bodur kimseler.
bahayim   (Behaim) (Behime. C.) Suriye'de bir sıradağ ismi. * Canavarlar. * Dört ayaklı hayvanlar.
bahbah   Şâdlık, şenlik. ◊ İyi iyi demek.
bahbaha   Devenin kükreyip ses çıkarması. * Çıtırdama. Mışıldama. * Deve çağırmak. ◊ Boğazdan boğuk ses çıkartmak.
bahdele   İşte çabukluk gösterme. * Eğilme, kırılma. (Kürek kemiği için).
bahe   f. Kaplumbağa.
bahek   f. İşkence, eziyet.
bahh   Ses kesilmek, boğaz kısılmak.
bahha'   Sesi kesilmiş olan kadın. (Müz: Ebahh)
bahhal   (Buhl. dan) Çok bahil, çok tamahkâr, pek cimri. Çok alçak adam.
bahhar   (Bahr. den) Gemici, denizci.
bahhas   (Bahs. den) Çok bahseden, bahsetmeyi seven.
bahî   şehvete dâir. şehvetle ilgili.
bahice   Ses, savt, sadâ.
bahik   Tek gözü kör olan adam.
bahika   Görmiyen, kör (göz).
bahil   Avâre, başıboş, serseri. * Yularsız deve. Deyneği olmayan çoban.
bahîl   Hasis. Cimri. Tamahkâr. Hayırlı işlere malını (varsa bile) harcamayan.
bahîlân   f. Bahiller, cimriler, tamâhkârlar.
bahile   Arap kabilelerinden birinin ismi. * Dul kadın.
bâhir   Aşikâr. Açık. Belirli. Apaçık. * Güzel. * Meşhur, namdar. * Galip. ◊ Yalancı. Ahmak, serseri adam. * Kırmızı kan.
bahir   (Bak: Bahr)
bâhire   Dikenli ağaç. * Çok koşan cins bir deve. ◊ Vapur. Gemi.
bahire   Kulağı kesik deve.
bâhis   Anlatan. Bahseden. Araştıran. Araştırıcı. * Bir şeye dâir bilgileri içine alan. Bir mes'eleye dair beyanatı ihtiva eden.
bahit   Baht ve ikbalden vasıftır. Tâlii yaver olan adama denir. (Kamus'tan)
bâhiz   Güçsüz, âciz. Meşakkatli.
bâhiza   Musibet. Belâ.
bahka'   Gözü çıkmış.
bahl   Cimrilik.
bahr   (C.: Bihâr - Ebhâr - Ebhur - Buhur) Deniz. * Âlim. Çok bilen. * Büyük göl veya nehir. * Yarmak, yırtmak. * Çok yürüyen at. * İyi kimse. * Deve hastalığı. * Aruzda aslî bir vezinle ondan More…
bahre   Arz, belde.
bahren   Denizden. Deniz yolu ile.
bahreyn   İki deniz. (Basra Körfezi ile Hind Denizi veya Karadenizle Akdeniz. Yahut da Akdenizle Hind Denizi) * Basra Körfezi'nde bulunan bir devlettir. 1971 yılında İngilterenin körfezden More…
bahrî   Denize âit, denize mensup, denizle alâkalı.
bahriye   Donanma ile ilgili işler. Devletin donanma ve deniz askerleri.
bahriyyun   Gemiciler ve kaptanlar gibi deniz işlerini bilen kimseler.
bahs   Kazmak. * Ayırmak. * Saçmak. * Birşey hakkında etrafiyle söz söyleyip hakikatı araştırma. Konuşulan şey. * Teftiş. * Söz münazarası, muaraza, mübahese. * Bir mevzû hakkında tafsilât, More…
bahş   f. Bağış. Verme. İhsan.
bahsan   f. Bozuk, soluk. * Salına salına yürüyen. * Kıyafeti bozuk, pejmürde.
bahşayende   f. Bağışlayıcı, afvedici.
bahşayiş   f. Bağışlayış. İhsan. İhsan etmek. Afv. Atiyye.
bahşende   f. Bağışlayan, ihsan eden. Afveden.
bahsere   Dağıtma. * Gizli bir şeyi aşikâr yapma, meydana çıkarma. * Kesilerek tane tane olma.
bahset   f. Uykuda ağırlık basma. * Uyurken olan horultu.
bahsî   (Bahs. den) Bahisle ilgili, bahse ait.
bahşiş   f. Lütfedip verilen para. Fazladan, iyilik olsun diye verilen. İhsan. Hediye, mükâfat.
bahşûde   f. Bağışlanmış, verilmiş. * Afvedilmiş.
baht   f. Kader. Tâli. Uğur. Alın yazısı. Kısmet. İkbal. * Saadet. Lezzet. ◊ Öz. Hâlis. Saf. Sade.
baht-aver   f. Talihli, şanslı, bahtlı.
bahtak   f. Evvelce savaşlarda başa giyilen demirden yapılmış başlık. Miğfer.
bahte   Semiz, besili koyun. * Burulmuş üç yaşında koç.
bahtek   f. Uykuda iken ağırlık basma. * Fena tâlih, küçük şans.
bahterî   Salına salına yürüyen, yürüyüşü güzel olan adam. * Mağrur, kibirli. Kendini beğenmiş.
bahtiyar   f. Bahtlı, talihli, mes'ud, mutlu, şanslı.
bahtiyarane   f. Bahtiyarcasına, mutlucasına, mesut olana yakışacak şekilde.
bahtiyarî   f. Bahtiyarlık, saadetlilik, mutluluk. * İran'da bulunan şöhretli bir kavim.
bahur   Çok sıcak. Çok sıcaklık.
bahûr   Sıcakta yerden yükselen buhar. * Tütsü. Yakılarak güzel kokular elde edilen ot ve sâir şey.
bahûrdân   f. İçinde tütsü yakılan kap.
bahusus   Hususiyle. En çok. Hele.
bahuzûr   Huzur ile. Huzuru ile.
bahv   Hurmanın yaş olanı.
bahye   f. Dikiş, teyel.
bahye-zen   f. Terzi, dikiş diken, dikişçi.
bahz   Sıkıntılı olma, can sıkma. * Yük ağır gelip hayvanı çökertme. * Bir adamı çenesinden, sakalından tutup çekme.
bahzec   Yaban sığırının buzağısı.
baid   (Bu'd. dan) Uzak. Irak. * Umulmadık.
baika   (C.: Bevâik) Belâ, felâket, musibet.
baim   Heykel, put, sanem. * Bön adam, câhil kimse.
bain   Dibi geniş olan bostan kuyusu. Geniş dipli kuyu. (Bak: Bâyin)
bair   Şaşkın, şaşırmış. Perişan durumlu. ◊ Erkek deve.
baire   Sürülmemiş, ekilmemiş, sert toprak.
bais   (Ba's. dan) Gönderen. Sebeb olan. İcab ettiren. * Yeniden yaratan. Ölüleri tekrar dirilten. ◊ Fakir. * Şiddet ve zahmete uğramış kimse.
baj   f. Haraç. Gümrük parası.
baj-bân   f. Haraççı, gümrükçü.
bâk   f. Korku, havf, çekinme, sakınma.
bak'   Geniş olmak, büyük olmak.
bak'â   Siyah beyaz alacalı koyun. * Belde ismi. * Ucuzluk ve biraz kıtlık olan yıl.
bâka   Tutam, demet, deste. * Tere ve sebzevat destesi.
bakalorya   Fr. Lise tahsilinden sonra imtihan neticesi kazanılan olgunluk. Olgunluk imtihanı ve diploması.
bakan   (Bak: Nâzır)
bakar   (C.: Bukur-Bikar) Öküz. Dana. Sığır.Bakr, yarmak demek olduğundan, bu hayvan dahi toprağı sürüp yarmak için kullanılması itibariyle bu isim verilmiştir.
bakar-perest   f. Öküzü mâbut yapan. Öküz ve emsalini put yapıp ona ibâdet eden sapkınlar. Ehl-i dalâlet.
bakara   İnek. Dişi sığır.
bakara sûresi   Kur'an-ı Kerim'in 2. Sûresi
bakaya   Artıklar, fazlalıklar. * Aks: Son yoklamaları yapıldıktan sonra istenildiklerinde gelmeyen veya gelip de kıtalarına varmadan savuşanlar.
bakbak   Çok söyleyici. Çok konuşan.
bakbaka   Desti ve bardaktan çıkan ses.
bâki   Ebedî, dâimî. Sonu gelmez. Ölmez. * Sonsuz. * Cenab-ı Hak. * Artan. Geri kalan. * Bundan başka.
bâkî   Ağlayan.
bâki'   Geniş, vâsi.
bakî'   (C.: Buk'ân) Medine şehrinde bir makbere yeri.
bakia   Dert, belâ, musibet.
bakil   Sakalı belirmiş kişi.
bâkir   Tâze. El sürülmemiş. Bozulmamış. * Erken.
bakir   Çobanları ile beraber olan sığır sürüsü. * Geniş. * Aslan.* Göz damarı. * Hz. Hüseyn'in (R.A.) torunu İmâm-ı Bâkır'ın bir lâkabı.
bakîr   Yensiz gömlek. * Sığır sürüsü. * Karnı yavrusundan dolayı yarılan deve.
bâkire   Kız. Kızlığı izale edilmemiş. * El sürülmemiş.
bâkiyâne   f. Bâki olana yakışır surette. Ebediyyete yakışır şekilde. Sonsuzca. ◊ f. Ağlayarak.
bâkiyât   Bakiler. Devam edenler. Geri kalanlar.
bakiyye   Artık. Geri kalan. Artan.
bakka   Sivrisinek. * Tahtabiti.
bakkal   Sebzevât satıcı.
bakkar   Sığır çobanı, sığırtmaç.
bakl   (C.: Bükûl) Tere ve sebzevatın her birisi. * Sakal bitmek ve diş çıkmak mânâsına mastardır.
bakla'   Bakla. * şahtere dedikleri ota ' baklat-ül melik' derler. * Semizotu denilen bitki.
bakr   Açmak. * Genişletmek.
bakteri   Fr. Basit, çekirdeksiz, bölünerek çoğalan tek hücreli canlılara verilen addır. Çeşitli şekilleri vardır. Kürevî (coccus), çubuk şeklinde (basil), virgül şeklinde (vibriyon), burmalı.
bakteriyoloji   yun. Bakterilerin ve umumiyetle mikropların biçimlerini, hususiyetlerini inceleyen bilim.
bakûre   Sığır sürüsü. * Budala. Fayda ile zararı birbirinden ayırt edemeyen. ◊ Turfanda yemiş. * Evvel yetişen.
bakva   Bâkilik, ebedilik, sonsuzluk.
baky   Bakmak, nazar. * Muntazır olup yol gözlemek.
bâl   f. Kanat. * Kol, pazu. * Kol, cenah.* Üst, yukarı. * Boybos, endam.
bal-güşâ   f. Kanat açan, uçan.
bal-şikeste   f. Kanadı kırık.
bâlâ   f. Yüksek. Yukarı. Yüce. Yüksek kat.
bâlâ-bülend   f. Uzun boylu.
bâlâdest   f. Galip, eli üstün.
bâlâdestî   f. El üstünlüğü, galibiyet. * Zulüm.
bâlâhân   f. Birşeyi ifrat derecede yüksek gösteren.
bâlâhâne   f. Çatı, evin en üst tarafı. Tavan arası.
bâlâhânî   f. Bir şeyi aşırı derecede yüksek gösterme, abartma, şişirme.
bâlâhimmet   f. Himmeti fazla olan kimse.
bâlâkamet   f. Yüksek boy. * Yüksek şeref.
balam   Sığır.
balanişin   f. Üstte, yukarıda oturan.
balapervaz   Yüksekten uçan. * Kendini olduğundan yüksek makamda gösterip gururlanan.
balapervazane   Yüksekten uçar gibi. * Çok yüksek rütbelilere yakışır şekilde.
balapûş   f. Palto, pardesü, manto gibi üste giyilen eşya.
balarev   f. Yüksekten giden.
balast   'ing. Demir yollarında traverslerin altına; şoselerde ise düzeltilmiş toprak üzerine döşenen taş parçaları.'
balater   f. Pek yüksek, daha yüksek.
balgam   Solunum yolları tarafından salgılanan ve ağızdan dışarı atılan sümük, irin ve kan karışımı maddedir. * Eskiden bedende bulunduğu sanılan dört unsurdan biri. (Bak: Ahlât)
bali   Eski, köhne.
balide   f. Gelişmiş, uzamış, büyümüş.
bâliğ   (Bâliğa) Yetişmiş. Olgun yaşına gelmiş. Aklı kemal bulmuş, erişmiş, varmış. ◊ f. Boynuzdan yapılan kadeh.
bâliga   Koyun ve keçi ayağı.
balimez   16. ve 17. yy. larda Osmanlılar tarafından kara ve deniz savaşlarında kullanılan uzun menzilli top. (Bak: Balyemez)
balin   f. Yastık. Koltuk. İskemle yerine kullanılan yuvarlak yastık.
balina   Denizde yaşıyan ve yaklaşık olarak 20 ilâ 35 metre kadar uzunlukta olan memeli hayvan.
baliş   f. Yastık. * Altın. * Nakit.
balistik   yun. Merminin ateşlendikten sonra hedefe varıncaya kadar uğradığı te'sirleri tedkik edip inceleyen ilim dalı.
baliye   Zayıf ve çürümüş olan şey.
balkan   Doğu Avrupada batıdan doğuya uzanan dağ sırası.
balkanlar   (Balkan Yarımadası) Yugoslavya'nın büyük kısmı ile Arnavutluk, Bulgaristan, Yunanistan ve Trakya'yı içine alan yarımada.
balkar   Kafkasya Türkleri'nin Kıpçak kolundan olan bir boy.
balon   Fr. Hava veya hafif gazlarla doldurulan küre. Bugünkü uçaklar balonculuğun geliştirilmesiyle elde edilmiştir. Zeplin adı verilen güdümlü balonlar hava ulaşımında ve savaşta kullanılmıştır. More…
balotaj   Fr. Bir seçimde herhangi bir adayın, oyların ekseriyetini alamaması hali.
bâlû   f. Ana baba bir olan kardeş. * Siğil, sivilce.
bâlûat   Su dökecek çukur. * Lağım kuyusu.
balûde   f. Boy atmış, büyümüş.
balvane   f. Dağ kırlangıcı. * Darı kuşu.
balyemez   Osmanlıların bir zamanlar kullandıkları uzun menzilli toplar.
balyoz   Fr. Vaktiyle Avrupa devletlerinin büyükelçi ve büyük konsoloslarıyla, general ve amiral gibi kişilerine verilen bir ünvandır. * (Yunancadan) Kazık çakmak, büyük taşları kırmak için More…
balzen   f. Kanat vuran. Uçan.
bam   Dam. * Çatı. * Kubbe. * Kemer * Sakf. * Sabah vakti. * Telli sazlarda en kalın tel.
bam-gah   f. Seher vakti. * Seher vaktinde.
bamdad(an)   f. Sabah, sabahleyin, seher vakti. Tan yeri.
bamdadî   f. Seher vakti, erken.
bame   f. Sakalı gür olan. * Sık, uzun ve kaba olan sakal.
ban   Dam, çatı. * Sorgun ağacı. Bey söğüdü. * yun. Sevgilinin boyu. Farsçada kelime sonuna gelerek, Türkçedeki 'ci, cu' ekleri yerini tutan mânâda kullanılır. Meselâ: Bağban -  Bağcı. 
banbu   (Malezya dilinden) Sıcak ve yağışlı bölgelerde yaşıyan bir bitki cinsi. Buğday ailesinden olup ikiyüzden fazla çeşiti vardır.
bandira   İtl. Geminin hangi devlete ait olduğnu gösteren bayrak.
bando   Askeri mızıka takımı.
baneva   f. Zengin, mal, mülk sahibi. * Meşhur, şöhret bulmuş, ünlü, namdar.
bang   f. Ses, sadâ, haykırma, bir ağızdan alkış.
bang-i nemaz   f. Ezan.
bani   Kurucu. Yapan. Yapıcı. Yaptırıcı. Binâ eden.
banker   Fr. Çok zengin kimse. Büyük sarraf.
banket   Bir otomobili uçtan uca kaplayan ve tek parçadan ibaret olan oturacak yer. * Karayollarında asfaltın her iki yanındaki balastlı kısım.
bankinot   (Banknot) ing. Kâğıt para.
bankiz   Kutub bölgelerinde deniz suyunun donmasıyla meydana gelen buzların tamamı. Bunlar ençok Kuzey Buz Denizinde görülürler.
banliyö   Fr. Bir şehrin yakın çevresinde bulunan mahalle ve yerleşme yerleri.
bant   (Band) Fr. Ensiz, uzun zarf.
bânû   f. Kadın, hatun, hanım. * Gelin. * Gülsuyu gibi şeylerin şişeleri.
banûc   f. Salıncak.
banyol   'Bu kelime; zindan, hapishâne mânâlarında kullanılırdı. Buraya katiller, hırsızlar ve beylik esirlerin satışa yaramıyanları konurdu.'
bâr   f. Ek olup 'saçan, yağdıran, döken, ışık veren' gibi mânâda kelimeler teşkil edilir. Meselâ: Ateşbâr - Ateş saçan. Ateş yağdıran. ◊ f. Yük. Zahmet. Eziyet. Sıkıntı. 
bar-ber   f. Hamal, yük taşıyan kimse.
bar-berdar   f. Sabırlı, tahammüllü. * Yük kaldıran. * Hamal.
bar-dar   f. Yüklenmiş, yüklü. * Gebe olan.
bar-hane   f. Yük yeri, yüklük. * Yolcu eşyası indirilecek ve saklanacak yer.
bar-keş   f. Hamal, yük taşıyan. * Mütehammil, tahammül eden, sabırlı.
bar-mend   f. Yemiş veren, yemişli ağaç.
bar-name   f. Eşya, yük pusulası.
bar-senc   f. Yük tartan, dirhem.
bar-ver   f. Yemiş veren, meyvedar, verimli, meyve verici. * Mc: Faydalı, faydayı mucib, iyi netice veren. Yararlı.
baraj   Fr. Bir akarsuyun akışına mâni olmak için yapılan set.
baraka   İtl. Temelsiz küçük yapı.
baraklit   (Bak: Faraklit)
bârân   f. Yağmur. Rahmet.
bârân ü tegerg   Yağmur ve dolu.
bârân-riz   f. Yağmur saçan, yağmur döken.
bârânî   f. Çivit mavisi renginde, Osmanlılar zamanında Selânik'te dokunan bir cins çuha. Yeniçeri ve Acemi oğlanlarına aralık ve ocak (erbain) aylarında verilen yağmurluk bârâniden yapılırdı. More…
baras   Tedavi edilmesi mümkün olmayan ve vücutta beyaz lekeler meydana getiren bir hastalık.
barbakan   Fr. Emniyetle ateş etmek için sur duvarlarında açılan dar mazgal deliği. Kale kapılarının savunması için yapılan tahkimat.
barbar   Lât. Eski Yunan, Roma ve daha sonra Hristiyanlara göre kendi kavimleri dışında kalan herkes. * Vahşi, ilkel.
barbarlik   Medeniyetsizlik, vahşilik.
barbut altini   Tanzimattan önce Osmanlılarda kullanılan bir çeşit altın sikke. Yüzlük Mecidiye altını kıymetinde ve ayarında, iki kırat ağırlığında idi.
bare   f. At. * Zülf. * Kal'a, kale. * Def'a, kerre.
barekallah   Allah mübarek etti. Allah mübarek etsin. Hayırlı ve bereketli olsun.
barekte   Sen mübarek ve bereketli eyledin (meâlinde dua).
barem   Fr. Devlet memurlarının aylıklarını tasnif ve tanzim eden, miktarlarını gösteren sistem veya cetvel.
barende   f. Yağdıran, yağdırıcı.
bargâh   f. İzinle girilecek yer. Padişah divanhanesi. * Huzur-u Rabb-il Âlemin. Dua edilen yer.
bargam   Levreğe benzer bir cins balık.
bargir   Yük taşıyan. * Beygir.
barha   f. Def'alarca, zaman zaman, sık sık, devamlı olarak.
bari   (Farsça. Bârû) Etrafı surlarla çevrilmiş yer. ◊ f. Hususu ile. Hele. Hiç olmazsa. Bir def'a.
bari'   Bir kalıptan döker gibi, düzgün, tertipli ve güzel yaratan. ◊ Tam üstün. Mükemmel.
baria   Yakınlarından üstün vasıflı. Emsalinden üstün. Tam ve mükemmel.
barid   Soğuk, bürudetli. * Mc: Hoş olmayan.
baridane   f. Soğukça.
barih   (C.: Bevârih) Samyeli adı verilen sıcak ve şiddetli bir çeşit rüzgâr.
bariha   Dünkü gece, evvelki günün gecesi. * Dünkü gün, dün.
barik   Şimşek. Işık. Şimşekli bulut. Yıldırım parıltısı.
barîk   f. İnce. Nârin. Dakik.
barik-bîn   f. İnce gören, dikkatle inceleyen, bir şeyi iyice gözden geçiren.
barik-nüma   f. Işıklı. Parlak.
bârika   (C: Berâik) Üzerine biraz yağ dökülmüş olan süt. * (C.: Bevârık) Parıltı. Parıldayan.
barikat   Fr. Bir yolu kapamak üzere, ele geçirilen her türlü eşyadan faydalanılarak meydana getirilen engel.
barimetre   Fr. Gürültünün şiddetini ölçmeğe yarıyan âlet.
barimetri   Fr. Beden ölçümü yardımıyla hayvanların ağırlığını tayin etme.
bâriş   f. Yağmur. * Sağnak.
bariya   (C.: Bevâri) Hasır.
bariyy   (C.: Bevâri) Kaba hasır.
bariz   Doğan. Zâhir ve âşikar. Meydanda olan. Belli. Açıkça.
barograf   yun. Hava basıncını ölçen bir alet. (Bu alet vasıtasıyla bir yerin yüksekliği de ölçülür.)
barok   Klâsik Rönesans devrinden sonra başlayan bir mimari ve süsleme tarzı.
barometre   Fr. Hava basıncını gösterir âlet.
baroskop   Fr. Cisimler üzerine havanın yaptığı basıncı gösteren âlet.
barotaksi   Fr. Bazı tek hücreli canlıların basınca göre hareketleri.
baroterapi   Fr. Bazı hastalıkların basınçlı hava ile tedavisi.
barr   (C.: Berere) İyilik ve ihsan edici, muhsin.
bârû   f. Kale duvarı, tabyanın gezinti yeri, hisar burnu, sur. * Sığınak, siper.
barut   yun. Güherçile ile kükürt ve kömürden mürekkeb, alev alıcı bir maddedir ki, toz halinde olup, umumiyetle ateşli silahlarda ve taş kırmak gibi işlerde kullanılır. * Mc: Çabuk kızan, şiddet ve More…
baryum   yun. Kim: 'Ba' sembolü ile gösterilen bir element.
baş   t. Reis, birinci, evvel. Başlıca, en mühim.
bas'   Cem' etmek, toplamak.
basair   (Basiret. C.) Basiretler. İbretli görüşler. Deliller. İbretler. Hüccet ve bürhanlar. Gözler. * Kalb duyguları.
basal   Bot: Soğan ve benzeri gibi kökler.
basala   Tıb: Vücudun her hangi bir yerinde yaradılıştan olan kabartı.
başalti   t. Gemilerin baş tarafında tayfa ve er koğuşları. * Yağlı güreşlerde baş'ın altındaki derece.
başam   f. Perde, örtü.
başame   f. Kadınların örtündükleri yaşmak. Tülbent, başörtüsü.
basar   (C.: Ebsâr) Görme duygusu. * Kalble hissetme. Kalb gözü. * Gözün görmesi. * İdrak. Fikir. * İlm-i Kelâm'da: Kendi şânına lâyık bir vecih ile Cenab-ı Hakk'ın 'görme.
basaret   (Bak: Besaret)
basarî   (Basar. dan) Görüşle ilgili olan, görmeye ait.
basarik   Çulha tezgâhının ayaklığı. * Piyano ayaklığı gibi çifte ayaklık.
basbasa   Dalkavukların nefret edilecek hâlleri, tabasbusları, yaltaklanması. * Köpeğin, kuyruğunu sallayarak sokulması.
başbuğ   t. Osmanlı devrinde başıbozuk veya akıncı kuvvetlerinin kumandanı. * Lider.
başe   f. Atmaca kuşu.
başed   f. Olur, ola...
başeng   f. Tohumluk olmak için saklanan sarı, iri hıyar, salatalık. * Asma üzerindeki üzüm salkımı.
başgûn   f. Uğursuz. * Ters, başaşağı.
basi'   (C.: Busu') Ter.
basia   Çok kırmızı dudak.
başibozuk   t. Bir harp çıktığında orduya süvari veya piyade olarak katılan gönüllü asker. Başıbozuk tâbiri, gelişigüzel ve intizamsız idare tarzına da alem olmuştur. Bir zamanlar bu tâbir, asker More…
basik   Gövde damarı. (Dirsek içinde bulunan üç damarın aşağısında olandır.) ◊ Eli açık. Cömert. Dolup taşan. ◊ Yükselmiş. Uzamış. Çıkmış.
başik   (C.: Bevâşık) Atmaca denilen kuş.
basika   Beyaz ve sâfi bulut. * Âfet, dâhiye. * Makbul bir cins sarı hurma. ◊ Su ile tamamen dolu olan kuyu.
basil   Kahraman, cesur, yiğit kimse. * Fena, sert, kırıcı, kötü söz. * Haram olan şey. * Güzel olmayan, çirkin kimse. ◊ Fr. İnce, uzun bir bakteri çeşidi.
basile   Bir nevi soğan. Bir soğan çeşidi.
basim   (Uydurma bir kelimedir) Matbaacılık. Tab'etme sanatı. ◊ (Besm. den) Güleryüzlü, şen kimse.
basin   Uydurma bir kelime olup 'matbuat' yerine kullanılır. Gazete, mecmua gibi belli zamanlarda çıkan matbuatın hepsi.
basinç   (Bak: Tazyik)
basine   Ekincilerin sabanı. * Sanat ehlinin âletleri. * Kaba çuval.
bâsir   Gören. Dikkatli ve göz kuvveti ile gören.
basir   Basiret sâhibi ve anlayışlı olan. Hakikatları anlayan. En iyi ve en çok anlayışlı. Kalb gözü ile gören. * İt, köpek, kelp. ◊ Kararmış. * Ekşi yüzlü ve katı yürekli kimse.
başir   Müjdeci, müjde veren. * Mutlu, mesut.
basirane   f. Görerek. Bilerek. Basiret sahibine yakışır halde.
basiret   Hakikatı kalbiyle hissedip anlama. Kalbde eşyanın hakikatlarını bilen kuvve-i kudsiyye. Ferâset. İm'ân-ı dikkat. * İbret alınacak hidâyet sebepleri. Beyyine. Hüccet. * Bir evin iki More…
basiret-kâr   f. Basiretli, ferâsetli, önceden gören.
bâsit   Açan. Yayan. Serici. * Ferahlık veren. * Dilediği kulunun rızkını genişlendiren Allah (C. C.). * Mücerred olup, mürekkep ve müellef olmayan. * Tıb: Bir uzvu uzatıp açan adele.
basit   Kıymetsiz. * Geniş * Yaygın olan. * Mücerred ve münferid olup, mürekkeb ve müellef olmayan. * Neş'eli. Güleryüzlü. Düz, arızasız, engelsiz. * Edb: Aruz vezinlerinden biri.
basit kesir   Sûreti (payı), mahrecinden (paydasından) küçük kesir. 2/5 gibi.
basita   Uzak yer.
basite   Yükseklik ölçen yayvan güneş saati. * Döşeme minder. * Düz yer.
başkent   t. Başşehir. Bir devletin idare merkezi olan şehir. Devlet merkezi. Payitaht.
baski   t. Basıp sıkacak, tazyik edecek şey. Sıkı tazyik. * Basan, ağırlık veren şey. * Kalıp, damga. * Bir eserin yeni basılışlarının her seferi. * Bir basmanın bir def'ada basılan miktarının More…
baskin   t. Ağır, sakil. * Basıp geçen, galip, üstün. * Ansızın, birdenbire hücum.
başkirdistan   Rusya'da halkı Türk olan bir bölge.
baskül   Fr. Büyük ağırlıkları, küçük bir ağırlık yardımıyla tartmayı sağlamak üzere birkaç kaldıracın uygun bir tarzda birleştirilmesiyle meydana getirilmiş âlet.
başmak   Eskiden kullanılan bir çeşit ayakkabı.
basra   Yumuşak küfki taşı. (Bu sebepten Basra şehri, 'Basra' diye isimlendirilmiştir.)
basriyyun   Milâdi 8. yy. da Basra'da yaşamış lisaniyat âlimlerinden bir grup.
bast   Genişlemek, açmak, yaymak. * Bir şeye el uzatmak. * Sevindirmek. * Bir mecliste haya sebebiyle olan sıkılmanın gitmesiyle açılmak. * Özür kabul etmek. * Kaplamak. * Tas: Allahın cemâl.
bastân   f. Tarih. * Mazi, geçmiş zaman. * Eski.
bastân-şinâs   f. Geçmiş zaman, tarih.
baştina   Osmanlı İmparatorluğu zamanında Balkanların bazı yerlerinde devlet arazisinden tapu ve miras suretiyle geçen tarla.
bâsûr   (C.: Bevâsir) Tıb: Mayasıl. Kalın bağırsakta ve makadın etrafındaki siyah kan damarlarının şişmesi ve bazen iltihablanması sebebiyle, makadın içinde ve dışında meydana gelen memeler yüzünden More…
bâşûre   (C.: Bevâşir) Yeni yetişmiş, turfanda olan nesne.
bataet   Tenbellik, yavaşlık. Ağırlık.
batalese   Ptolemeos soyundan gelen hükümdarlar.
batalet   Avarelik. İşsizlik. * Boş şeyler söylemek. * Bahadırlık. Cesurluk. Cesâret.
batanet   Oburluk, çok yiyicilik. * Şişmanlık.
batar   Çok kibirlenme, gururlanma. * Haksızlık etme. Başkasının hakkını çiğneme. * Çok sevinme.
batarika   (Batrik. C.) Patrikler.
batarya   İtl. Elektrik elde etmek için hazırlanmış şişeler takımı. * Aks: Bir subayın emrine verilen belli sayıdaki ağır silâhlarla bunların hizmetinde bulunan insan, hayvan ve malzemenin hepsine More…
batere   f. Tef.
bath   (C.: Bitah) İçinde kum ve çakıl taşları olan geniş su akıntısı.* Yüz üzeri düşme. * Serilip yatan adamın boyu. * Bırakma.
batha   Çakıllı, taşlı büyük dere. * Dağ arasındaki dere. * Mekke-i Mükerreme'nin eski bir ismi. * Kamışlık ve sazlık yer.
batî   Ağır hareketli. Ağır. Yavaştan.
batih   Zengin. Gani. Mâldâr. * Geniş yer.
batiha   (C.: Batâyih) Kamışlı ve sazlı dere.
batik   Keskin.
batıl   Hakikatsız, hurafe. Hak ve doğru olmayan, yalan. Şartlarını yapmamakla kabul olmayan ibadet ve muâmele.
bâtin   İç, dâhilî. Gizli. İçyüz. Sır, esrar. Künh ve zâtı itibarı ile gizli. (Zıddı: Zâhir'dir) (Bak: Batn)
batin   Uzak yer. * Şişman.
bâtinen   İçinden olarak. Dâhilen, içyüzünde.
batinî   İçe ait olan. Dış görünüşe ve zâhire dâir olmayan. Bâtına mensub ve müteallik. Dâhili ve manevi meselelere âit. * Tas: Bâtiniyyeden olan.
batir   Hayvanları nallayan kimse. ◊ f. Turna kuşu.
batir(e)   (C.: Bevâtir) Keskin kılıç.
batiş   (Batş. dan) Sertlikle, şiddetle hareket eden. Güçlü.
batiye   Büyük çanak.
batman   Eski ağırlık ölçülerinden olup, iki okkadan sekiz okkaya kadar yeryer değişir. Ekseriya altı okkadır. Bu, hâlen kullanılan sekiz kilo kadardır.
batn   İç, karın, insanın içi. Mide. * Soy, nesil. * Birbirlerine hısımlığı pek yakın olmayan küçük kabile.
batnen ba'de batnin   Nesilden nesile, soydan soya.
batş   Şiddetle tutup kapma. Kuvvet. Şiddet. * Hastalık geçtikten sonraki zayıflık.
batt   Kaz. * Kaz şeklinde yapılmış olan sürahi, su kabı.
battal   Boş. Hükümsüz. * İşsiz. * Metrûk. Kullanılmaz. olan. * Bâtıl. Mensuh ve mefsuh. * Faydasız. * Pek büyük. Hantal.
battaliye   (Battal. dan) Eskiden, işi bitmiş olan resmi kağıtların konduğu torbaya denirdi.
baûda   (Baûza) Sivrisinek. Sinek.
baver   f. Sağlam. Pek doğru. * Tasdik, inanma. Razı olma.
bay   f. Bey. Mir. Emir. Zengin.
bay u geda   Zengin ve fakir.
bayeste   f. Lüzumlu, gerekli, zaruri.
baygan   f. Muhafız, koruyucu, bekçi.
bayi'   Satıcı. Mal satan.
bayice   (C.: Bevâyic) Belâ, mihnet, zahmet, âfet, dâhiye.
bâyiiyye   Eskiden pazar kurulan yerlere gönderilen mevad ve eşyadan gümrük ihtisab vergisinin haricinde alınan ikinci vergi.
bâyika   (C.: Bevâyık) Belâ ve şer olan şey, dâhiye.
bayin   (Beyn. den) Aralayıcı. Ayıran. Ayırıcı.
bayindir   Mamur, şenlikli. * Bir Oğuz oymağının ve Akkoyunlu hanedânının ismi.
bayir   Sürülmemiş, açılmamış, sert, ham toprak. ◊ Az inişli yer. Fazla yokuş olmayan yer.
bâyiste   f. Zaruri, lâzım, gerekli.
bayiz   (Beyzâ. dan) Yumurtlayıcı, yumurtlayan.
baykal   Asya Türk ülkelerinde bulunan yaban kısrağı.
baykar   Çulha, bez ve kumaş dokuyan.
baykara   Helâk olma, mahvolma. * Böbürlene böbürlene sallanarak yürüme. * Malı çok olma. * Yırtıcı bir kuş.
bayrak   Devletin belirli alâmetlerini hâvi ve belirli renklerde kare veya dikdörtgen şeklinde yapılmış olan bez. Sancak, alem.
bayrakdar   f. Alemdar, bayrak taşıyan asker. * Bir kabile veya cemaatın başı, reisi.
bayram   Bir dinde mübarek addolunan gün.
bayramiyye   Hacı Bayram-ı Veli tarafından 14. yüzyılın sonlarında Ankara'da kurulan bir tarikattır.
baysungur   Şahin cinsinden olan yırtıcı bir kuş.
baytar   Hayvan tedavicisi, veteriner.
baytara   Hayvan hekimliği, baytarlık.
bayzar   Sövme, sövüp sayma. * Rahmin başlangıcındaki et parçası.
bâz   f. Doğan. Yırtıcı kuş. Av kuşu. * Açık. * Ayırma. Temyiz etme. * İniş.
baz   f. Yeniden, tekrar oynatan, oynayan, geri ve arka tarafa doğru... gibi manalara gelir. Kelimenin sonuna veya baş tarafına getirilerek kullanılan bir 'ek' dir. Meselâ: Ateşbâz - 
bâz-ban   f. Kuşçu. Doğancı.
bâz-dâr   f. Kuşçu, avcı, doğancı.
baz-geşt   f. Geri dönme. * Pişmanlık, pişman olma, nedamet. * Gerileme. Çöküş.
baz-güşa   f. İnsandaki ayırdetme kuvveti.
bazak   Üzüm sıkıntısı. (Kaynatıp koyarlar ve köpüklenir.)
bazar   f. Alış-veriş. Ahz ü itâ. * Alış-veriş yeri. Pazar. Üstü açık yer ki, hergün veya belirli günlerde herkes satacağını oraya çıkarıp pazarlıkla veya açık artırmayla satar. * Fiat More…
bâzek   f. Küçük doğan (kuş).
bazende   f. Oynıyan, oynayıcı.
bazende-zeban   f. Boş boğaz, geveze, çok konuşan.
bâzergân   f. Tüccar, alış veriş eden esnaf. * Bezirgan.* Ağa makamındaki yahudilere verilen isim.
bâzerganî   f. Tüccarlık, tâcirlik.
bazgûn(e)   f. Uğursuz. * Ters, başaşağı.
bâzi   Beğenmeyen, ehemmiyet vermeyen. * Küfürbaz. ◊ f. Oyun. Eğlence.
bazia   Tıb: Derisi kopmak üzere olan yara.
bâziçe   f. Oyuncak, eğlence. Mel'abe.
bâzig   Ortak, şerik.
bazigâh   f. Eğlence yeri, oyun yeri.
bazigede   f. Oyun yeri, eğlence yeri.
baziger   f. Oynayan, rakseden, köçek.
bazigûş   f. Lâtifeci, şakacı, şen kimse.
bazih   Büyük. Âli. Yüce.
bazihane   f. Oyun yeri, eğlence yeri.
bazik   Zeki. Anlayışlı. * Üzümün sıkılmış suyu.
bazil   (C.: Büzül-Bevâzil) Sekiz dokuz yaşında olan deve. * Devenin, önce biten dişi. * Şey. * Kan akan baş yarığına 'şecce-i bâzile' denir. ◊ (Bezil. den) Bol bol veren, More…
bazile   Tıb: Göğüs veya karnın içinde husule gelen gaz veya su şişlerinin mahfazasını delmeye mahsus ve boru içinde mahfuz bir mil.
bazir   Ekici, eken.* Dedikodu yapan, laf taşıyan. Geveze.
bazirgân   Eskiden Musevi tüccarlar hakkında kullanılan bir tabirdi.
bazmande   f. Kafasız, ahmak, kabiliyetsiz. * Durmuş, geri kalmış.
bazoka   (Bazuka) Tanklara karşı kullanılan bir çeşit silâhtır. Soba borusuna benzer, omuza konarak nişan alınıp ateşlenir.
bazpes   f. Tekrar, yeniden. * Geri.
bâzu   f. Kolun omuz ile dirsek arasında kalan kısmı, pazu. Adud. * Mc: Güç, kuvvet ve istidat.
bâzubend   f. Pazvand. Kola bağlanan duâlı kağıt.
bâzudirâz   f. Kolu uzun olan. * Nüfuzlu, sözü geçer. * Müdahaleci. * Zâlim, zulmeden.
be   f. Kelime başına getirilerek, Türkçedeki: 'de, da, den, dan, ile, için' mânalarında kullanılır.
be'r   Kuyu kazmak.BER' : (Berâ, Bur', Bürü') Yaratmak. Halketmek. * Hastanın iyileşmesi. Sağlamlık.
be's   Azab, şiddet. Korku. * Zarar, ziyan. * Zorluk, meşakkat, zahmet. * Fenalık. (Arapçada: 'Savaşta şiddetli harekette bulunmak veya sıkıntı ve fakirlikten fenâ durumda olmak'.
be'sa   Fakirlik, muhtaçlık ve benzerleri.
be-câ   f. Yerinde. Yerine. Uygun. Münâsib.
be-didar   f. Görünür olmak, kendini göstermek. Meşhur. Namdar.
be-duş   f. Omuza, omuzda.
be-gün   f. (Bak: Bikün tevbe)
be-hem   f. Hep. Beraber. Toplu. Bir yerde. Hep bir yere. (Bak: Bâhem)
be-kavl   f. Sözüne göre, dediğine göre.
be-kef   f. Elde, avuçta olan.
be-leb   f. Dudakta.
be-nam   f. Meşhur. Namlı. Mütemayiz. Seçkin. Mâlum bir isimle tesmiye edilen.
be-şart-i anki   f. Bu şartla ki. Şu şartla ki.
be-ser   f. Baş üzerine.
be-ser ü çeşm   f. Başgöz üstüne.
be-ser ü pâ   f. Baştan ayağa.
be-tekrar   f. Tekrar ile.
beban   Tarz, yol, üslup, metod.
bebga   Papağan.
bebr   f. Kaplana benzer, ondan daha büyükçe ve pek yırtıcı bir canavar ki, Hindistanda ve Afrikada bulunur. Saldırdığı zaman derisindeki tüyleri kabarıp korkunç bir manzara arzeder. Arslanı bile More…
becâ   f. Yerinde, münasip, lâyık, uygun, şâyeste.
becâ nâ-becâ   f. Yerli yersiz.
beca'   Geniş, bol.
becayiş   f. Değişme. Trampa. Birini verip ötekini alma.
becayiş-i mekânî   f. Yer değiştirme. Mekân değişikliği.
becbac   Semiz, besili. * Zayıf kimse.
becbece   Çocuk avutmak için yapılan tuhaf hareketler, gürültü.
becc   Yarmak. * Vurmak.
bece   Çıban, arpacık, sivilce.
beçe   (C.: Beçegân) f. İnsan veya hayvan yavrusu.
beçe-dar   f. Yavrusu olan, çocuğu olan. * Gebe, hâmile.
beçe-gân   (Beçe. C.) f. Çocuklar, yavrular.
beçek   f. Bir nevi kesici alet. * Küçük silah.
becel   Şaşma, tuhafına gitme. * Yalan, iftira.
becer   Göbeğin çıkıp şişmesi. * Suyu içip kanmayan koyun.
becidd   f. Ciddi, gerçek, hakikat. * Cidden, gerçekten.
becil   Büyük, itibarlı, muhterem, hatırı sayılan kimse. * Şişman.
becir   Birçok.
becra'   Yüksek yer, yüksek tepe. * Göbeği çıkmış kadın.
becrec   Sığır buzağısı.
becrem   (C.: Becârim) Belâ ve zahmet, dâhiye.
bed   f. Fenâ. Kötü. Çirkin. Yaramaz. şer. şeni'.
bed'   (C.: Ebdâ-Büdü') İslâm içinde kazılan kuyu. * Evvel, ibtidâ, başlangıç. * Hisse, nasip. * Başlama, başlayış, ilk.
bed'en   Başlangıçta. İlk önce, ilkin.
bed'et   Başlangıç.
bed-agaz   f. Başlangıcı fena, kötü. Kötü bir şekilde başlanmış.
bed-ahd   f. Ahdinde, sözünde durmayan, vefasız.
bed-ahlak   f. Ahlâkı ve huyu kötü olan kimse.
bed-âhû   f. Karakteri bozuk, huyu kötü.
bed-amel   f. Hareketi ve işi fenâ olan.
bed-âmuz   f. Kötülük, fenalık öğrenmiş. * Fenalık, kötülük öğreten.
bed-asl   f. Aslı kötü, soyu fena.
bed-bu   f. Fena kokulu, pis kokan.
bed-buk   f. Hâin, korkak.
bed-çeşm   f. Nazarı değen, haset kimse.
bed-cins   f. Cinsi bozuk.
bed-cu   f. Kötülük arayan. Kötülük düşünen.
bed-dil   f. Korkak, yüreksiz.
bed-dua   (Bedduâ) f. Bir kimsenin kötülüğü için duâ. Kötü duâ.
bed-eda   f. Terbiyesiz, nezâketsiz ve kaba olan kimse.
bed-endam   f. Endâmı bozuk, biçimsiz, çarpık.
bed-endiş   f. Kötü fikir sahibi, fena düşünen.
bed-fercam   f. Sonu kötü. Sonu korkulu ve lânetlenmiş olan. Akibeti fena.
bed-fial   f. Yaptığı işleri kötü olan.
bed-gû   f. Fitnekâr, dedikoducu.
bed-hah   f. Fenalık isteyen. Herkesin kötülüğünü isteyen. Kötülük isteyen.
bed-hal   f. Kötü ahlâklı. Kötü huylu. Hâli düşkün. Fakir olan.
bed-hu(y)   f. Huysuz. Bed huylu, kötü huylu. * Kötü huy.
bed-kâr   f. Kötü iş yapan. Fena hareketli kimse. Fiil ve ameli kabih olan.
bed-lika   f. Çirkin yüzlü, kötü yüzlü.
bed-mihr   f. İyilik etmiyen, insâniyetsiz.
bed-nigah   f. Kötü bakışlı.
bed-rah   f. Kötü yola sapan.
bed-ram   f. Lâtif, hoş, yakışıklı, süslü. * Sert başlı at. * Dâima, devamlı.
bed-reftar   f. Gidişi ve hareketi fenâ olan.
bed-reg   f. Huysuz, aslı kötü olan hayvan veya insan.
bed-reng   f. Açıkla koyu arasında kirli bir renk.
bed-sigal   f. Kötü düşünceli, herkes hakkında kötü söyliyen.
bed-siyret   f. Ahlâksız. Ahlâkı ve huyu kötü olan.
bed-ter   f. Çok kötü, daha kötü, beter.
bed-tiynet   f. Yaradılışı, fıtratı, tabiatı fena ve kötü olan, soyu bozuk, bayağı adam.
bed-üslûb   'f. Üslûbu fena; tavrı, gidişi kötü.'
bed-zeban   f. Kötü söz söyliyen, hicveden. Ağzı pis, ağzı bozuk. * Kötü dil.
beda   (Bedâat) Hayret verici, yenilik ve iyiliklerde üstünlük. Acib ve garib olma. Yeni zuhur etme.
beda'   Fikir, rey. * Çöle çıkmak.
bedâd   Gözükme, zahir olmak. * Sayış, sayma. * Fırka. * Savaşacak akran. * Nasib, hisse, pay.
bedâdân   Eyerin iki yanı.
bedah   (C.: Büduh) Geniş yer.
bedahat   (Bedihî. C.) Delil ve isbata ihtiyacı olmayan şekilde âşikâr olan şeyler.
bedahet   Açıklık. Zâhir delil. Belli, açık, aşikâr. * Birdenbire, hazırlıksız söz söyleme. * Atın yürümesi. * Her şeyin evveli, öncesi.
bedaheten   Birdenbire, aniden, ansızın. Düşünmeksizin. Açık ve zâhir olarak.
bedal   Değişme, değiştirme, mübadele. Trampa.
bedan   (Bed. C.) Kötüler, fenalar. Yaramazlar. * Çirkinler.
bedanet   Yağlı, besili olma. Semizlik.
bedarf   Muayyen bir gayenin gerçekleşmesi için zaruri olan veyâ zaruri görülen muayyen kalitede bir mal veya meta miktarıdır.
bedava   f. Parasız, meccanen, karşılıksız. * Mc: Çok ucuz. (Meselâ: Bunu bu fiata bedava almışsın, cümlesinde olduğu gibi.)
bedave(t)   Çölde oturmak, Bedevilik. (Bak: Bedeviyet)
bedayi'   (Bedi'-Bedia. C.) Yeni ihdâs olunmuş, görülmedik şeyler. Bedi'alar. ◊ (Bidâa. C.) Sermayeler, anamallar.
bedbaht   f. Bahtsız, talihsiz, bahtı kara.
bedbin   f. Kötü görüşlü. Ümidsiz. Her şeyin fena cihetini görmek isteyen. Bed ve fena görüp, beğenmez, istihsan etmez olan.
bedbinâne   f. Kötümser şekilde. Ümitsizce, bedbincesine.
bedbinî   f. Bedbinlik, kötümserlik, ümitsizlik, fenâ görürlük.
bedda'   Gövdeli, şişman kadın.
beddal   Bakkal.
bedde   Derman, takat, güç, kuvvet.
bede'   Başlayış. Başlama. Bir şeyi başkasından evvel işlemek.
beded   İki uyluk arasının geniş olması.
bedel   (C.: Bedelât) Elde ve ayakta olan zahmet ve ağrı. * Karşılık. Bir şeyin yerine verilen ve yerini tutan şey. İvaz. * Başkasının adına hacca giden. * Gr: Söz esnâsında bir şeyi sıfatı veya More…
bedelen   Mukabilinde, karşılığında, yerine.
bedeleyn   İvazlı akidlerde iki tarafın yüklendikleri karşılık.
beden   (C.: Ebdân) Gövde, vücut, ten.* Vücudun kol, bacak ve baş gibi ayrıca kısımlarından başka diğer merkezi kısmı. * Ağacın dal ve budaktan başka olan kısmı, kütük. * Kale bedeni.
bedene   (C.: Büdün) Kurbanlık deve.
bedenen   Vücutça. Beden ile.
beder   f. Hariç. Dışarı. Taşra.
bedergah   f. Kapıya çıkma. * Tar: Çeşitli hizmetlerde kullanılmak üzere, acemi ocağına ve ocak dışına verilen acemilerin, Yeniçeri Ocağı'na kayıt edilmeleri.
bedestan   f. Değerli, kıymetli kumaşlar, silâhlar ve mücevherler vs. alış-verişine mahsus üstü örtülü ve mahfuz çarşı.
bedevî   Çölde yaşayan. Göçebe. Medeni olmayan ve şehir hayatı yaşamıyan. * Seyyid Ahmed-i Bedevî nâmındaki büyük bir zâtın tarikatı ve onun mensubu olan. (Bak: Ahmed-i Bedevî)
bedeviyane   f. Bedevilere uygun şekilde, çölde yaşayanlar gibi.
bedeviyet   (Bedâvet) Göçer hayatı yaşayış. Göçebelik. Bedevilik.
bedg   Bulaşmak.
bedh   Vurmak, darp. * Âcizlik. * Aşikâre olmak, aleniyyet, açıklık. ◊ Ansızdan olmak.
bedi'   (Bedia) Eşi, benzeri olmayan. Hayret verici güzellikte olan. * Garib. Acib. * Benzeri olmayan şeyleri vücuda getiren. Kimseye benzemeyen. İcad edici olan. * Hâlık ve Hallak-ı Cihan olan. * More…
bedia   Nâdide ve güzel, yeni icad edilmiş şey. Beğenilen ve takdir edilen çok yeni şey.
bedid   Büyük sahra, geniş çöl. ◊ Su az az akmak.
bedih   Şanı, şerefi yüce, yüksek ve büyük olan.
bedihe   Birdenbire ve düşünmeden söylenilen güzel söz. Hazırcevaplık. * Başlangıç.
bedihe-gû   f. Güzel ve hoş söz söyleyen. Tatlı söz söylemeye alışık olan kimse.
bedihî   Aşikâr, belli ve açık olma. * Ansızın zuhur eden. * Delil ve isbata muhtaç olmayacak derecede açıklık.
bedihiyyet   Açıklık. Kolayca anlaşılır ve görülür olmak.
bedîî   Bedi' ve güzel olan. Ebedî ve güzel olan. İlahî ve güzel eserlere müteallik bulunan.
bedîî kiraet   Mantıki kıraet şartlarına riâyet ettikten başka rikkat mevkiinde sesini indirmek, şiddet makamında yükseltmek -acemi aktör tavrı takınmaksızın- mevzuu ses ve işaretle canlandırmaktır.
bedil   Bir şeyin mukabili, karşılığı. * Tutuşulan bir bahiste yenilen veya aldananın vereceği şey. * (C.: Ebdâl) Sâlih kişi.
bediy   Çok âşikâr, göze çarpan. * Çölde sahrada oturan.
bedligam   f. Serkeş at, gem almaz at.* İsyan eden, âsi, serkeş, söz dinlemiyen kimse. * Bedevi, çöl adamı.
bedmaye   f. Ahlâksız. * Soysuz. Sütü bozuk.
bedmest   f. Kendinden geçmiş derecede sarhoş.
bednam   f. Kötü tanınmış, adı kötüye çıkmış olan.
bednihad   f. Kötü huylu.
bedpesend   f. Kötülüğü beğenen, kötülüğü öven, medheden. * Güç beğenir, müşkülpesend.
bedpeyman   f. Verdiği sözde durmayan. Sözünün eri olmayan. Sözünü tutmayan.
bedr   (Bedir) Dolunay. Ayın en parlak olduğu hâli. * Mekke-i Mükerreme ile Medine-i Münevvere arasında bir yer ismi. * Bir şeyin tamam olması. * Sibâk ve sür'ât etmek. * Bir işin ansızın More…
bedraka   f. Delil. Kılavuz. Mürşid. * Allah yolu.
bedre   (C.: Bider) Kuzu veya oğlak derisi. * İçi altun dolu olan kese. * Onbin dirhem.
bedreka   (Bak: Bedraka)
bedrî   Bedr'e ait ve onunla alâkalı. * Erkek ismidir. (Müennesi: Bedriye)
bedruc   Bir ot cinsidir ve bazı yerlerde tere-i Horasani diye isimlendirilir.
bedud   Suyu az olan kuyu.
beduh   Eski yazıda mektub zarfları üzerine yazılması ve zarfa basılan mühüre kazdırılması mûtad ve aslı meçhul bir sözdür.
bedv   Zihinde bir şeyin peyda olması. Bir şey zâhir olma. * Başlama. * Sahraya çıkma.
bedzehre   f. Korkak, yüreksiz, ödlek kimse.
befm   f. Keder, tasa, iç sıkıntısı, üzüntü.
befş   f. Azamet, büyüklük, heybet, debdebe.
beftere   f. Avcılar tarafından kullanılan ve hususi olarak alıştırılmış kuş.
begaya   Askerin ön karakol takımı.
begaye   Talep etmek, istemek.
begayet   f. Son derece. Pek ziyâde.
begend   f. Yuva. * Kümes, folluk.
begnek   f. Kuyruğu kesik hayvan.
begonya   Fr. Etli ve güzel renkli yaprakları olan bir süs bitkisi.
begter   f. Eskiden kullanılan zırhlı elbise.
beha   Gökçek olmak, şirin ve lâtif olmak. ◊ (Bak: Bahâ)
behacet   Güzellik. Güzel yüzlü olma.
behak   İnsanın derisinde pul pul beyazlık ve alaca bir renk peyda eden bir çeşik hastalık.
behamin   f. Bahar mevsimi.
behanet   Nefesi iyi ve lâtif olan kadın.
behas   Susama.
behatt   Sütlaç, süt lapası.
behbehan   Papağan, tûti kuşu.
behbehî   Etli ve gövdeli, kişi. Bahadır, yiğit, kahraman.
behbud   f. Sağlık, sıhhat, sağlamlık, iyilik.
behc   Her zaman neşeli olma. Birisini şâd ve mesrur etme, sevindirme. * Güzellik, hüsn.
behcet   Sevinç. Güleryüzlülük. Güzellik, şirinlik.
behdel   Sırtlan yavrusu. * Erkeğin memelerinin büyük olması.
behem-ber-âmeden   f. Toplanmak, cem olmak, birikme. * Mc: Kızmak, sinirlenmek, asabileşmek, müteessir olmak. ('Behemâmeden' de denir.)
behemehal   f. İster istemez. Mutlaka. Her halde.
behemzede   f. Topluluğu dağıtmış, cemiyeti bozmuş.
beher   f. Her, her bir, herbirisine.
beher-hal   f. Mutlaka, her hâlde.
behet   f. Sütlaç. Süt lapası. * Pirinç unu ile pişirilen ve Me'muniye adı verilen helva.
behetta   Pirinç çorbası. * Sütlü pirinç yemeği.
behi   Şirin, lâtif, gökçek. (Bak: Behiye)
behic   Güleryüzlü. Güzel. Şen. Şâduman olan.
behice   Şen, güzel. Güler yüzlü kadın.
behim   Düz siyah şey. * Alacasız hayvan. * Dik, pürüzsüz ses. ◊ (Behime) Dört ayaklı hayvan.
behimât   Hayvanlar.
behime   (Bak: Behim)
behimî   Hayvanca, hayvana mahsus ve müteallik. Hayvanlık.
behimiyyet   Hayvanlık, canlı olmakla beraber akılsız oluş.
behin   (Bak: Bihin)BEHİR(E):  Nefesi sıkışıp çok soluyan kimse. Nefesdarlığı olan. * Göğüsdarlığı hastalığı sebebiyle solumaktan yol yürüyemiyen kimse.
behişt   f. Cennet. Ahirette iyi kulların gideceği mükâfat yeri. Adn. Firdevs.
behişt-hirâm   f. Cennete gitmiş.
behişt-nişin   f. Cennette oturan.
behişt-zâr   f. Cennet gibi yer.
behiştî   f. Behiştle ilgili, cennetlik.
behite   İftira etmek. * Kabile ismi.
behiye   Güzel.
behkele   Nârin vücutlu kız, sevgili.
behken(e)   Nârin güzel ve gösterişli vücudu olan kimse.
behkeşe   Emir ve işde çabukluk, bir işi acele yapma.
behl   'Az şey; az su. * Lânet, nefret, istememe.'
behle   (Behli) f. Yırtıcı kuşlarla uğraşanların giydiği eldiven.
behlel   Abes, boş boşuna. Batıl, beyhude.
behlül   Çok gülen, çok gülücü. * Hayır sahibi, çok iyi adam. * Hârun-ür Reşid'in kardeşinin adı olup meczûbâne ve hikmetli hareketleriyle meşhur olmuştur.
behm   Çok siyah olan şey. Rengi başka renkle karışık olmayan nesne.
behman   f. Filân, filânca.
behmar   f. Çok, ziyade, fazla.
behme   '(C.: Bühüm, bihâm; Cem'ul Cem: Bihâmât) Kuzu. Oğlak. Buzağı. * Keçi otu.'
behnan (e)   Güler yüzlü, iyi huylu ve devamlı olarak gülen kimse.
behnane   f. Beyaz pide. * Maymun.
behne   Yumuşak yer.
behneke   Etli, büyük, şişman kadın.
behnes   Çirkin, sakil ve kaba olan adam.
behr   Nasip. * Galip olmak. * Nefesi tutulmak. * Ümidin boşa çıkması. * Felâket, musibet. * Uzaklık, mesafe.
behra   f. Ondan dolayı, ona binaen, onun için.
behram   f. Eskiden bir İran padişahının adı. * Bir pehlivan ismi. * Merih yıldızı.
behrame   f. Yeşil elbise.
behramec   Çiçeği kokulu bir nevi söğüt ağacı. * Her renkte olan leylâk çiçeği.
behramen   f. Bir çeşit kırmızı yakut. * Kadınların kullandıkları allık. * İpekten dokunan güzel bir kumaş. * Kırmızı gül, asfur çiçeği.
behre   f. Nasib, pay, hisse. * Tez tez solumak. * Vasat, orta.
behreber   f. şerik, ortak.
behreberî   f. Ortaklık, şeriklik.
behrec   Eksik veya ayarı bozulmuş para. * Arzuya, isteğe bırakılmış şey, iş. * Faydasız, işe yaramaz olan şey.
behredar   Hisseli. Nimetlenmiş. Faydalanmış.
behrek   f. Yaralardan çıkan iltihap. * Çok çalışmaktan dolayı el ve ayak derilerinin sertleşmesi, nasırlaşması.
behrem   Kırmızı gül. * Kısa boylu kimse.
behreme   Saç ve sakalın kınayla boyanması. * Çiçeğin göz alıcı ve câzib olan güzellik ve parlaklığı. * Hindlilerin ibadeti. ◊ f. Burgu, matkab.
behremend   f. Nasibi olan, hissedar. * Bilen, anlayan.
behrever   f. Hisse ve nasibini almış, payını zimmetine geçirmiş.
behreyab   f. Nasibi olan, hissesi olan.
behs   Neşe ve güleryüzle karşılama. * Kahraman, yiğit, mert adam. * Cür'etkârlık.
behş   Muki otunun yaşı. * Kara yüz.
behsale   (C.: Behâsile) Etli, kısa boylu, tıknaz kadın.
behsus   Az miktar, az şey.
beht   Yalan söylemek. * Ansızın bir şeyi almak. * Tenbellik galebe etmek. * Şaşkınlık. Hayranlık.
behtere   Yalan söyleme.
behur   Tütsü. (Dilimizde buhur şeklinde kullanılır)
behut   (C.: Bühüt) İşitenleri şaşkına uğratan iftira, yalan.
behv   (Behve) Misafir odası. * Yer altında hayvan ağılı. (Bu iki mananın cem'i Ebhâ-Bühüvv şeklindedir) * Geniş meydan, yer. * Göğüsün içi, boğazdan mideye kadar olan aralık. * Rahim ile More…
behvet   Sofa. * Çardak. * Odaların önüne yapılan oda.
behz   Benû Selim kavminden bir cemaatin adı. * İleri itme. * Şiddetle göğse vurma.
behzere   (C.: Behâzere) Semiz davar.
behzet   Ağırlaştırmak, meşakkatli yapmak. * Zebûn etmek.
beis   (Be's) Zarar. Kuvvet ve şiddet. Zahmet. Zor. Fenâ. Bed.
bejendî   f. Geçim darlığı. Maişet derdi.
bejman   f. Yırtık, dökük, pejmürde, dağınık. * Hüzünlü, kederli, üzgün, yaslı.
bek'   Birbiri ardınca şiddetle vurmak. * Karşılayıp istikbâl etmek. ◊ (C.: Bilkâ) Sütü az olan davar.
beka   Devamlılık. Evvelki hâl üzere kalma. Dâim ve sâbit olma.
bekale   Yağla karışmış keş. * Karıştırmak.
bekam   f. İsteğine, meramına kavuşan, nail olan. Arzu ettiğine erişen. Mesut, bahtiyar.
bekamet   Dilsizlik, dili olmamaklık.
bekâr   Hiç evlenmemiş, zevcesi olmayan adam. * Taşralı olup, büyük bir şehirde bir işle meşgul olarak, ailesiz yaşayan adam. (Bak: Tecerrüd, Mücahede)
bekâret   Kızlık. Erkek görmemiş kızın hali.
bekaya   Geride kalanlar, bakiyeler. * Maliye işlerinde tahsil olunmayan gelir, meblağ.
bekbeke   Depretmek, tahrik.
bekil   Yakışıklı delikanlı, genç.
bekile   Yağla karışmış keş.
bekim   Dilsiz adam.
bekk   Bir şeyi kakmak.
bekkâîn   (Bükâ. dan) Ağlayanlar.
bekke   Mekke-i Mükerreme'nin eski ismi. * Bir yerde toplanmak. Bir yere cem'olmak. * İzdihamlık, kalabalık.
bekl   Karıştırmak, halt.
bekr   Genç erkek deve. (Müe: Bekre)
bekre   Kuyu ve benzerlerinde kullanılan makara, çıkrık, çark. * Mafsallarda bulunan makara şeklindeki kemik.
bekrî   Erken. Sabah. * İçkiye çok düşkün. Sarhoş.
bektaş   f. Akrân. Eş. Arkadaş.
bektaşî   Hacı Bektaş-ı Veli tarikatına mensub olan kimse.
bektaşiyân   f. Bektâşiler. Yeniçeriler.
bekûrî   İlk evlat, ilk doğan çocuk.
bekûriyyet   İlk evlâtlık.
beküsiste   f. Kopuk, kopmuş. Düşük, düşmüş. Gevşek, çözük.
bel   t. Geminin orta kısmı. * Bedenin ortası. Göğüs ile karnın arası. * Yüksek dağın iki zirvesi arasındaki kavisli kısmı veya alçakça olan geçit ve boğazı. ◊ Bilâkis, belki, More…
bel'   Yutma. Emme. * Belirsiz etme. Ortadan kaldırma.
bel'ak   Yaşlı, zayıf. * Bir hurma cinsi.
bel'am   Terbiyesiz, açgözlü, obur. * Hz. Musa (A.S.) hakkında, yalan ve fena söyleyerek Beni-İsrail'i kandıran Bel'am bin Baura adında birinin adı.
bel'ame   Yutmak.
bel'as   Büyük karınlı dişi deve.
bela   Evet.
belâ   (C.: Belâyâ) Afet. Sıkıntı. Tasa, kaygı. Musibet. Mücazat. İmtihan. Dâhiye. * Yaramaz nesne.
belâ-dide   f. Belâ görmüş, belâya çatmış.
belâ-ender-belâ   f. Belâ üstüne belâ. Zahmet içinde zahmet.
bela-zede   f. Belaya uğramış, başına musibet gelmiş olan.
belabil   (Belbâl - Belbele. C.) Vesveseler. Kederler. Tasalar. * (Bülbül. C.) Bülbüller. Andelibler.
belad(e)   Kötü kimse. Müzevir, günahkâr. Fena ve kötü şey.
beladet   Ahmaklık, sersemlik, kalınkafalılık. Budalalık.
beladir   f. Kadınların kullandıkları altun, gümüş, zümrüt, yakut, elmas gibi süs eşyası. * Belâyı def etmek için verilen sadaka.
belâg   Eriştirme, yetiştirme. * Maksada uyan güzel ifâde. Kâfi gelme, kifâyet.
belâgat   Hitâbettiği kimselere göre uygun, tam yerinde, düzgün ve hakikatlı güzel söz söyleme san'atı.
belâgat-füruş   f. Belâgat taslıyan.
belâgat-perdâz   f. Düzgün konuşabilen, iyi söz söyliyebilen.
belah   Büyüklenmek, kibir.
belaha   Yetişmemiş hurma koruğu. * Kurumak, yebs. * Yormak.
belahet   Ahmaklık. Düşüncesizlik. Ne yaptığını iyi bilmemek.
belak   Ayakları alacalı at.
belâkeş   f. Belâ çeken. Sıkıntı içinde olan.
belakik   (Bülükka. C.) Sahralar, çöller. Düzovalar.
belal   Islaklık. Islatış. Su gibi ıslatan.
belarek   f. İyi su verilmiş kılıç, çelik. * Ok temreni, ok mahfazası.
belat   Döşenmiş taş. * Düzyer. * Köy adı.
belaya   (Belâ. C.) Musibetler. Afetler. Beliyyeler. Belâlar.
belbal   (Belbele) Vesvese. Tasa. Telâş. Yürek yanması. Iztırab. * Tehyic ve tahrik eylemek.
belbed   Akılsız ve ahmak kimse ki, ne ettiğini bilmez.
belbel   Tasa, kaygı. Yürek yanması.
belbele   (C.: Belâbil) Vesvese vermek, gamkin etmek, kuruntu vermek.
belbûs   f. Bir nevi haşhaş. * Yabani soğan. Dağ soğanı, sarmısak.
belca'   Kaşları arası açık olan kadın. (Müz: Eblec)
beldah   Kişinin kendini yere vurması.
beldaran   Geçit yerleri muhafızlarının adı. Tanzimattan sonra bunlara zaptiye denmiştir. İkinci Meşrutiyetten beri jandarma olarak adlandırılırlar.
belde   Memleket, şehir. * Büyük köy. * Yer, arz. * Göğüs, sadır. * İki kaş arasında kıl olmayıp açık olması.
belec   Zâhir ve rûşen olmak. Gözükmek.
beled   (Belde. C.) Beldeler. Memleketler.
beled sûresi   (El-beled) Kur'an-ı Kerim'de 90. sure olup Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur.
beledî   (Beled. den) şehir veya kasaba ahalisinden olan, şehirli. * Şehir ve kasabaya ait. * Belediye İdaresine mensub. * Mahallî, yerli.
belediye   Bir şehir veya kasabanın temizliği, bayındırlığı ve nizamiyle ilgilenen daire.
beleh   Sersemlik, bönlük, ahmaklık, budalalık.
belel   Yaşlık, rutubet, ıslaklık. * Zafer, galibiyet.* Mihnet, keder, üzüntü. * Mücadele, kavga. * Hastalıkdan iyileşen. * Düşkünlük.
belem   Üzerinden yol geçen tepe.
belemun   Çakır dikeni.
belendah   Bodur, şişman kimse.
belendî   Enli.
belensem   Katran.
beles   İncire benzer bir yemiştir ve Yemen'de çok olur.
beleş   (Arabça bilâşey'den galattır) Ücretsiz, bedava.
belet   Kesilmek, inkıtâ.
belge   (Bak: Vesika)
belgin   Belâ, zahmet, dâhiye.
belh   Bazan, sivâ (gayri) manasını ifâde eder.
belhâ   Gönlü kibirli olan kadın.
belha'   Bir gözüne sürme çekip, diğer gözünü unutan ve gömleğini ters giyen akılsız kadın.
belham   Çiftçilikte kullanılan saban. Çift sürmeğe yarayan âlet. ◊ Nalbant. Baytar.
beli   f. Evet.
belid   (Belâdet. den) Ahmak, sersem, bön, budala.
beliğ   Edb: Belâgatli kimse. Meramını tamamen, noksansız ve güzel sözlerle anlatmağa muktedir olan. * Kâfi derecede olan. Yeter olan.
beligane   f. Beliğcesine, düzgün ve fasih olarak.
belil   Islanmış olan şey. * Serin ve yağmurlu rüzgâr.
belinograf   Fr. Telefon hatlarıyla fotoğraf, şekil ve yazıyı uzak mesafeye nakleden cihaz.
belita   Kamış kap.
beliyyat   (Beliyye. C.) Felâketler. * Gamlar. Kederler.
beliyye   (C.: Beliyyât) Belâ. Müşkilât. Musibet. Âfet. Tasa. Keder.
belk   Kapı açmak. * Ak ile kara alaca olma. * Büyük terazi.
belka'   Tenha çöl. Harap ve boş yer. * Yazı. * Yalan yere yemin etmek. * Su, süt gibi boğaz ıslatan şeyler. * Bir hurma cinsi. ◊ Alaca. Alaca bacaklı olan at.
belkaa   Şam vilâyetinde bir yerin adı. * Kara ile ak alaca nesne. * Parlak nesne.
belki   Umulur, ihtimal, olabilir. * Hattâ. * Kat'iyyetle. Dahi. Şüphesiz.
bell   Yaş etmek. Islatmak. * Ulaştırmak. * Hastanın sağlamlaşması.
bellet   (C.: Bilel) Cisimlerin yüzeyinde olan yaşlık, ıslaklık.
belma   f. Faydasız, faydası olmayan. İri ve kaba şey.
belsek   Elbise değdiğinde yapışıp ayrılmayan bir ot.
belt   Kesmek.
belta'   Her hususta hazakati ve feraseti olan.
beltah   Kişi nefsini yere vurmak.
beltem   Akılsız kimse. * Peltek adam.
belû   (Bel'. den) Çok yiyici, obur.
belul   Kurtulma. Hastalıkdan, marazdan kurtulma. Halâs olma.
belûs   f. Tevazu, mahviyet. Hileci. Hile, yalan, dolan.
belût   Bot: Meşe ağacı. * Meşe ağacının meyvesi olan palamut.
belv   (Belvâ) Dert, çile. Musibet. Zahmet. * İmtihan, tecrübe.
belvaz   f. Çıkıntı. Duvardan dışarı doğru çıkan direğin ucu.
belve   Belâ.
bely   Mahvolmak. * Belirsiz olmak.
belyad   f. Nakışsız, sade kostüm.
belzi   Muhkem, güçlü, sağlam deve.
bem   Bazı sıfatlara katılarak mübalağa beyan eder.
bembeyaz   Her tarafı beyaz, çok beyaz.
ben   (Bak: Ene) t. Pks: Şuurlu kişiliğimiz.
ben-van   f. Harman, tarla, ekin bekçisi.
benadik   (Bunduk. C.) Yuvarlak kurşunlar. * Fındıklar.
benadir   (Bender. C.) Ticaret yerleri. Ticareti işlek limanlar.
benam   Parmak ucu.
benan   Parmak uçları. Parmaklar.
benane   (C: Benân-Benânât) Parmak başı.
benât   (Bint. C.) Kızlar. * Bebekler.
benaver   f. İri, büyük çıban. Kan çıbanı.
benbel   f. Ekşi şey. * Ekşi elma.
benc   Türkçede 'benek' adı verilen bir ot cinsidir ve tohumuna 'bezr-ül benec' derler.
bencil   t. (Bak: Hodbin, Hodgâm)
bencileyin   t. Benim gibi.
bend   f. Bağlanan. Bağlanmış. * Bağ. Boğum. Mafsal. * Su bendi. Baraj. * Gam. Gussa. * Mekir. * Hile. * Mülâhaza. Fıkra. Madde. * Aldatmak.* Birisini emri altına almak, bendetmek. * Edb: Baştan More…
bend-rûg   f. Tarla ve bostan kenarlarına suyun akıntısını kesip havuz gibi birikmesi için yapılan setli çukur.
bende   f. Bağlanmış olan. Köle. Esir. Hizmetçi. Hizmetkâr. Kul.
bende-zade   f. Köle çocuğu. * Mc: Çocuğunu onun kölesi yerinde tutup mütevâzi muâmelede bulunan.
bendegâne   Hizmetçi gibi. Bağlanmışçasına.
bendegî   Kölelik. Hizmetçilik. * Ubudiyyet, kulluk.
bendeka   Hiddetle bakma, sert bakış. * Bir şeyi fındık kadar ufak yapma.
bendene   f. Esvabın, giyilecek şeylerin bazı yerlerine dikilen düğme, kopça.
bendenüvaz   f. Kölesini iltifatlandıran, adamını taltif eden.
bendeperver   f. Köle besleyici, adam besleyici.
bender   (C.: Benâdir) Ticaret yeri, işlek ticaret iskelesi, büyük iskele.
benderek   f. Küçük iskele. * Boğaz ve liman ağızlarında yapılan küçük kale. Mendirek.
bendergâh   f. İşlek iskele, liman, şehir.
benderz   f. Çuvaldız.
bendeyan   Hizmetçiler. Kullar. * Mensuplar.
bendide   f. Esir, köle. * Bağlı, bağlanmış.
bendime   f. Elbise yakasına ve kollarına açılan küçük delik. * Düğme, ilik.
bendiş   f. Altın ve gümüş üzerine işlenilen nakış.
bene   f. İnce urgan, ip.
benefş(î)   f. Menekşe rengi, mor renk.
benefşe   f. Menekşe denilen güzel kokulu, küçük çiçek. * Mor.
benefşe-gûn   f. Menekşe renkli, mor renkli. Gökyüzü.
benefşe-zâr   f. Menekşe tarlası, menekşe bahçesi, menekşelik.
benefsec   Menekşe.
benek   f. Atlas zemin üzerine sırma işlemeli bir çeşit kumaş.
benes   Kötülükden, fenalıkdan ve iyi olmayan şeylerden çekinme ve kaçınma.
benevre   f. Temel, esas, asıl.
beng   f. Bir bitki ve tohumu ki, afyon gibi uyuşturan, keyf verici olarak da kullanılan bir madde. Esrar. * Atlas üzerine işlenmiş sırma işlemeli bir çeşit kumaş. * Küçük çitlenbik.
bengah   f. Keçeden yapılmış olan Türkmen evi.* Âmirlere ve büyük rütbeli şahıslara ait çadır.
bengere   f. Çocukları uyutmak için, çocuğu uyutan kişi tarafından söylenen ninni.
bengî   f. Beng tiryakisi, esrarkeş.
benî   Oğullar, evlâtlar, çocuklar. (Aslı: Benûn-Benîn)
benî âdem   Âdem oğlu. İnsan. Âdem oğulları.
benî beşer   İnsanlar.
benî isrâil   İsrâil oğulları. Yahudiler. Yahudi.
benî ümeyye   Emeviler.
benika   (C.: Benâyık) Elbisenin koltukaltı parçası.
benimsemek   t. Sahip çıkmak, bir şey hakkında benimdir iddiasında bulunmak. Kabullenmek.
benîn   (İbn. C.) Oğullar, erkek çocuklar. * Akıllı, temkinli, tedbirli kimse.
beniyye   Kâbe-i Muazzama.
benk   Her nesnenin aslı.
benna   Mimar, usta, kalfa. Her türlü bina yapan. Yapıcı.
benna-gûş   f. Kulağın aşağı sarkan yumuşak kısmı ki, küpe asılan yerdir.
benne   (C.: Binân) Güzel, hoş koku.
bens   Tehir etmek, geciktirmek.
benş   Tenbellik. İhmâl.
benû   Oğullar.
benû(h)   f. Yığın, küme, demet.
benûn   (Benîn) (İbn. C.) Oğullar. Zâdeler. Veledler.
benzol   Benzin ve toluen karışımı bir akaryakıt.
bepga   f. Papağan.
ber   f. Üzere, üzerine, yukarı mânasına (ve Arabçadaki 'Alâ' yerine edat-ı isti'lâdır) * Göğüs, sine, bağır, sadır. * Fayda. * Hamil. * Hıfz. * Yan. * Taraf. * Nâkil. Götürücü. * More…
ber-akis   f. Aksine, zıddına, tersine.
ber-aver   f. Yemiş ağacı.
ber-belend   f. Çok yüksek yer veya rütbe.
ber-bend   f. Ufak çocuğu annesinin sırtına bağlamağa yarıyan göğüs kuşağı.
ber-ca   f. Yerinde, münâsib.
ber-dûş   f. Omuzda, omuz üzerinde.
ber-endaz   f. Bir yana atan. Yukarı kaldırıp atan.
ber-heva   f. Kaybolmuş, havaya gitmiş.
ber-kemal   f. Mükemmel.
ber-mûcib   f. Gereğince, icabına göre.
ber-sabik   f. Eskisi gibi.
ber-vech   f. Olduğu gibi, aynen.
ber-vech-i ati   f. Gelecek tarz üzere. Aşağıdaki gibi.
ber-vech-i mûtad   f. Adet olduğu gibi.
ber-vech-i zir   f. Aşağıdaki gibi. Gelecekte görüleceği üzere.
bera'   Her ayın ilk ve son günü.
beraa   (Beria, Berua) İlim ve fazilet ve cemalde üstünlük (manasına fiil kökü.)
berâat   Haşmet, metanet. İlim ve şecaatta, güzel vasıflarda emsâlinden üstünlük. Hüsn ve cemâlde tam olmak,emsâlinden üstün olmak.
beraber   f. Birlikte bulunan. * Müsavi, eşit. * Bir hizada olan. * Refakat, birlik.
beraberî   f. Eşitlik, müsavilik, beraberlik.
beracim   (Bürcume. C.) Boğumlar, mafsallar.
berâet   Temize çıkma. Temizlik, münezzehiyet. Bulaşık ve giriftâr olmama. Âri olma. * Huk.:Bir davânın neticesinde suçsuz olduğu anlaşılma. (Bak: Ber')
beragis   (Bürgus. C.) Pireler.
berah   Açık işlenmiş yer. * Zâil olmak. * Ağaçsız arazi. ◊ şiddet. Ezâ ve meşakkat.
berahide   f. Yola çıkarılmış, gönderilmiş.
berahihte   f. Daha ziyade silâh hakkında kullanılan bir tâbirdir. Çıkarılmış, çekilmiş mânâlarına gelir.
berahime   Berehmenler. Bâtıl ve sapkın Hind ve Mecûsi dinindekilerin reisleri.
berahin   (Bürhan. C.) Deliller. Şâhidler. Bürhanlar.
berail   Horozun, güvercinin ve diğer kuşların boynunda çarpık bitmiş olan yelek.
berak   (C.: Berkân) Göz kamaşmak. * Bir yaşındaki kuzu.
berarende   f. Üste getiren, üzerine çıkaran.
berari   (Berriyye. C.) Sahralar, çöller. Geniş kumluklar.
beras   Leke hastalığı.
beraş   Ekseri yüzde olan küçük kara noktalar.
berasin   (Bürsün. C.) Yırtıcı hayvanların pençeleri.
berat   Nişân. Rütbe. İmtiyaz ve taltif için verilen resmi kâğıt.
beratil   (Birtîl. C.) Hediyeler, rüşvetler.
beraverde   f. İltimas ile korunarak ileri çekilmiş adam. * Seçilmiş, ayrılmış şey. * Yükseğe kaldırılmış.
berây   f. İçin, dolayı, binâen. (Arabçadaki 'Li, li ecli' yerinde bir tâbirdir.)
beraya   (Beriye. C.) Halk. Bütün mahlûkat. * Halkın kılıç kullanabilenleri ve vergi hârici tutulan müslüman kısmı.
beraz   Az olan şey, kalil.
berazik   Bölük, cemaat.
berbad   f. Harap. Kötü. Virâne. Bozuk. Perişan. Telef ve helâk olmuş.
berbar(e)   f. Evin dam kısmında bulunan oda. * Çardak. * Kemeriye. * Tahtaboş. Damın düz bir kısmı ki, en çok çamaşır sermeye yarar ve çinko ile döşelidir.
berbekan   Arapların giydiği bir elbise cinsi.
berber   f. Tıraş eden, saç kesen. * Afrika'nın kuzeyindeki bir kavim.
berbere   Kızgınlık ânında söylenip çağırmak bağırmak.
berced   Kalın kilim. * Halı.
berceste   f. Sağlam ve lâtif. * Seçme. * Edb: Zahmetsizce hatıra geliveren ve fakat çok kıymetli olan söz.
berçide   f. Devşirilmiş, toplanmış.
berçin   f. Toplayıcı.
bercis   Müşteri denilen gezegen. * Bol sütü olan deve.
berd   Soğuk. Soğukluk. Soğutmak. Noksan hararet. * Ölmek. * Soğuk su ile gusletmek. * Uyumak. * Sabit olmak. * Zayıf olmak. * Bir şeyi eğelemek. * Sürme çekmek. * Söğmek. * Tutya, çinko.
berdaht   f. Pürüzünü giderme. Pürüzsüz yapma. * Cilâlama, parlatma. * Düzleme, düzeltme.
berdar   f. Asılmış, yukarı kaldırılmış.* Tutucu. İtaat edici ve ettirici. * Meyveli. Meyve verici olan.
berdaşte   f. Yükseğe kaldırılmış, yukarı çıkarılmış.
berde   Tıb: Mide dolgunluğu.
berdec   Sürmek. (Farisîden muarrebtir).
berdegi   f. Esirlik, esaret, kölelik.
berdeng   f. Çöl ortasında yer alan küçük dağ ve tepe.
berdevam   f. Devam üzere. Devamlı sürüp giden.
berdi   Hasır yapımında kullanılan bir ot cinsi.
berdis   Habis kişi, pis kimse.
berdiyy   Suriye'de bulunan iki nehrin, bir köyün ve Hicaz'da da bir dağın adı.
bere   t. Tıb: Ezilme veya kılcal damarların kopması sonunda kanın, dokular içinde birikmesi ve bundan dolayı meydana gelen morluk. ◊ Fr. Sipersiz ve yumuşak olan bir çeşit başlık. More…
bere'te   Sen yarattın (meâlinde fiil). (Bak: Ber')
bered   Daha ziyade fırtınalı havalarda yağan dolu.
berede   Dolu. * Çok yemekten midenin dolması.
berehmen   (Berhemen) f. Puta tapan. Ateşperestlerin bilginleri ile puta tapan kimselerin papazları.
berehne   f. Çıplak.
berehnegî   f. Çıplaklık.
berehrehe   Güzel, nâzik kadın.
berekât   (Bereket. C.) Bereketler. Bolluklar.
bereket   Bolluk. Çokluk. Feyiz. Cenab-ı Hakk'ın lütfu, ihsanı. Uğurluluk. Meymenet, saadet.
berem   f. Asma ve kabak çardağı. * Üzüm çubuklarının altına konulan çatal şeklindeki ağaç. Herek. ◊ (C.: Ebrâm) Kumar oyununa dâhil olmayan.
berencen   f. Kadın bileziği.
berend   f. Nakışı olmayan ipek kumaş. * Keskin olan hançer, kılıç, pala v.b. âletler. * Kılıcın suyu.
berendahte   f. Yükseğe çıkarılmış, üste çıkarılmış. Yükseğe kaldırılmış.
berere   (Bârr ve Berr. C.) Dindar ve temiz kimseler. Takvâ ehli olan, her çeşit günahlardan sakınanlar. Çok hayır sahibi kimseler.
berestûk   Kırlangıç denilen deniz balığı.
berevât   (Berat. C.) Eskiden bir kimseye nişan, rütbe veya imtiyaz verildiğini bildiren fermanlar.
bereze   (Bak: Bürüz)
berf   f. Kar.
berf-âb   f. Karlı soğuk su. Kar suyu.
berf-âlud   f. Kar içinde, kara batmış.
berf-dâr   f. Karlı.
berf-nak   f. Kış yaz devamlı karlı olan yer.
berfend   f. Asker, nefer, er. * Güzel ve hoş söz. * Derin yer.
berfin   f. Kar ile ilgili, kardan.
berfûk   f. Şeftali yemişi.
berfûz   f. Ağzın dış kenarı, dudakların çevresi.
berg   f. Sed, bend.BERG: f. Yaprak. * Azık. * Azm, kasd. * Hazırlık. Mal, mülk. * İntizam-ı hal. * Serencam.
berg-riz   f. Yaprak döken. Sonbahar, güz.
bergab   f. Su bendi. Suyun biriktirildiği yer. Baraj.
bergal   (C.: Beragil) Sırtlan eniği.
bergaman   f. Ejder. Büyük yılan.
bergamot   Turunçgillerden bir ağaç ve bu ağacın meyvesi. Meyvenin kabuğundan güzel kokulu bir esans da çıkarılır.
bergaş   (C.: Berâgiş) Sivrisinek. * Tahta biti.
bergaşte   f. Yüz çevirmiş.
bergerde   f. Hatırda tutulmuş, ezberlenmiş, hıfzedilmiş.
bergeşide   f. Sıyrılmış, çekilmiş. * Tartılmış.
bergeşte   f. Tersine dönmüş. Yüz çevirmiş. Mâkûs.
bergeşte-hâl   f. İşi bozulmuş, geçimi güçleşmiş, düşkün.
bergriften   f. Ayırmak. Kaldırmak. Gidermek.
bergüzar   f. Hatırlatmak için armağan, hediye vermek.
bergüzide   f. Seçkin. Seçilmiş.
berh   f. Balık, semek. * Parça, kısım, hisse, nasib. * Su birikintisi. * Şimşek, berk. * Yaş olan odunun, yanarken çıkardığı yaşlık. ◊ şiddet, eziyet, meşakkat, zorluk, zahmet.
berhabe   Minder. Döşek, yatak. * Aynı döşek veya yatakda beraber yatılan kimse.
berhâne   f. Eskiyip harap olmuş konak.
berhast(e)   f. Ayaklanmış, kalkmış.
berhava   (Berhevâ) f. Boş, faydasız. * Havaya uçurulmuş. Havaya gitmiş.
berhay   Yaramaz, haylaz.
berhayat   f. Yaşayan. Hayat üzere olan.
berhe   Müddet, an, zaman.
berhem   f. Karışık, çapraşık. * Toplu, birlikte, berâber.
berhem-zede   f. Karmakarışık, altı üstüne getirilmiş.
berhem-zen   f. Karmakarışık eden, altını üstüne getiren.
berhem-zened   f. Birbirine çarpıyor. Beraber çarpıyor. Birlikte çalışıyor.
berheme   Gözünü kıpırdatmadan bir şeye bakıp durmak.
berhemen   (C.: Berhemûn) Hakîm. * Efsun okuyucu.
berhihte   f. Silâh çekilmiş, hamle edilmiş.
berhiz   f. Atılan, kalkan, sıçrayan. Zorbalık eden.
berhûd   f. Saçmasapan söz, mânasız söz.
berhudar   f. Selâmette. Mükâfata erişen. Nasibli.
berhûh   f. Sabun.
berhûn   f. Çember, daire, ortası boş olan yuvarlak nesne. * Hisar, varoş, duvar veya bostan kenarlarına ve tarla aralarına çalıçırpı ve diken ile yapılan çit. * Küçük ev, oda, hücre.
berhûr   f. Pay, nasib, hisse.
berhûz   f. Torba, dağarcık.
berî   (Berâet. den) Kurtulmuş. Temiz. Kayıt ve hüküm altında olmayan. Zimmeti bulunmayan adam. Hiçbir karışıklık, kusur ve noksanı olmayan. Hastalıktan sâlim olan. (Bak: Ber')
beria   Akılda güzellik, zekâda ve kıyasette emsalinden üstün olan. (Bak: Beraa)
beriberi   (Seylanca) Asya'nın güneydoğusu ile Okyanusya, Senegal ve Brezilya'nın yerli halklarında görülen ve B vitamini eksikliğinde vücuda gelen bir hastalık.
bericen   f. İçerisinde ekmek pişirilen ocak veya fırın.
berid   Postacı. Haberci. Elçi. * Sürücü. * Dört fersah mesâfe.
berig   f. Set, bent.
berik   Yıldırayıcı, çok parlak nesne. (Mübâlağası: Berrak) * Parıltı, ışık, ziya.
berike   Yırtmak. Paralamak. * Un helvası.
berilyum   yun. Zümrüt gibi bazı taşların bileşiminde bulunan bir elementtir. (Be) sembolü ile gösterilir.
berim   Siyah ve beyaz ipliklerden meydana getirilen ip. * Cemaat. * Etsiz yemek.
berin   f. Pek yüksek, en yüce. * Yarık, yırtık, delik.
berisa'   Halk, insan topluluğu.
berit   (C.: Berâyıt) Halk, beriyye.
beriyye   Halk. Mahlûk. İnsan. * Sahra. Çöl. * Kır.
berj   f. Kuvvetli kasırga. Su girdabı.
berk   Şimşek çakması. Parlama.* Yıldırım. * Zinetlenme, süslenme. * Tas: Tecelli-i İlâhiye ile kurbiyyete mazhariyyet. * Ahmak olmak. ◊ (C.: Bürük) Göğüs, sadr. * Çok çöken deve. 
berk-asa   f. şimşek gibi parlak.
berk-efşan   f. şimşek saçan.
berk-endaz   f. Parlayıcı, parıldayıcı.BERKENDE: f. Koparılmış, sökülmüş, kökünden çıkarılıp atılmış.
berka'   (C.: Berkavât) Yüksek yer. * Taşlı balçık. ◊ (Bak: Burku)
berkaa   Dört ayak üstüne durmak.
berkan   f. Tüyü kıvırcık olan kuzu postu veya kürkü. ◊ Parıldama. * Volkan.
berkarar   Kararlı. Yerleşmiş. Devamlı.
berkaş(a)   Nakşetmek, nakışlamak.
berkata   Birbirine yakın olan adım.
berkenar   f. Hâşiye. Kenara yazılan yazı. Kenarda.
berkeşide   f. Kınından çıkarılmış, sıyırılmış, çıkarılmış.* Mc: İlerletilmiş, çekilip meydana getirilmiş. BERKİYYE: Şimşek gibi. Şimşeğe âit. Elektrik. Telgraf.
berki'   Yedinci kat gök.
berku'   Yüz örtüsü. Peçe.
berkuk   Şeftali, kayısı, zerdali.
berm   f. Hıfzetme, hatırda tutma, ezberleme.
bermah(e)   f. Burgu, matkab.
bermal   f. Zirve, dağ tepesi. Dağın üstü, en yüksek yeri.
bermu'tad   f. Her zamanki gibi. Âdet olduğu üzere, alışıldığı gibi.
bermurad   f. Emeline kavuşan, arzusu yerine gelen, dileğine eren.
berna   f. Delikanlı, yiğit, genç.
bername   f. Mektub başlığı. * Zarfın üzerindeki adres. * Fihrist.
bernik   Su aygırı.
berniş   f. Romatizma ağrısı, mafsal sancısı. * Karın ağrısı, sancısı.
berniye   (C.: Berâni) Büyük küp. * Küçük horoz. * Bir hurma cinsi.
bernûn   f. İnce tül. Çok ince ipek kumaş.
berpa   f. Ayakta, ayak üzerinde, dik.
berr   (C.: Ebrâr) Va'dinde sâdık. Sözünde duran. Muhsin. Keremkâr. * Nimetleri herkese, umuma ihsan eden. * Gerçeklik, sıdk. * Susuz, kuru yerler. * Toprak. Yeryüzü, yer.
berrade   Suyu soğutmaya ait kap, buzdolabı, karlık. * Bardak asacak yer.
berrah   Sahra, çöl. * Zeval, sona ermek. * Gitmek, zehab.
berrak   Nurlu, pek parlak. * Bulanık olmayan, duru, açık, saf.
berran   f. Kesen, kesici, keskin.
berranî   (Berr. den) Sahra ve kıra ait. Yabani. * Hâricî, zâhirî. * Şer'î hükümlere uymayan.
berrat   Bıçkı. * Törpü.
berren   Karadan, kara yoluyla.
berrî   Toprağa ait, kara ile ilgili.
berriye   Toprağa âit. * Çöl. Beyaban. Sahra. * Kara askeri. Piyade.
berrûd   Tül ağacı.
berrüste   f. Karpuz, kavun, kabak, çimen gibi dalbudak salıp da yükselmiyen nebat. * Mc: Alçak, edepsiz, rezil kimse.
bers   (C.: Bürâs-Ebrâs) Çukur, yumuşak yer.
berş   f. Afyon şurubu, keten yaprağı ile yapılan bir nevi sarhoş edici mâcun. * Arzu, gönül isteği.
berşa'   Uzun boylu, iri gövdeli ahmak kimse.
bersak   Sevinmek, sürur ve ferah.
berşak   Ok atmak.
berşan   f. Ümmet. Bir peygamberin tebliğ ettiği dine ve kitaba iman eden cemaat.
berşem   f. Kederin belli oluşu. * Dikkatli nazar.
berser-zeden   f. Başa kakmak, azarlamak.
bertal   Rüşvet almak.
bertam   Dudağı kalın adam.
bertame   Gadaptan müntefih olmak, hiddetlenmek.
bertaraf   f. Bir tarafa atılan, bir yana atılmış, ortadan çıkmış, zâil olmuş.
bertarum   f. Kubbe üzerinde. Dam üstünde.
berter   f. Daha yüksek, daha üstte, âlâ.
bertih   Aşırma.
bertil   (C.: Beratil) Uzun taş. * Uzun, sağlam demir.
berûd   Soğutucu. * Göze çekilen sürme.
berûmend   f. Faydalı, verimli. * Ter ü taze. * Nasibli, hisseli.
berûmendî   f. Faydalı, menfaatli olma.
berûz   Zâhir olmak, zuhur etmek, görünmek. ◊ f. Kavga, savaş, muhârebe.
bervar(e)   f. Sayfiye. * Havadar köşk, mesken. * Evin küçük, arka kapısı.
bervaze   f. Gezinti için hazırlanan yemek.
berz   f. Ziraat, ekim.
berz-gar   f. Ekinci.
berzah   İki âlemin arası. Kabir. Dünya ile âhiret arası. * Perde. * Sıkıntılı yer. * İki yer arasındaki geçit. * Mani'a, engel, (Bak: Sırat köprüsü). Ölen insanların ruhları kıyamete kadar More…
berze   f. İpekli kumaş * Yakışıklı, nâzik. * Ekin, zirâat. * Dal, budak. * Letâfet, zerâfet.
berze-gav   f. Tarla sürecek öküz, çift öküzü.
berzede   f. Toplanılmış, biriktirilmiş, bir araya getirilmiş.
berzen   f. Sahra, çöl. * Sokak, cadde. Mahalle. Köşebaşı.
bes   f. Kâfi. Yeter. Yetişir. (Allah bes, gayri heves)
besa   (Arnavutça) Arnavut yemini. * Kan güden hasımlar arasında yeminle akdolunan anlaşma.
besâ   f. Pek çok, hayli miktarda, nice nice.
besa'   Yumuşak yer. * Benî Selim vilayetinde bir yerin adı. ◊ Ülfet, alışma, ünsiyet.
beşaat   Kabahat, suç. * Yiyecek ve içeceklerdeki acılık.
beşahe   Çirkinlik.
besait   (Basit. C.) Basit şeyler. Mürekkeb ve memzuç olmayanlar.
beşale   Harislik, hırslı olma.
besalet   Yiğitlik. Bahadırlık. Yürek sağlamlığı.
beşam   Hicaz'da yetişen bir cins ağaçtır ki, hoş kokuludur ve dallarından misvak yapılır.
besamet   Güler yüzlülük. Mütebessimiyet.
beşanika   Boşnaklar.
beşarat   (Beşaret. C.) Beşaretler. (Bak: Beşaret)
besare   f. Sofa, salon. Divanhâne.
beşare   (C.: Beşâir) Hüsn, güzellik, cemâl.
besâre-nişin   f. Sofada oturan, uşak, hâdim, hizmetçi.
besaret   Göz açıklığı. Dikkatle bakış.
beşaret   (Doğrusu Bişârettir) Müjde. Sevindirici haber. Hayırlı haber. * Müjdeye verilen ihsan. * Yeni çıkan acib şey.
beşaş   (Beşeş, beşüş) Açık yüzlü. Güler yüzlü.
besasa   Göz, ayn.
beşâşet   Güler yüzlülük. * Tazelik.
besat   (Bisât) Düz. * Döşenmiş. * Geniş. * Yayvan kab. * Düz açık yer.
besatet   Basitlik. Düzgünlük. Sadelik. Düzlük. * Dilde düzgünlük.
besatin   (Bostan. C.) Bostanlar.
besbas   f. Saçmasapan, manâsız söz.
besbase   Bir ağaç adı.
besbele   Bakla.
besbes   (C.: Besâbis) Herze. Mânasız, saçma sözler.
besbese   Bir nesneyi yaş etmek, bir şeyi ıslatmak. * Çok çabuk yürüme. Hızlı yürüme. ◊ Haberi yaymak. * İşini halka bildirmek.
beşe   f. Atmaca kuşu.
besek   (Besdek) f. Esneme. * Harman yerinde toplanılarak demet yapılan arpa ve buğdaylar.
beşel   'f. İki kimsenin birbiriyle tutuşması. İki şeyin birbirine sarılması. * Beşelîden masdarından emir ki; asıl, sarıl, mânâlarına gelir.' ◊ Hırslı kişi. Haris kimse.
beşem   f. Kederli, hüzünlü, yaslı. * Hazmı güç olan şey.
besen   şirin, lâtif, gökçek, hüsn.
beşen   f. Uzun boy. * Beden, cisim. * Taraf, uç, kenar.
beşenc   f. Yüz güzelliği, parlaklığı.
besend(e)   f. Kâfi, kifayet eder, tamam, yeter, yetişir.
beşer   (Beşere) İnsan derisinin dış yüzleri. * İnsan. Âdem.
beşerî   İnsana ve insanın fıtrî hallerine mensub ve müteallik. İnsanla ilgili.
beşeriyyet   İnsanın tab' ve hilkati ve fıtrî halleri. İnsanlık.
besfayic   Bir ot kökü ki, içinde fıstığa benzer bir yemişi olur.
beşg   'f. Dolu; kar; çiy, şebnem. * Naz, cilve, işve.'
beşgen   (Bak: Muhammes)
besgûy   f. Geveze. Çok konuşan.
besî   f. Çokluk, fazlalık, ziyadelik. * Birçok.
beşi'   'Tadı fena olan çirkin şey; acı, ekşi.'
besic   f. Hazırlık. Sefer hazırlığı, yol hazırlığı. * Yol ve sefer azığı, harçlığı.
besil   Çirkin yüzlü.
besile   Kap içinde kalmış içki artığı.
besim   (Besm. den) Güleryüzlü kimse.
besin   t. Zihayat varlıkların yaşama, gelişme ve çalışmaları için gerekli olan çeşitli gıda maddeleri.
besir   Ziyade, çok, birçok.
beşir   Müjdeli haber veren. Müjde getiren. * Güler yüzlü. Hub. Cemil. * Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bir vasfı.
besise   Bir çeşit yemek. * Yağ ve undan yapılan bir çeşit bulamaç. * Ayrılık, nifak, iftira, ihtilaf.
beşişe   Açık yüzlü olmak.
besit(a)   (C.: Besâit) Döşenmiş nesne, yer yüzü. * Yalnız tek. * Geniş yer.
besk   Tükürmek. * Uzamak. * Büyümek. ◊ Yırtmak. * Yarmak ve ayırmak.
beşk   Yalan söylemek. * İşleri yaramaz olmak. * Deve, sür'atle gitmek. * Elbise dikmek.
beskele   f. Kapı sürgüsü, kapı mandalı.
besl   Helâk etmek. * Men'etmek.* Çirkin yüzlü olmak. * Helâl ve haram.
besm   Tebessüm etmek.
beşm   'f. Kırağı; çiy. Şebnem. * Taberistan ile Rey arasında havası çok soğuk olan bir mevki. * Dinsiz, mezhebsiz.' ◊ Çok yemekten dolayı midenin dolması.
besman   f. Bir muahededen, bir anlaşmadan sonra rehin olarak bırakılan şey. Kapora.
beşme   f. Her çubuğu ayrı ayrı beş renkte olan yollu kumaş. * İşlenmemiş ham deri. * Göz ilâcı.
besmele-hân   f. Besmele çeken.
besne   Yumuşak yer.
besniyye   Alçak ve yumuşak yerde biten buğday. * Şam diyarında belli bir yerde yetişen buğdaya da derler.
besr   Yüz ekşitmek. * Talep etmek, istemek. * Acele etmek. Hamlık atmak. ◊ (Besere) (C.: Besûr) Vücutta çıkan bir çeşit ufak sivilce. ◊ Çok, kesir.
beşr   Eski fetva metinlerinde erkeği temsil eden isimlerden biri. (Bak: Zeyd)
besrik   (Bisrik) Hafif ve hızlı yürüyüşlü bir cins hecin devesi.
bess   İçindekini açığa vurmak. * Neşretmek, yaymak. * Ayırmak. * Dert, keder. * Merak. ◊ Parça parça olmak, dağılıp serpilmek.
beşş   Açık yüzlü olmak.
beşşak   Yalancı, kezzab.
bessam   Güler yüzlü olan adam. Çok gülen kimse.
bessase   Mekke-i Mükerreme.
best   Döşemek.* Yaymak, neşr. ◊ f. Düğüm.
besta   Uzunluk, bolluk, genişlik. Yaygın olmak.
bestak   Hizmetçi, hâdim.
beste   f. Bağlanmış, bitiştirilmiş, bağlı. * Kapalı. Tutucu. Donmuş. * Bir nevi ipek kumaş. * Gr: 'Besten' fiilinin ism-i mef'ulüdür. Kelimelerin başına veya sonuna getirilerek More…
beste-dehân   f. Dili bağlı. Ağzı kapalı, susan, sükût eden.
beste-dem   f. Nefesi tutulmuş.
beste-gî   f. Bağlılık. Kapalılık.
beste-leb   f. Dudağı kapalı.
beste-rahim   f. Çocuk doğuramayan, kısır kadın.
beştek   (Beştük) f. Zarf. Vazo. Kap. Kâse. Çiniden yapılmış saksı.
besûr   (Besr. C.) Siğiller, sivilceler, küçük çıbanlar.
besûs   Okşadıkça süt veren deve.
beşûş   (Bak: Beşaş)
beşûşâne   f. Güler yüzlüce. Hoş olarak.
besv   Yüz ekşitmek.
beşyûn   f. Semiz, besili, yağlı.
bet   Çehre rengi, beniz. ◊ f. (Bak: Bed)
bet'   Boynu uzun olmak. * Aşikâre ve zâhir olmak. Açık ve görünür olmak.
beta'   İkamet. Bir yerde oturma.
betain   Astarlar.* Yatak yüzleri.
betal(e)   Bahâdır, yiğit, kahraman.
betalet   (Bak: Batalet)
betan   (C.: Bitnân) Çukur yer.
betane   Büyük karınlı olmak.
betar   Çok fazla sevinmek. * Hayret. * Dehşet. * Tekebbürlenmek, gururlanmak.
betare   Eksiklik, noksanlık.
betat   Azık. Bir yolculukta gereken öteberi. * Ev eşyası. * Kesin, kat'i.
betatron   yun. Fiz: Elektronları hızlandıran elektromanyetik bir âlet.
beter   (Bed-ter'in muhaffefi) Daha kötü, daha fena.
beti'   Eğlenici, eğlenen.
betiha   (C.: Bitâh-Betâyih) Ufak taşlı büyük dere. * Kamışlık ve sazlık yer.
betik   Kat'etmek, kesmek. * Yapışıp bir şeyi çekmek.
betil   Hz. İsa'nın (A.S.) anası olan Hz. Meryem'in lâkabı. * Salkımları sarkmış ağaç. * Nehirlerdeki akıntılar. * Ağacın gövdesinden veya ana ağaçdan ayrılıp başka kök salan fidan.
betile   (C.: Betâil) Hurma fidanı.
betin   Büyük karınlı. Şişman. * Irak, baid, uzak. ◊ Yalnız midesini düşünen kimse.
betk   Kesmek, kat'etmek. * Yapışıp bir şeyi çekmek.
betkiş   f. Atılacak okların içine konulup omuza asılan mahfaza. Ok mahfazası, okluk.
betl   Kesmek, kat'etmek.
betle   Kesilmiş, maktû.
betonarme   Fr. İskeleti demir çubuklardan yapılmış olan beton.
betr   Kat', kesme. * Hatalı, eksik bırakma.
betra   (Müz: Ebter) Çocuğu olmayan. Kısır. * Kuyruğu kesik dişi hayvan.
betre   Dişi eşek.
bett   (C.: Betût) Kesmek, kat'. * Kilim.
bettâr   Çok kesen, fazla keskin.
bettat   Kilim satıcı. * Kesici.
bette   Kat'i. * Kesilmiş, ayrılmış, maktu'. * Tiftikten şal.
better   f. (Bed-ter) Daha kötü. Çok fena.
betûk   f. Yuvarlak tabla, bakkal tablası ve sepeti. ◊ Çok keskin.
betûl   (Betâl) Erkekten kaçınan nâmuslu kadın. * Hz. Fatımatüzzehra ve Hz. Meryem'in sıfatı.
betv   Durmak, ikamet.
betyab   f. Mihnet, keder, dert, gam, kaygı, elem.
betyar(e)   f. şeytan, ifrit. * Düşman, adüvv. * Görülmesi istenilmeyen şey.BE'V: Fahirlenmek, büyüklenmek, kibirlenmek.
bev   Deve yavrusunun derisi. (Bunu samanla doldurup anasına gösterirler. tâ ki sağılmaktan kaçmasın diye.) BEV: Geri çekmek. * Lâyık olmak. * İkrar etmek.
bev'   Kulaç, kulaçlama. * Sataşma, musallat olma. * Kuytu yer.
beva'   Benzer, beraber, eş, denk. * Hazır etmek. * Doğrulanmak. * Nüzul etmek, inmek.
bevabet   Kapıcılık, kapı bekçiliği.
bevabî   Kapıcılık, kapı bekçiliği.
bevadi   (Bâdiye. C.) Bâdiyeler, sahralar, çöller.
bevadir   (Bâdire. C.) Bâdireler, olagelen hâdiseler.
bevah   Aşikâr, meydanda, belli. Herkesin gözleri önünde.
bevahe   (Bûhe. C.) Dişi baykuşlar. * Çakır doğan kuşları. * Ahmak, ebleh adamlar.
bevahen   Belli olarak, âşikar.
bevahid   Musibetler, felâketler, âfetler, belâlar.
bevaik   (Bâika. C.) Belâlar, musibetler, felâketler, âfetler.
bevaki   (Bâki, Bâkiye. C.) Bâkiler, kalanlar, daim olanlar.
bevani   Kaburga kemikleri. * Deve ayakları.
bevar   Mahvolma, çürüme, yok olma. * Kadının kocaya varmayıp evde kalması.
bevari   (Bâriyye. C.) Hasırlar, ince kumaştan örülmüş hasırlar.
bevarid   (Bârid. C.) Soğutulmuş yemekler. * Omuzlarda boyun arasında, gerdanın yanında veya kulaklar arasında ve ensede olan etler. * Sakat şeyler.
bevarih   (Bârih. C.) Şiddetli sıcaklar ve şiddetli rüzgârlar ki, adına Samyeli denir.
bevarik   (Bârika. C.) Şimşek ve yıldırım parıltıları. * Parıltılar, gözleri kamaştırıcı olan şeyler.
bevas   f. Sıkıntı, keder, mihnet, elem, dert, kaygı, gam. * Yokluk.
bevaşe   Çiftçilerin harman savurmakda kullandıkları çatal şeklindeki tahta kürek, yaba.
bevasir   (Bâsur. C.) Mayasıllar, basurlar.
bevatil   (Bâtıl. C.) Batıllar, hurafeler. Hak olmayanlar, sahteler.
bevatin   (Bâtın. C.) Gizli ve kapalı şeyler. Aşikâr olmayan şeyler. (Zıddı: Zevahir'dir.)
bevatir   (Bâtire. C.) Keskin, çok kesen kılıçlar.
bevb   Menetmek.
bevbat   Sahra, çöl, geniş kumluk araziler.
bevc   Berk, şimşek. * Yorulma. * Bağırma, haykırma.
bevç   Azamet, büyüklük, heybet. Gösteriş, ihtişam. * Zinet, süs, debdebe.
bevd   Kuyu.
beve'   Geri çekmek. * İkrar etmek. * Lâyık olmak.
bevg   Üstünlük, galibiyet, galib gelme.
bevga   Yumuşak toprak.
bevh   'Musibete, belâya uğrama; felâket gelmesi. Kederlenme. * Gizli şeyin, sırrın açığa çıkması.' ◊ Lânet etme, beddua etme, söğme. * Haberli olma. * Düşünme. ◊ More…
beviş   f. Tahmin, farzetme.
bevj   f. Şiddetli kasırga, su çevrintisi, girdap.
bevk   Fenalık, düşmanlık, keder ve belâ meydana getirme. * Musibet, felâket. * İzinsiz ve habersiz olarak bir yere aniden çıkagelme. * Çalıp çırpma. * Yalan söz. * Boşboğaz (adam). * Şiddetli More…
bevka'   Kargaşalık, karışıklık.
bevl   Sidik, idrar.
bevle   Çok işeyen adam. * Kız çocuğu.
bevliye   Tıb: İdrar yolları ve böbrek hastalıkları. Bu hastalıkların teşhis ve tedavisiyle uğraşan tıp dalı. (Üroloji)
bevn   İki şey arasındaki mesafe. Uzaklık. * Fazilet, meziyet. ◊ f. Nasib, pay, hisse.
bevne   Küçük kız çocuğu.
bevr   Helâk olma. Yok olma. * Sınama, deneme. * Alış-veriş sıkıntısı. * Sürülmemiş yer.
bevs   Acele, ileri geçme, ileri gitme. * Bıktırıncaya kadar israr etme. * Bir kimseden kaçıp gizlenme. * Bir şeyin rengi. ◊ Öpmek. (Farisîden muarrebdir.) ◊ Bahsetmek.
bevş   Her biri bir yerden gelmiş olan bir bölük cemaat. ◊ f. Çalım, gösteriş, debdebe, ihtişam.
bevt   Zengin iken fakir düşme. Düşkünlük.
bevva   Hindistan cevizi.
bevvab   Kapıcı. * Menedici.
bevvaban   (Bevvâb. C.) Kapıcılar.
bevvabîn   (Bevvâb. C.) Kapıcılar.
bevval   Çok bevl eden, aşırı derecede işeyen.
bevvan   (C.: Büven-Ebvine) Çadır direği.
bevvee   Hazırladı, yerleştirdi, sâhib kıldı (meâlinde fiil).
bevz   Devamlı oturuş. Daimi oturma. * Çillerin kaybolmasından sonra yüzün güzelleşmesi.
bevz(ek)   f. Rutubetten dolayı yiyecek ve giyeceklerde meydana gelen yeşil renkte küf. * Ağacın, kök kısmına yakın olan yerleri. * Eşek arısı.
bey'   Satmak. * Fık: Bir malı diğer bir mal ile değiştirmek.
bey' u şira   Alım-satım. Alış-veriş. (Bak: Bey')
bey' u şirâ   Alım-satım. Alış-veriş.
bey'at   (Bak: Biat)
bey-gâh   f. Pazar yeri, pazar.
beya   f. Dolu, dolmuş. * Kapı, girilecek yer.
beyaban   f. Çöl. Sahra. * İmar olunmamış arazi. * Kır.
beyad   Mahvolma, yok olma, hiç olma.
beyadika   (Beyâzıka) (Beydak ve Beyzak. C.) Küçük yapılı, bodur boylu ve çabuk yürüşlü adamlar, paytaklar. * Satranç oyununda paytaklar, piyadeler.
beyadir   Harmanlar.
beyah   (C.: Büyâh) Küçük balık.
beyan   'İzah. Açıklama. Anlatma. Açık söyleme. * Öğretme. * Fesahat ve belâgat. * Edb: Belâgat ilminin hakikat, mecaz, kinâye, teşbih, istiâre gibi bahislerini öğreten kısmı. (Bak: Belâgat) * More…
beyanat   (Beyan. C.) Nutuklar, izahlar, açıklamalar, beyanlar.
beyanname   f. Durumu yazı ile bildiren açıklama.
beyare   f. Kısa boylu ve bodur olarak yerde yetişen nebat, meyve ve sebze. Kavun, karpuz, kabak...gibi.
beyariş   f. Çare. Tedbir. Deva, derman. İlâç, tiryak.
beyat   Geceleyin çalışma, geceyi işle geçirme.
beyavar   f. Meşguliyet, meşgul olma, uğraşma, iş.
beyaz   Aklık, beyazlık. * Aydınlık. * Yumurta akı. * Müsveddenin temize çekilmesi.
beyazî   Aklık, beyazlık. * Uzunluğuna açılan yazma kitap. * Sığır dili.
beyd   Helâk olmak. * Gayr, diğer.
beyda   Tehlikeli mevki. * Sahra, çöl. * Medine ile Mekke arasında bulunan düz bir yer.
beydah   f. Sert başlı, haşarı at.
beydaha   İri ve şişmanca kadın.
beydak   Piyade dedikleri nesne. (Satranç âletlerindendir.)
beydane   (C.: Beydânât) Yabani dişi eşek.
beyde   Gr: 'Enne' lâfzı gibi, 'şu kadar var ki, lâkin' mânâsında istisna edatlarındandır.
beyder   f. Ekin harmanı. * Doğru lügat.
beyderî   Harmancı.
beydûdet   Mahviyet, hiçlik, yok olma.
beygar(e)   f. Tekdir, azarlama, çıkışma. Sövme.
beyhan   Sır saklamıyan, aklında ve kalbinde olanları söyleyen kimse. Boşboğaz.
beyhoş   f. (Bihûş) Şaşkın. Akılsız. Deli. Serseri.
beyhûc   Höyük. (Tarlada ve bostanda dikerler.)
beyhûde   f. Boşuna. Boş yere. Faydasız.
beyhuşt   f. Kökünden çıkarılmış, dibinden koparılmış olan şey.
beyin   t. Kafatasının en büyük kısmını kaplayan, kalınca ve dayanıklı üç zarla örtülmüş olan bir sinir merkezidir. Yumuşak ve beyazımsı bir kitle olan beyin, duygu ve bilgi merkezidir. Ak ve boz More…
beyincik   Art kafa çukurunda beyin kökünün üst arka kısmında bulunan merkezi sinir sisteminin bir organıdır. Mühim bir görevi, hareketlerimizin âhenk içinde olmasını sağlamaktır.
beyit   (Bak: Beyt)
beykara   Kişinin başını sallayarak sür'atle gitmesi.
beykem   f. Oda, salon, sofa. * Kasr, köşk.
beykur   Sığır.
beylek   f. Ferman, emir. Hüccet, vesika.
beylem   Rende. * Kazma.* Açılmamış pamuk kozası.
beylerbeyi   Tar: Sancak beylerinin başı. Osmanlı eyalet umumi valisi.
beyn   Arası, arasında, aralık. İki şeyin arası. İkisinin ortası. Firkat. Ayrılık. * Burnu ve ayakları uzun karga.
beynamaz   (Bak: Bînamaz)
beyne beyne   İkisinin ortası. İkisinin arasında. Mücerred. Ne iyi, ne kötü.
beynehüma   İkisi arasında.
beynelmilel   (Beyn-el milel) Milletler arası. Milletler arasında. International.
beyniye   Tecvidde: Harfler okunurken sesin mükemmelen akıp akmama arasında olması, kalın ile yumuşak arası okunması. Bu durumda okunan harfler  şunlardır. (Râ, mim, ayn, nun, lâm.)
beynûnet   Fâsıla, iki şey arasındaki mesafe, aralık. * Fark, ihtilaf, muhalefet. Zıddiyet, anlaşmazlık, terslik. * Ayrılmak, firkat.
beyr   Helâk olmak. * Bâtıl olmak.
beyrem   (C.: Beyârim) Marangoz rendesi. * Uzun ve sert taş.* Bir yeri kazmakta kullanılan kazma âleti.
beysan   Şam hududunda bir yerin adı.
beyt   Ev, oda,hane. * Geceyi bir işle geçirmek. * Edb: İki satırlık manzume.
beytar   Nalbant. * Baytar, veteriner. Hayvan hastalıkları hekimi. ◊ Yarılmak.
beytara   Yarılmak. * Hayvan hekimliği, baytarlık.
beytaşî   (Bak: Bektaşî)
beytullah   Kâbe, câmi, mescid gibi ibadet edilen yer.
beytûtet   (Beyt. den) Gece kalma, geceleme. * Ayırmak, teferruk. * Gece baskın yapmak.
beyû   f. Gelin.
beyûg   f. Gelin.
beyûganî   f. Düğün.
beyûn   Dip tarafı geniş olan kuyu, bostan kuyusu. ◊ f. Afyon.
beyûs   f. Arzu, istek, taleb. * Ümit. * Tamah. * Alçak gönüllülük. Mütevazilik.
beyuz   Yumurtlayan tavuk.
beyya'   (Bey'. den) Dellal. * Alıp satan kimseler. * Perâkende olarak satış yapan küçük tüccar.
beyyab   Saka, sucu.
beyyahe   Balık ağı.
beyyin(e)   Aşikâr. Açıklanmış. Gün gibi vâzih delil. * Müteaddit noktaları beyan eden ve açıklayan.* Şâhid. İsbat vasıtası. Kavi bürhan.
beyyinat   (Beyyine. C.) Beyyineler. Bürhanlar.
beyyine sûresi   Kur'an-ı Kerim'in 98. suresi olup 'Kayyime, Münfekkin, Beriyye, Lemyekün' Sûresi gibi isimlerle de söylenir.
beyyinen   Vâzıhan, aşikâr olarak, alenen, açık olarak.
beyz   (C.: Büyuz) Yumurta. * Kuşun yumurtlaması. * Hayvanların bilhassa atın ayaklarında çıkan yumurta iriliğindeki şişler.
beyza   (Müe.) Parlak. Beyaz. Sefid. * Afet, dâhiye, belâ, musibet. ◊ Yumurta. * Demir başlık. * İnsanın hayası. Husye.
beyza'   (C.: Biyâz) Kasaba, köy. * Güzel yüzlü kadın. (Müz: Ebyaz)
beyzade   Osmanlı Sultanlarının oğulları. * Bey oğlu. Babası reis veya âmir olan. * Soylu, asil, necib.
beyzah   İri yapılı, etine dolgun, şişmanca adam.
beyzan   Beyazlar, aklar.
beyzar(e)   Geveze, çok konuşan.
beyzare   Büyük ve uzun sopa.
beyzavî   (Beyzî) Yumurta gibi. Yumurtaya benzer şekil.
beza   Konuşmada açık saçıklık. * Hayasızlık, utanmazlık.
bezaat   Sermaye.
bezadî   Mavimsi bir cins değerli taş. Küçük yakut.
bezaga   f. Kertenkele, keler. ◊ Ortaklık, şirket.
bezah   Büyüklenmek. Kibir, gurur.
bezane   f. Esici. Esen rüzgâr.
bezazet   Perişanlık, pejmürdelik. Kıyafetin düzgün ve intizamlı olmayışı. ◊ Bezcilik. Manifaturacılık.
bezbaz   f. Hindistan cevizinin kabuğu.
bezbeze   Galibiyet, zafer, galebe, üstünlük. * Sıkılma, daralma. * Kısmet, nasib, pay. Hisse. ◊ şiddetle sarsma, depretme. * Sür'atli yürüme. Kaçma.
beze   f. Kabahat, suç, hata. Günah. ◊ Miskin, zavallı. ◊ Bez.
bezec   (C.: Bezecât) Boyun çekmek. * Laf vurmak. * Kuzu, hamel.
bezek   Zinet, süs, debdebe, gösteriş.
bezekâr   f. Suçlu, günahkâr.
bezekârî   f. Suçluluk, günahkârlık.
bezer   Gevezelik, boşboğazlık, çok konuşmaklık.
bezesten   f. Değerli eşyanın satıldığı kapalıçarşı.
bezeven   Sıçramak.
bezg   Yarmak, şakk. * Neşter vurmak.
bezha'   Göğsü dışarı çıkıp arkası içeri giren kadın.
bezi'   Uslu, akıllı, zarif çocuk. * Zarif.
bezie   Çirkin, kabih. Otsuz yer.
bezim   Kuvvetli, güçlü kişi. * Hiddet ve kızgınlığını belli etmeyip soğukkanlı olarak hareket eden kişi. ◊ Boncuk dizilen iplik.
bezir   Ekilecek tohum, tane. * Keten tohumundan çıkarılan bir yağ. Bu yağ, yağlıboya yapmakta kullanılır. ◊ Geveze, fazla konuşan.
bezirgan   (Bâzâr-gân) f. Tacir, tüccar, alışveriş eden esnaf. Efendi ve ağa yerine Yahudiler için söylenen ünvandır.
beziyy   Hayâsız, utanmaz kimse.
bezk   Tükürmek.
bezl   Bol. Bol bol verme. Esirgemeden vermek.
bezla'   Kavi, sağlam, muhkem. * İyi fikir.
bezle   f. Lâtife, hoşa giden kibar ve nâzik söz. Şaka tarzında söylenen söz. * Ahenk ile okunan şiir.
bezle-bâz   f. Şakacı, lâtifeci.
bezm   Yayın kirişini çekip, sonra salıverme. * Bir şeyi diş ucuyla ısırma. ◊ f. Sohbet meclisi. Muhabbet yeri. Yiyip içme, îş u nûş. Meclis.
bezme   f. Muhabbet ve sohbet meclisinin bir köşesi. ◊ Gündüzleyin yenilen bir öğün yemek.
bezmgâh   f. Eğlence yeri.
bezr   Tohum. Keten tohumu. Mercimek, bakla, arpa gibi taneli tohum. ◊ f. Ziraat, ekim.
bezr-ger   f. Çiftçi, ekinci. Tohum serpen.
bezr-kâr   f. Ekinci, çiftçi. Tohum saçan.
bezre   Koltuk kılının az olması. Yüzük halkası.
bezreka   (Bak: Bedraka)
bezv   Et çok olmak. * Ağaçlar sık bitmek. ◊ Beraberlik. * Denk, eşit, misil.
bezyûn   Altın işlemesi atlas ki, adına sündüs denilir. * İnce kumaş.
bezz   Keten veya pamuktan mamul dokuma. ◊ Galip olmak.
bezzaz   Bez satan. Manifaturacı.* Muhaddislerden bir zatın nâmı.
bezzazistan   f. Esnaf çarşısı. Bedestan.
bezze   Hor ve hakir olmak.
bî   f. Kelimenin başına getirilerek o kelime menfi yapılır.Misâlleri için, 'BİA' kelimesinden sonraki kelimelere bakınız.
bi   f. İstek bildirmek için emir sigasının başına getirilr. 
bi'r   Kuyu.
bi'r-i zemzem   f. Zemzem kuyusu.
bi'se   Ne fena, ne kötü, ne çirkin mânâlarına gelir. Ve birleşik kelimeler yapılır.
bi'set   Gönderilme.
bî-ab   f. Susuz, kuru. * Donuk. * Rezil, utanmaz, hayasız.
bî-bidaat   f. Sermayesiz.
bî-bünyad   f. Esassız, temelsiz.
bî-ca   f. Yersiz.
bî-can   f. Ruhsuz, cansız.
bî-çare   f. Çaresiz. Zavallı. Şaşkın.
bî-çaregân   f. Zavallılar. Biçareler.
bî-çaregî   f. Zavallılık, biçarelik.
bî-çarevâr   f. Zavallı gibi, biçare gibi.
bî-ciğer   f. Korkak, ciğersiz, yüreksiz.
bî-çûn   f. Emsalsiz, eşsiz, ortaksız, benzersiz. * Sebep sorulmaz. (Allah C.C.)
bî-dadger   f. Gaddar, zâlim, hain.
bî-dadgerî   f. Gaddarlık, hainlik, zâlimlik.
bî-dil   f. Ürkek, korkak. * Âşık. * Kalbsiz, gönülsüz. * Nüktesiz.
bî-dimağ   f. Kafasız, akılsız.
bî-din   f. Dinsiz. * Merhametsiz, acımasız.
bî-direng   f. Durmıyan, oyalanmayan, eğlenmeyen, çabuk.
bî-diriğ   f. Esirgemeyen, elinden geleni yapan. * Esirgenmeyen.
bî-duht   f. Kızı olmıyan. * Zühre Yıldızı.
bî-gah   f. Vakitsiz, zamansız.
bî-gânegî   f. Yabancılık.
bî-garez   f. Garezsiz. * Taraf tutmıyan, tarafsız.
bî-gayat   (Bi-gaye. C.) f. Sonu olmayanlar, sonsuzlar.
bî-geran   f. Sınırsız.
bî-gişş   f. Hilesiz, safi, karışıksız. * Samimi.
bî-güman   f. şeksiz, şüphesiz.
bî-haber   f. Habersiz, bilgisiz.
bî-hanüman   f. Çoluk çocuksuz, yersiz yurtsuz.
bî-har   f. Dikensiz.
bî-hareket   f. Kımıldamıyan, hareketsiz.
bî-hasil   f. Ebedî, sonsuz, nihayetsiz, bâki. * Verimsiz, faydasız.
bî-hemal   f. Benzersiz, eşsiz.
bî-hemta   f. Eşsiz. Dengi olmayan. Benzersiz.
bî-hengam   f. Vakitsiz, zamansız.
bî-hesab   f. Sayısız, hesapsız.
bî-hod   f. Çılgın, kendinden geçmiş olan, ne yaptığının farkında olmayan. * Bayılmış.
bî-hude   f. Boşuna, beyhude, boşu boşuna.
bî-huzur   f. Rahatsız, huzursuz, tedirgin.
bî-insaf   f. Acımasız, insafsız.
bî-intiha   f. Sonsuz, nihâyetsiz.
bî-irtiyab   f. Şüphesiz.
bî-kâr   f. Kârsız, işsiz kimse. Bekâr kişi. (Bekârlık, bikârların kârıdır. İşârât)
bî-keran   (Bî-girân) f. Sınırsız, sonsuz. * Kenarsız. * Hesabsız.
bî-kiyas   f. Kıyassız, ölçüsüz.
bî-kusur   f. Eksiksiz, kusursuz, tam, mükemmel.
bî-meal   f. Hükümsüz, mânasız, saçmasapan söz.
bî-mecal   f. Mecalsiz, halsiz, dermansız, zayıf.
bî-mekân   f. Mekânsız, yersiz, yurtsuz. * Serseri.
bî-mer   f. Sayısız, hesapsız.
bî-mihr   f. Sevgisiz, şefkatsiz.
bî-nam   f. İsimsiz, nâmsız.
bî-nasib   f. Nasibsiz, tâlihsiz.
bî-naz   f. Naz etmeden Nazsız.
bî-nazir   f. Benzeri olmayan. Nasirsiz.
bî-nemek   f. Lezzetsiz, tatsız, tuzsuz.
bî-neng   f. Rezil, namussuz.
bî-neva   f. Zavallı, nasibsiz, muhtaç, çaresiz.
bî-nihaye   f. Sonsuz, nihayetsiz, ebedi, bâki, tükenmez.
bî-niyazî   f. Zenginlik.
bî-nukat   f. Ebced hesabında noktasız harfler. (Bak: Mühmel)
bî-payan   f. Sonsuz. Payansız.
bî-perva   f. Korkusuz. Pervasız.
bî-râhe   f. Çıkmaz sokak. Sapa yer, yolu bulunmayan yer.
bî-reng   f.Renksiz . Taslak halinde resim.
bî-reyb   f. şüphesiz, şeksiz.
bî-ruyî   f. Yüzsüzlük, edebsizlik, hayâsızlık.
bî-sâman   f. Sermayesiz, parasız.
bî-sebeb   f. Sebepsiz, boşuna, yok yere.
bi-şek   f. Şüphesiz, şeksiz.
bî-ser   f. Başsız.
bi-şerm   f. Utanmaz.
bî-sud   f. Faydasız, boş, neticesiz.
bî-sükûn   f. Sükûn bulmaz, durmaz, hareketli.
bi-şumar   f. Sayısız, pek çok.
bî-tabî   f. Halsizlik, tâkatsizlik, bîtablık.
bî-tail   f. Menfaatsiz, faydasız. İşe yaramaz, boşuna.
bî-vare   f. Âciz, fakir, miskin, zavallı, kimsesiz, garib.
bî-vaye   f. Mahrum, nasipsiz.
bî-vefa   f. Vefasız, dönek.
bî-zar   f. Bıkmış, usanmış, fütur getirmiş.* Bezginlik.
bî-zer   f. Altınsız.* Cimri, hasis, pinti.
bî-zeval   f. Zevâlsiz, sona ermez, bitmez, tükenmez.
bia   (C: Biyâ) Kilise.
bias   Deprenmek, ıztırab.
biat   Bağlılığını, itimadını bildirmek. Birisinin hakemliğini veya hükümdarlığını kabul etmek. El tutarak bağlılığını alenen izhar etmek. Bağlılığını tazelemek. * Rey vermek.
biberon   Fr. Emzik.
bibi   Hala, babanın kızkardeşi.
bibliyograf   yun. Kitaplar üzerinde geniş bilgisi olan kişi.
bibliyografya   yun. Kitaplar hakkında bilgi. Belirli mevzular üzerindeki neşriyatın tamamı.
biblo   Fr. Salonlarda, masaların ve rafların üzerine süs için konan vazo gibi küçük eşya.
bicad   Hz. Abdullah'ın lâkabı. * Çizgili olarak yol yol dokunmuş aba, kilim, halı. ◊ f. Yakuttan daha az değerli kırmızı bir taş. * Kırmızı dudak.
bicade   Alaca boncuk.
bical   Büyük gövdeli şey. Azîm. Cesîm.
bicişk   f. Bilgin, hakîm. * Serçe kuşu.
biçişk   f. Doktor, hekim.
biçiz   f. Pek küçük ve değersiz şey.
biçrek   f. Kandırılıp aldatılarak kendisiyle daima alay edilen kimse.
bicrit   Temiz, hâlis şey.
bicu   ( Custen: Aramak) mastarının emir köküne 'bi' eklenerek yapılmıştır. Ara, bul mânasında emirdir.
bicû   (Custen: Aramak) mastarının emir köküne 'bi' eklenerek yapılmıştır. Ara, bul meâlinde emirdir.
bid   f. Söğüt ağacı. ◊ Yok olma.
bid'   'Birden dokuza kadar veya üçten ona; yahut da onikiden yirmiye kadar olan sayılar. Birkaç. * Gecenin bir kısmı.' ◊ (Bıd'a) Geceden bir kısım. * Üçten ona ve More…
bid'at   (Bid'a) Sonradan çıkarılan âdetler. * Fık: Dinin aslında olmadığı hâlde, din namına sonradan çıkmış olan adetler.
bid'iyyat   (Bid'a. C.) Bid'alar. (Bak: Bid'a)
bida'   (Bid'at. C.) Bid'atlar. Sonradan meydana çıkan şeyler. (Bak: Bid'at)
bidaa   (Bidâat) Sermaye, ana para. * Tahsil olunmuş ilim.
bidaa(t)   Bilgi. * Sermaye.
bidada   Derinin nazik ve yumuşak olması.
bidah   f. Sert başlı, huysuz at, aygır.
bidal   Bir şeyi başka diğer bir şeyle değiştirme, tırampa etme.
bidanet   Semizlik, besililik, yoğunluk.
bîdar   f. Uykusuz, uyumayan. Uyanık.
bîdar-baht   f. Mutlu.
bîdar-dil   f. Uyanık, aydın.
bidare   f. Tutkun, âşık, düşkün.
bidâyet   Başlangıç. İlk önce. Evvel ve ibtida. İlk olarak.
bidâyeten   İlk olarak.
bidde   Derman, tâkat, güç, kuvvet.
bîdevlet   f. Mutsuz, zavallı.
bidh   Geniş ova.
bidişgan   Sarmaşık otu.
bidistan   f. Söğütlük.
bidre   Ağaç kurdu.
bidrûd   f. Sağlık, salimlik, selâmet.
bie   Yurt, konak.
biet   Bir menzile konma. * Hal, durum, nitelik, keyfiyet.
biga'   Zina etmek.
bigal   (Bagl. C.) Katırlar, esterler. ◊ f. Kargı, mızrak.
bigye   Azgınlık. * Sıçramak.
bigza   şiddetli nefret. Hiç sevmeyiş.
bih   O, onu, ona, ondan, onunla mânâlarına gelir. ◊ f. Menba, kaynak. * Temel, asıl, kök. ◊ f. Yeğ, iyi. * Ayva.
bih-güzin   f. Sarraf. * Bir şeyin en güzelini seçen.
bih-ken   f. Kökünden çıkaran, kök söken.
bihah(e)   Ses kısıklığı.
bihak   Gözsüz etmek, kör etmek. ◊ Erkek kurt.
biham   Dolu, memlû.
bihan   (Bih. C.) f. İyiler, iyi adamlar.
bihar   (Bahr. C.) Denizler. Deryalar. * Mc: İlmi çok olan âlimler.
bîhaste   f. Şaşkın. Yorgun. Aciz.
bihbud   f. Sağlam, sıhhi vücud, iyi, sağ.
bihi   f. Ayva.
bihim   O, onları, onlara, onlardan, onlarla mânâlarına gelir ve zamirdir.
bihima   O ikisi, o ikisine, o ikisinden, o ikisiyle mânâlarına gelir ve zamirdir.
bihin(e)   f. En iyi, pek iyi, seçkin. * Hallaç.
bihnane   f. Beyaz ve has ekmek.
bihr   Ağız kokusu.
bihram   f. Savm, oruç.
bihred   Akıllı kimse.
bihrit   Mücerred ve hâlis nesne.
bihte   f. Kalburdan geçirilmiş, elenmiş.
bihter(ek)   f. En iyi, daha iyi.
bihterek   f. Farslılarca, 120 senede bir def'a 13 ay kabul edilen yılın ismi.
bihterî   f. Üstünlük, en iyi ve üstün olma.
bihterîn   f. Pek iyi, en iyi.
bije   f. Safi, halis, katıksız, sade, sırf. * Hususiyle.
bijeng   f. Kapı anahtarı, miftah.
bika   (Buka. C.) Topraklar, memleketler, ülkeler. ◊ Mercimek.
bika'   (Buk'a. C.) Ülkeler, memleketler. Topraklar, yerler.
bikle   Fıtrat, yaradılış, tabiat. * Kılık, kıyafet. Şekil, biçim.
bikr   (Bikir) Bozulmamış. Temiz. * Bekâr. El sürülmemiş. * Her şeyin evveli. * Eşi benzeri görülmemiş, misli sebkat etmemiş her amel ve vaziyet.
bikr-i fikir   f. İlk olarak söylenen fikir.
bil'asale   Bizzat. Kendisi. Eli ile. Başkasını vâsıta etmeden. Asâleti ile.
bil'ayan   Açık olarak. Meydanda olarak.
bilâ   Olmayarak, sahib olmıyan '...sız,...siz' mânâları yerine kullanılan edattır. Kelimenin başına getirilerek menfi mânâ hasıl olur.
bilâ-addin   f. Sayısız. Adetsiz.
bilabil   Elem, keder, tasa, dert, gam. * Telâş.
bilâd   (Belde. C.) Beldeler. Diyarlar. Memleketler. Şehirler.
bilade   f. Müzevvir, fâsid, fesatçı, ispiyon eden.
bilakis   Aksine. Tersine. Zıddına.
bilal   Siyah ve beyaz, yâni kara ile ak olmak. (Bak: Belal)
bilanço   ing. Ticarî bir müessesenin muayyen bir devre sonunda alacak verecek durumunu göstermek üzere meydana getirdiği cetvel. * Mc: Herhangi bir işte belirli bir müddet sonundaki iyi ve kötü More…
bilaz   Kaçkın kimse. * Yemeği doyana kadar yiyen. * Kısa boylu adam.
bilbedahe   Açıktan. Aşikâr olarak. Meydanda olarak. Besbelli.
bilcümle   Bütün, hepsi. Umumiyetle.
bildem   Göğüs önü. * Boğaz. * Akılsız kimse.
bilek   f. Çatal temrenli bir nevi ok.
bilfarz   Olduğunu kabul ederek. Farzolarak.
bilfiil   Sırf kendisi. Kendi çalışması ile. Başkası karışmadan.
bilgin   Musibet, belâ, felâket, âfet.
bilhads   Hads ile. Son derece bir sür'at-i intikal ile. (Bak: Hads)
bilhadsissâdik   Doğru bir hads ile. (Bak: Hads)
bilinç   t. Pks: İnsanın kendi varlığından ve kendine tesir eden çevresinde meydana gelen hadise ve değişikliklerin, bilgisine sahip olması hali. Şuurun dereceleri vardır. Meselâ: Düşünüyorum.
bilinemezcilik   (Bak: Lâedriye)
bilirkişi   (Bak: Ehl-i vukuf)
bilistihkak   Lâyıkıyla, liyakatı olarak. Hakkıyla. Haklı olarak.
bilittifak   İttifak ile. Beraberce, birlikte, elbirliğiyle.
bilkasd   Kasd ile, düşünerek. Bilerek.
bilkülliye   Tamamı ile. Büsbütün. Bütün ile. Tamamen.
bilkuvve   Fiil mertebesine varmadan. Tasavvurda, tasavvurî olarak. Düşünce halinde. Kabiliyet ve istidat ile.
bill   Mübah olan şey.
billahi   Allah'a, Allah'tan. * (Yemin) maksadı ile söylenir.
bille   Yaşlık, ıslaklık. Çiy dedikleri rutubet ki sabah vakitlerinde olur.
billit   Akıllı, hâzık ve mâhir kimse.
billiz   Kısa boylu adam. * Şişman kadın.
billur   Şeffaf, parlak taş, elmas gibi kıymetli. Cam gibi parlayan.
bilmukabele   Karşılıklı. Karşılık olarak. Mukabil olarak.
bilmüşahede   Görmek suretiyle, görerek.
bilsam   f. Zâtülcenb, akciğer zarı iltihabı.
bilv   Belâ. * Zahmet. * Tecrübe, imtihan.
bilvasita   Vâsıta ile. Birisinin vâsıta olması, aracılığı ile. * Edb: Terci' ve terkib-i bentleri teşkil eden parçaları birbirine bağlayan beyit.(Bak: Musarra')
bilyakîn   Bir şeyi şeksiz ve şüphesiz olarak itikad-ı kavi ve sahih ile bilmek, derk etmek. (Bak: Yakin)
bilye   (C.: Belâya) Belâ, * Zahmet. * Tecrübe, imtihan.
bim   f. Korku, havf. * Tehlike.
bim ü ümid   Korku ve ümid.
bim-nak   f. Korkmuş.
bimanend   Eşsiz, nazirsiz.
bimar   (C.: Bimârân) f. Mariz, hasta, alil.
bimare   f. Hasta, alil. * Muharebeler veya akınlar esnasında ele geçirilen kadın esirlerin ayrıldıkları sınıflardan birinin adı.
bimarhane   Tımarhane. Akıl hastahanesi.
bimaristan   f. Tımarhane. * Hastahane.
bîn   f. Kelime sonuna ilâve ile 'gören, görücü' mânalarına gelir. 
bina   f. Gören, görücü. * Göz.
bina emini   İnşaatı kontrol eden.
bina'   (C.: Ebniye) Yapı, ev. Yapma, kurma. * Gr: Müteaddi, lâzım, meçhul, mütavaat gibi fiillerin esasını mevzu yapan kitab.
bina-dil   f. Basiretli. Kalbi hakikatı kavrayan.
binaberin   f. Bunun üzerine, bu sebebe binâen, bundan dolayı.
binâen   ...den dolayı, bu sebepten. Mebni ve müstenid olarak. Dayanarak.
binâenalâhaza   Bundan dolayı. Buna binaen.
binâenaleyh   Bunun üzerine, ondan dolayı.
binaguş   f. Kulak tozu. * Kulak memesi.
binavend   f. Mâni, engel.
binbaşi   'Ask: Bin kişiye yakın olan bir tabur askere kumanda eden subay; yarbayın bir alt, yüzbaşının bir üst derecesidir.'
binc   Her nesnenin aslı ve kökü.
bincişk   f. Şerçe kuşu.
binefsihi   Bizzat, kendisi, kendisi ile.
binek   f. Gözbebeği, hadeka.
binende   f. Görücü, gören. * Tedbirli, ilerisini düşünen, akıllı.
binevend   f. Mâni, engel.
bingildak   Yeni doğmuş olan çocuğun kafasının üst tarafı. Bu kısım yumuşaktır.
binî   f. Burun. (İnsan ve deniz için kullanılır.) * Dağ tepesi. * Zirve, uç nokta. * Yayın ele alınan kısmının ucu. * Görürlük, görmeklik.
biniş   f. Basiret, görüş, görme kabiliyeti. * Mülâkat.
binnetice   Neticede, netice olarak.
binnihaye   Sonuna kadar. Sonsuz.
binniyet   Kastederek. Niyetle.
binsar   (Binsır) Serçe parmakla orta parmak arasındaki parmak. Yüzük parmağı.
bint   Kız. Kızı. 'Fâtıma bint-i Resûl-i Ekrem (A.S.M.): Resûl-i Ekrem'in (A.S.M.) kızı Fâtıma (R.A.)'
bir gûna   Hiçbir suretle. Bir suretle. Bir türlü.
bir'is   Sütlü deve.
bira   (Felemenkçe) İçinde alkol bulunan ve bu sebeple haram olan bir cins içki.
birabbi   Rabbimle, Rabbime.
birad   f. İhtiyar, pir. Dermansız, güçsüz kimse.
birader   (Berâder) f. Kardeş.
biraderane   f. Dostça, kardeşçe.
biraderî   f. Kardeşle ilgili. Kardeşlik.
biraderzade   f. Kardeş oğlu. (Yeğen: Kızkardeşin oğludur.)
birak   Cennet merkeplerinden bir bineğin adı.
biran(e)   f. Viran, harab, yıkık, dökük, eski.
biranda   Alm. Savaş gemilerinde, askerlerin yattığı asılı yatak.
biraste   f. Budanmış ağaç. Fazla dalları kesilmiş ağaç.
biraz   Karşı karşıya kavga etme. Savaşa atılma.
birbas   Derin kuyu.
bircis   Sütlü Deve. Müşteri yıldızı.
bire'sihi   Kendi başına, bizzat.
birig   f. Üzüm salkımı.
birinc   f. Bir hububat cinsi olan pirinç. * Pilav. * Pirinç madeni.
birişte   f. Kızartılmış.
birkaş   (C.: Berâkış) Serçeye benzer bir küçük kuşun adı.
birkîl   Tüfek. * Zemberek adı verilen bir savaş aleti.
birleme   (Bak: Tevhid)
birnas   Derin kuyu.
birnis   f. At kestanesi.
birr   Temizlik. * Günahtan çekinmek. * Takvâ. * İn'âm ve ihsan etme. * Amel-i sâlih, iyi amel. * Koyunu sevketmek. * Gönül, kalb. * Tilki yavrusu. * Fâre.
birs   Pamuk.
birsa'   Uzun boylu, semiz.
birsam   (Hallüsinasyon) Akıl hastalarının, gerçekten var olmayan bir şeyi varmış gibi yanlış idrak etmeleri halidir. Meselâ karınlarında veya başlarının içinde yılan bulunduğunu söylemeleri yahut More…
birşam   Hiddetli nazar, kızgın bakış.
birtil   (C.: Berâtıl) Rüşvet. * Meşru olmayarak, kanunen bir iş gördürmek için vazifeli olan kimseye rüşvet olarak verilen şey ki, para vesair menfaatlardır.
birun   f. Dışarı, hârici, dış. * Fazla.
birunane   Haddini aşarak. Haddini tecavüz ederek.
biruz   f. Değersiz, zümrüte benzer yeşil renkte bir taş.
biryan   f. Kebabın bir nev'i. Piran. Pürân.
birzevn   (C.: Berâzin) Semer vurdukları at. (Farisîde 'esb-i palanî' derler)
birzin   Ağaç maşrapa.
biş   f. Artık, ziyade. Bıldırcın otu denilen zehirli bir ot.
biş-baha   f. Pahalı, fiatı yüksek, değerli, kıymetli.
biş-ter   f. Daha çok, daha fazla.
bişar   f. Esir, kul, köle. Harpte teslim alınan kimse. * Altın, gümüş kakmalı işlemeler. * Takatsiz, dermansız, halsiz.
bişaret   (Bak: Beşâret)
bisat   (C.: Büsüt) Döşek. * Döşeme, kilim, minder.
bişe   f. Orman, meşelik.
biser(e)   f. Atmaca cinsinden, zaganos denilen bir nevi avcı kuşu.
bişî   f. Fazlalık.
bişing   f. Balyoz. Kazma. Küskü. Burgu.
bisinoz   yun. Pamuk işçilerinde görünen, pamuk tozlarının sebebiyet verdiği bir akciğer hastalığı.
bişir   Talâkat, güzel yüzlülük.
bişkel   f. Elem, keder, gam, tasa, kasavet. * Orak şeklinde ağaç anahtar. * Kıvırcık saç.
bişkufe   f. Kusma, istifra. * Çiçek.
bişkuh   f. İktidarlı. Kuvvet sahibi. Muhterem ve saygıdeğer kimse.
bişkul   f. Becerikli, çevik. * İhtiyatlı, tedbirli. * Akıllı. * Kuvvet sahibi.
bismark   (Bak: Prens Bismark)
bismihi   Onun adı ile, onun namına. * Allah'ın adıyla.
bismil   f. Boğazlanmış, kesilmiş.
bismil-gâh   f. Hayvan kesilen yer, salhâne.
bismil-şüde   f. Boğazlanmış, kesilmiş.
bismillah   Allah namına, Allah için, Allah'ın adı ve izni ile.
bişpul   f. Pejmurde, perişan, dağınık.
bisr   Vücudu sivilceli olan kişi.
bişr   Sevinç eseri.
bisre   Sivilce, siğil.
bissüyûf   Kılıçlarla ve kuvvet ile.
bist   (C.: Ebsât-Büsât) Yavrusu yanında olan dişi deve. * Salıverilmiş, bırakılmış olan şey. ◊ f. Yirmi. (20)
bistah   f. Küstah, hayâsız, edepsiz, arsız, utanmaz adam.
bistam   f. Kıymetli bir cins taş olan mercan.
biştam   f. Sığıntı, parazit, asalak.
bistar   f. Çarpık, eğri. Gevşek.
bister   f. Yatak, döşek.
bistuh   f. Beceriksiz, âciz. zayıf, cılız kimse.
bistüm   Yirminci.
bisyar   f. Ziyade, çok , fazla.
bisyarî   f. Çokluk.
bît   Kut. Gıda.
bit(e)   Bir gece yiyecek yemek.
bita   Ağır davranma, gevşek davranma, gecikme.
bita'   Bal şerbeti.
bitain   Astar. (Bak: Betâin)
bitaka   Küçük parça. (Üzerinde kumaşın fiatını yazıp kumaş içine koyarlar.) ◊ (C.: Batâik) Varaka, pusla kâğıdı.
bitan   Deve kolanı. Karnı tok kimse.
bitane   Gizlenilen hâl. Gizli şey. Herkesin görüp bilmesi istenilmeyen ve aşikâr olmayan şey. * Mahrem, sırdaş. * Astar. * Bir şehrin ortası, merkezi. ◊ (C.: Betâyin) Çarşaf. * Kaftan More…
bite(t)   Geceleme, gece kalma.
bitevî   (Biteviye) t. Sürekli, durmadan. * Bütün yekpare.
bitke   Kesinti. * Kesilen bir nesnenin ufak parçaları, cüz'leri.
bitlab   f. Hurma çiçeğinin tomurcuğu.
bitn   Zengin. * Bodur. * Obur. * Şaşkın. * Yalnız kendi nefsini düşünen.
bitna   Malın, paranın ve servetin ziyadeliğinden doğan sürur, sevinç. * Mide dolgunluğu.
bitr   Bir şeyin boş yere zâyi olması. * İnkâr etmek.
bitrik   (C: Betârika) Reis. * Emir. * Çavuş.
bitta   Yağ koydukları bardak.
bittahrik   Hareket ettirerek, oynatarak. * Kışkırtarak, teşvik ederek.
bittasavvur   Tasavvur ile, niyet ederek, düşünerek. (Bak: Tasavvur)
bittedric   Yavaş yavaş.
bittih   Karpuz. Kavun.
bitüm   Yerin altında bulunup sıvı ve sarımtırak veyahut katı ve kara bir durum ve renkte olan maddedir ki, asfalt yol yapılırken kullanılır.
bityar(e)   f. Elem, keder, tasa, sıkıntı.
biûza   Sivrisinek.
biv   f. Güve.
bivan   Çadır direği.
bivar   f. 'Onbin' sayısı.
bivaz   f. Yarasa kuşu. Muvâfakat, kabul.
bive   f. Dul kadın, kocasız kadın.
bivegî   f. Dulluk. Kocasız kadının hâli.
biya'   (Bia. C.) Kiliseler.
biyaet   (C.: Biyâât) Satılık mal.
biyah   (C.: Büyâh) Ufak balık.
biyan   Gece. Gece ile gelen belâ.
biyocoğrafya   yun. Nebat ve hayvanların yer yüzünde dağılışını ve sebebelerini tetkik eden ilim kolu. Hayatî Coğrafya. Biyojeografi.
biyoelektrik   Canlı varlıkların vücutlarında yaratılmış olan elektrik. (Bu elektriğin varlığı, hususi âletlerle anlaşılır)
biyofizik   Canlıların bünyelerindeki hâdiselerin fizikî cephesini inceleyen ilim kolu.
biyoğrafi   Şahısların hayatlarını mevzu edinen yazı çeşitlerine verilen isim.
biyokimya   Canlıların kimya ile ilgili yapılarını, tepkilerini, belirtilerini inceleyen bilim dalıdır. 19. Asırda başlatılan bu çalışmalarla proteinler, vitaminler, hormonlar anlaşılır duruma gelindi. More…
biyolog   Biyoloji ilmiyle uğraşan âlim.
biyonik   Canlıların, yaşadıkları muhit içinde değişen şartlara uygun nasıl hareket ettiklerini inceleyerek canlıları model almak suretiyle benzer hareketleri yapabilecek makinelerin yapılması işiyle More…
biyoterapi   Tıb: Bazı hastalıkların tedavisinde canlı varlıklardan faydalanma usûlü.
biyt   Kuvvet.
biyz   (Bîd) Parlak ve beyaz.
biza'   Birisine kaba muamelede bulunma. * Faydasız, boş yaramaz söz.
bizare   f. Desise, hile, tuzak.
bizâtihi   Kendi kendine, aslında, kendiliğinden, esasında, kendisi, yalnızca zâtından, aslından.
bizaz   (Bak: Bezazet)
bizişk   f. Tabib, hekim, doktor.
bizişkî   f. Doktorluk, hekimlik, cerrahlık.
bizlah   Geveze, boşboğaz, çenesi düşük.
bizle   Gündelik elbise. ◊ f. Lâtife, şaka.
bizr   (C.: Büzûr) Sebzevât. * Kuru ot tohumu. ◊ Beyhûde, boşu boşuna. ◊ Heder olmak.
bizz   Açmak, feth.
blöf   ing. Karşısındakini yanıltmak veya yıldırmak için aslı olmayan şeyleri gerçekmiş gibi göstermek.
blok   Fr. Birbirine bitişik yapılar. * Büyük ve ağır yığın. * Resim kağıtları saklanan karton kap.
bobin   Fr. Tel veya iplik sarılmaya mahsus silindir şeklinde makara.
bodur   Enine göre boyu kısa ve tıknaz olan.
bombardiman   Fr. Bomba, top gibi ağır silahlarla yapılan hücum.
bön   Budala, ahmak, saf.
bonkör   Fr. Hulus-i kalb. Kalb temizliği. İyilik.
bono   İtl. Ticaret senedi. Muayyen bir va'denin sonunda belirli bir paranın belli bir kimseye ödeneceğini bildiren senet.
bora   yun. Birdenbire çıkan fırtına. Pek şiddetli rüzgâr.
borç   Geri verilmek niyetiyle ihtiyaç sahiplerine verilen para. Müslümanlıkta faizle borç vermek haramdır, günahtır. Borcunu ödiyemiyecek durumda onların borçlarını bağışlamak veya sonraya More…
bornuz   Başlıklı ve kollu hamam havlusu.
borsa   (Ticarette) Vasıfları belli ölçülere uyan yani standartlaştırılabilen malların örnekleri üzerinden alım satımının yapıldığı devlet kontrolü altında teşkilâtlanmış pazar yeri.
bostan   (Bustan) f. Ağacı, çiçeği, yeşilliği çok olan yer, kokulu yer. Sebze bahçesi. * Kavun, karpuz.
bostan-i hudâ   f. Huda'nın, Allah'ın bostanı meâlinde olup, İlâhî güzellikleri ve tecelli-i İlâhînin aksettiği yer mânâsında kullanılır. 'Vahidiyet mertebesi' diye de söylenmiştir.
botanik   Bitkileri inceleyen biyoloji ilmi. (Bak: Biyoloji)
boykot   '(Boykotaj) Fr. Bir şahıs veya devlete karşı alış-verişi, münasebetleri kesmek. Bir ülkeyi, bir topluluğu veya bir şahsı zarara sokmak maksadıyla onunla her türlü ilgiyi kesme. * Bir More…
boylam   t. Yer yüzünde bir yerin başlangıç dairesine olan uzaklığının açı cinsinden değeri. (Bak: Tul)
bozkir   Yağışlı mevsimler de yeşeren ot cinsinden bitkilerin ve bazı bodur ağaçların yetişebildiği yarı kurak yer.
bozok   Bugünkü Yozgat vilâyetimizin Osmanlılar devrindeki adı.
bronş   yun. Tıb: Nefes borusunun akciğerlere giden iki kolundan her birinin adı.
bu'   Bir şeyi kucaklayıp çekmek.
bu'bab   Cemaat, topluluk.
bü'bü'   Her nesnenin aslı. * İzzet, kerem. * Zeyrek akıllı, zarif kişi. * Hâkim, seyyid. * Gözbebeği. * Mc: Çok kıymetli ve değerli olan şey.
bu'd   (C.: Eb'ad) Uzaklık. Baid olma. * Aralık. * Geo: Bir cismin uzunluk, genişlik ve derinliği.
bu'dan   (Baid. C.) Uzaklar, ırak yerler.
bu'kuke   İzdiham, kalabalık.
bu're   Çukur. * Çölde çukur tarzında yapılan ocak.
bü's   Güçlük, zorluk. * Fakirlik.
bu'susa   Küçük canavar.
bu'sut   Derenin ortası.
bu(y)   f. Koku, râyiha.
buak   Şiddetli sel. * Şiddetli ses, sadâ. Haykırış. * Birden bire, ansızın gelen yağmur.
büak   Yağmuru şiddetle yağan bulut.
bubürd(ek)   f. Andelib, bülbül.
büc   f. Keçi.
büç   f. Avurt. Ağzın iç tarafı.
bücal   f. Ateş koru. * Kömür.
bücbûha   Bir yerin orta kısmı. Orta yer.
bücc   Kuş yavrusu.
bücdet   İlim, bilgi.
büceyr   Ashab. Etba'.
bücr   Şaşılacak, taaccüb edilecek şey. * Şer, kötü, iyi olmayan.
bücriyy(e)   Musibet, belâ, felâket, âfet.
bücud   Bir yerde mukim olma, oturma. İkamet.
bücûl   f. Tıb: Topuk kemiği. Aşık kemiği.
bud   f. Varlık.
büd   f. Sâhip. * Maşa.
bud u nebud   f. Var-yok. * Oldu-olmadı.
büdad   Nasip, hisse, pay. * Nihayet, son.
büdae   Her şeyin öncesi, evveli.
budala   Zekâca geri, salak.
büdbüdek   f. İbibik kuşu, çavuş kuşu, hüdhüd.
büdd   Uzaklaşma. Birbirinden uzak düşme. * Perâkende etmek, dağıtmak. Put, sanem. * Firak. * Tâkat, kudret.
büdde   Nasib, hisse, pay. * Nihayet, son.
budeî   f. (Hindistan'da) Buda Dininden olan.
budene   f. Bıldırcın kuşu.
budha   Sâha. Avlu, meydan.
büdn   Yoğun gövdeli ve şişman olmak.
budu'   Can sıkılması. * İdrak etme, anlama.
büduh   Yürümek, meşy. * Esmâullahdan bir isim. (Vedud mânâsına)
büdün   (Bedene. C.) Kurbanlık develer.
büdur   İleri geçme, hızla geçme.
büdüv   Görünür hâle gelme. Aşikâr olma. Zâhir hâle gelme.
büfe   Fr. İçinde sofra takımı konulan dolap. * Davetlileri ağırlamak için çeşitli yiyecek ve içeceklerin hazır bulundurulduğu masa. * İstasyon lokantası. * Sigara, kibrit, gazete, sandviç v.s. More…
bug   f. Elde omuzda, kucakta taşınmak üzere hazırlanmış eşya çıkını.
büga'   İstemek, talep etmek.
bugas   Leşle beslenen kuşlar, leş yiyen kuşlar.
bügas   (C.: Bügasât-Ebgıse) Ufak, küçük kuşlar.
bügase   Ufak kuş.
bugat   (Bâgî. C.) Haksızlık edenler, âsiler, serkeş kimseler.
bügeyg   Koyun. * Besili erkek geyik. * Semiz keçi. * Bir yerin adı.
bugra   f. Turna kuşu veya turna kuşu sürüsünün önünde uçan turna horozu.
bügur   Düşmek, sukut.
bügye   İstenen ve kasdedilen şey.
buğz   Sevmeme. Birisi hakkında gizli ve kalbi düşmanlık hissetme. Kin, husûmet.
buh   Zeker.* Nefis.
büh   'Baykuşa benzer bir kuştur, ondan küçüktür. Dişisine büvâhâ derler; ahmak, akılsız kimseyi ona benzetirler. * Puhu.'
buh(e)   Erkek baykuş. * Çakır doğan.
buhala'   (Bahil. C.) Tamahkârlar, cimriler.
buhar   Suyun buğu haline gelmiş şekli. * Seyyal, lâtif cisim.
bühar   Deniz balıklarından bir beyaz balık.
büharise   Altın ve gümüşten üç kıntar veya üçyüz rıtıl.
bühat   Bühtan edici, iftiracı.
buhayre   Göl. Küçük deniz.
buhbuha   Saha. Alan, orta yer.
bühbuha   Bir yerin ortası, orta yer.
buhha   Boğaz kısılmak.
bühhüt   Haramzâde, piç.
buhl   Bahillik, eli dar olma, cimrilik, tamahkârlık, pintilik.
buhle   f. Semizotu.
bühlul   Güzel yüzlü.
bühmâ   Dikenli ağaç.
bühme   (C.: Bühüm) Cemaat, topluluk.* Leşker. * Bahâdır, kahraman.
buhnuk   Kadınların başlarına örtüp iki uçlarını çenesi altına bağladıkları bez. (Türkçe 'destâr' derler)
bühr   Galip olmak. * Yürümekten nefesini tez tez verip solumak.
buhran   Sıkıntı. Darlık. Nöbet. Kriz. Hastalığın ağır zamanı. * Bir işin tehlikeli ve karışık hâl alması.
bühre   Geniş yer, büyük mekân. * Kesik kesik soluyuş. * Dere içindeki sazlık ve çayırlık.
bühsul   İri gövdeli kimse.
buht   Arabî ile Acemîden doğmuş develer. ◊ f. Veled, oğul, mahdum.
büht   İftira, isnad edilen yalan. * Bir seyyarenin bir günlük hareketi.
bühtan   İftira. Birisine yalandan bir şey isnad etme. Birisini suçlu gösterme. * Dalgınlık. * Medhûş ve mütehayyir olma.
buhtec   Pişmiş.
buhter   Her şeyin esası, aslı. * Kısa boylu.
buhtiyye   Melez dişi develer.
buhtu(r)   f. Ra'd, gök gürültüsü.
bühtür(e)   Bodur, kısa boylu.
buhu   Mütevazi bir şekilde hakkını isteme.
buhuh   Ses kısıklığı.
buhul   Tamahkârlık, cimrilik.
buhur   (Bahr. C.) Denizler. ◊ Tütsü. (Bak: Bahur)
bühur   Işıklı, nurlu, aydınlık. ◊ Büyük emir.
buhur-dân   f. Tütsülük.
bühüt   (Behût. C.) İşitenleri hayrete düşürecek kadar olan iftira ve yalanlar.
bühüvv   (Behv. C.) Misafirlere mahsus odalar. * Hayvanlar için yerin altına yapılmış ahırlar.
bujene   f. Tomurcuk. * Henüz açılmamış çiçek.
büjhan   f. Gıpta etme, imrenme.
büjmeje   f. Kaya keleri, kertenkele.
büjul   'f. Aşık kemiği; topuk kemiği.'
buk   Düdük. Boru.
buk'a   Yer parçası, ülke. * Boş ve ıssız yer. * Sağlam ve büyük bina. * Benek leke.
bükâ   Ağlama.
bükâ-âlûd   f. Ağlatıcı, gözyaşı döktürücü.
bükâ-engiz   f. Ağlatıcı. Gözyaşı döktürücü.
bukalemun   f. Bulunduğu yerin rengine giren, fare büyüklüğünde, böcek yiyen bir hayvan. * Mc: Sık sık fikir ve kanaat veya meslek değiştiren.
bükât   Ağlayanlar.
buket   Fr. Çiçek demeti.
bukkarî   Musibet, belâ, âfet, felâket.
bükmâ   (Ebkem. C.) Dilsizler. Ebkemler.
bükre   Erken. Sabah vakti.
bükse   Kiremit parçası. * Saksı.
bukta   Perişan, pejmurde, dağınık, dökük saçık. * Cemaat, güruh, topluluk, kalabalık.
büky   Ağlayıcılar, ağlıyanlar.
bukya   Sonsuzluk, bâkilik, ebedilik.
bül'a   Değirmen taşının tane dökülecek yeri.
bül'um   Gırtlak, hançere.
bül-game   f. Herşeye hevesli olan.
bülâg   f. Pınar, çeşme.
bülâlet   Islaklık, nemlilik, yaşlık.
bülbül   (C: Belâbil) Andelib. Güzel öten bir nevi kuş.
bülbülan   (Bülbül. C.) Bülbüller. Andelibler.
bülbüle   (C.: Belâbil) Emzikli bardak.
bülbülveş   Bülbül gibi.
bülcet   Genişlik, vüsat.* İki kaş arasında olan açıklık.
büldan   (Belde ve Beled. C.) Beldeler, şehirler, iller, memleketler.
bülega   (Belig. C.) Beliğ olanlar, Belâgat sâhipleri. Belâgat ilmi mütehassısları. Edebiyatçılar.
bülehniye   Maişet genişliği. * Gani olmak, zenginleşmek.
bülend   f. Yüksek, büyük.
bülend-âvâz   f. Haykırma, yüksek ses.
bülend-himmet   f. İyi çalışır.
bülend-pâye   f. Rütbesi yüksek, pâyesi bülend olan.
bülendî   f. Yükseklik, yücelik.
bülga   Maaşa yetecek nesne.
bülgat   Geçinmeye kâfi gelecek kadar olan şey.
bülheves   f. Heves ve isteği çok, maymun iştahlı.
bülka   Kısa boylu. * Bir kuşun adı.
bülkut   (C.: Belâki) Bir hurma cinsi. * Ot ve su olmayan harap ve boş yer. * Yalan yere yemin etmek.
büllet   (C.: Bilâl) Hurmanın ıslanıp yaş olması.
büls   İçine incir koyulan kilimden dokunmuş büyük çuval.
bülsün   Mercimek mesabesinde hububattan bir habbe. (Bâzı yerde mercimek de derler.)
bülten   Fr. Halka bilgi veren, özet olarak yazılmış resmi yazı. * Bir müessesenin, kurumun faaliyetlerini tanıtan ve belli zaman aralıklarıyla yayınlanan mevkute.
büluc   Zâhir olmak, gözükmek. Parlamak, ruşen olmak.
bülud   Mukim olmak, ikamet etmek, oturmak. * Köhne olmak, eskimek. * Meclise geç gelmek.
büluğ   Erginlik. Olgunluk. Çocukluk devresini tamamlayıp ergenliğe geçiş. Ergenliğe ulaşan genç, namaz kılmak ve oruç tutmak gibi farzlarla mükellef (yükümlü) olur. * Yaklaşıp çatma.
büluh   Beceriksiz, âciz. * İşe yaramama, yorgun ve bitkin olma.
bulvar   Fr. Geniş ve ağaçlı cadde.
bum   f. Yer, toprak, zemin, memleket, yurt.* Huy, haslet, tabiat. * Sürülmemiş tarla, arazi.
büm   (C.: Ebvam) Baykuş.
bum(e)   f. Zool: Baykuş.
bumbar   f. Koyun ve benzeri gibi hayvanların kalın bağırsağı. * İçine kıyma, pirinç vs. doldurulmuş bağırsakla yapılan bir cins yemek.
bumehen   (Bumehin) f. Deprem, zelzele, yer sarsıntısı. * Koyun bağırsağı.
bun   f. Nihâyet, dip. * Kolay, suhûletli. * Rahim. * Temizlenmiş olan koyun bağırsağı.
bün   Temel, esas, kök, netice, son. ◊ Meziyyet, üstünlük.
bündad   f. Temel. Binanın esası. * Destek, payanda. Duvar, set.
bündar   f. Zengin, asil ve kibirli kişi.
bunduk   Yuvarlak küçük taşlar. * Yuvarlak küçük kurşun. * Fındık.
bünduka   (C.: Bünduk, Benâdik) Fındık tanesi. * Kemankere taşı. Küçük yuvarlak taş.
büniyye   (C.: Büniyyat) Her nesnenin aslı ve yaratılması, fıtrat. * Sazan balığı. * Meçhul yol.
bünlad   f. Destek, payanda, duvar, set. * Temel. Esas, bina.
bünn   Yemen kahvesi.
bünud   (Bend. C.) Büyük bayraklar, sancaklar.
bünüvvet   Evlâtlık, oğulluk.
bünyad   f. Temel, esas. Yapı, binâ.
bünyamin   Yakup Aleyhisselâm'ın en küçük oğlu.
bünyan   Yapı. Bina. Duvar. Esas. Yapı yapmak.
bünye   Bir şeyin vücut yapısı. Vücut, beden. Fıtrat. * Şekil, tarz, sûret.
bünye-hîz   f. Vücudu canlandıran, bünyeyi kaldıran.
bur   Hayırsız kişi. * Ekine elverişli olmayan tarla. ◊ f. Fıstıkî renk. * Sülün. * Doru at.
bur'   (Bak: Ber')
bür'   (Büru') Hastanın iyileşmeğe başlaması. * Kurtulmak. * Fazilette ve bilgide üstünlük. (Bak: Ber')
bür'um   Açılmamış gonca çiçek.
bür'ûme   (C.: Bür'um - Berâim) Açılmamış tomurcuk gonca çiçek.* Gül gılafı.
bura   (Bak: Bevr)
büra   Kamıştan yapılan hasır.
büra'   Ağaç yongası. Törpüden çıkan talaş.
bürabe   Kalem yongası, törpüden çıkan talaş.
bürad   Soğuk.
bürade   Eğeden çıkan talaş ki, 'bürâde-i zeheb, bürâde-i fizza ve bürâde-i hadid' denir.
buraha   şiddet. Ezâ ve meşakkat.
burak   'Binek. Cennet'e mahsus bir binek vâsıtası.(Kelimenin kökü; (Berk) dir. Burak'ın Hadis-i Şerife göre ta'rifi: 'Merkepten büyük, katırdan küçük hacimde bir dâbbe
büraka   Bütün gün yüzünü süsleyen kadın. * Yemek sırasında bir kimseye kızıp, yemeği kimseye vermeyip yalnız yiyen kadın.
büram   Kene dedikleri böcek.
büraye   Yontulan ağaçtan çıkan yonga.
bürbur   Bulgur. (Buğdaydan yapılır.)
burc   Muayyen bir şekil ve sûrete benzeyen sâbit yıldız kümesi. * Tek hisar kule, kale çıkıntısı. * Dünyaya göre güneşin döndüğü yerin onikide bir kadarı.
bürc   (C.: Bürûc-Ebrac) Hisar. * Yıldız.
burcas   Hedef. Yüksek bir yerde bulunan nişangâh.
bürcas   Havada ağaç başında olan nişan.
bürceme   (C: Berâcem) Parmak boğumu.
bürcüd   Arap elbiselerinden bir nevi kalın elbise.
bürd   f. Bilmece, bulmaca.
bürda   Tıb: Sıtma hastalığı.
bürdbar   f. Ağırbaşlı. Sabırlı, mütehammil, uysal, tahammüllü kimse.
bürdbarî   f. Ağırbaşlılık, sabırlılık.
bürde   Hırka. Üstten giyilen libas, elbise.
bürdek   f. Küçük bilmece.
bürdî   Hurmanın iyisi.
büre   (C.: Bürât-Bürâ-Bürin) Deve burnuna takılan halkalar. * Bilezik gibi olan halkaların her birisi.
büreha   Şiddetli azab. Sıkıntı.
bürehne   f. Açık, yalın çıplak.
bürehne-gî   f. Çıplaklık.
bürehne-ser   f. Başı açık.
büresa'   Nâs mânâsına kullanılan bir isim.
bürgur   Buzağı.
bürgus   (C.: Beragis) Pire.
burhan   (Bak: Bürhan)
bürhan   Delil, hüccet, isbat vasıtası.
bürhe   Zaman, an, müddet.
bürhin   Zahmet, güçlük, zorluk.
bürhun   f. Duvar. Kemer. * Çember, daire. * Hâne, ev ve kale kapısı. * Mâni, engel, çit. Avlu.
bürid   Oniki mil.
büride   f. Kesilmiş.,
büride-ser   f. Başı kesik.
bürin   f. Dilim (Daha çok meyveler için kullanılır.)
buriya   f. Hasır.
burjuva   Fr. Orta halli olup, ne çok zengin ve ne de çok fakir olan halk. Eskiden Avrupa'da köylü ve asilzade olmayıp şehirde yaşayan halka denirdi. Kendi başına işi ve malı olan, ücretle More…
bürka   (C.: Birak) Taşlık yer.
bürka'   Kadınların örtündükleri yaşmak, peçe.
bürkan   Yanardağ, volkan, lavlar saçan dağ.
burkat   Sanem, heykel, put.
bürke   Martı. * Kurbağa. * Havuz. * Küçük göl.
burku'   (Berku') Kadınların yüz örtüsü, peçe. * Kâbe örtüsü. * Yedinci kat gök.
bürme   (C.: Birem-Birâm) Çömlek yapımında kullanılan yumuşak taş. * Çömlek. * Baş örtüsü.
bürna(h)   f. Yiğit, delikanlı, genç.
bürnak   f. Delikanlı, yiğit, genç.
bürnüs   (C.: Berânis) Bir uzun takke. (İbtidâ-i İslâm'da ruhbanlar giyerlerdi.)
bürokrasi   Fr. Hükûmet dairelerinde aşırı kırtasiyecilik, muamele çokluğu. İşlerin yürütülmesinde şekilciliğin ve idarî işlemlerin ağır basması hâli. Devlet görevlilerinden meydana gelen zümre veya More…
bürokrat   Fr. Memur sınıfından olan. * Devlet işlerinde muamelelerde şekle aşırı ehemmiyet veren.
bürr   Buğday.
bürran   f. Keskin, kesici.
burs   Fr. Devlet veya bazı müessese yahut şahıslarca tahsil veya ilmî tetkik için gerekli masraflara kullanmak üzere verilen para.
bürs   Ardıç ağacının meyvesi.
bürsan   f. Ejderha, büyük yılan.
bürsün   (C.: Berâsin) İnsan eli. * Vahşi hayvanların pençesi. * Develere vurulan bir nevi damga.
bürsute   Tehlikeli yer.
bürt   Nebat şekeri. Zelil, aşağılık kimse. * Balta.
bürtule   (C.: Bürtul) Kalpak dedikleri keçe takke. * Rüşvet.
büru'   Fazilet, ilim ve iyilikte benzerlerine olan üstünlük. * (Hasta) iyiliğe yüz tutma.
buruc   (Burc. C.) Burçlar, hisarlar, kuleler. (Bak: Büruc)
büruc   (Burc. C.) Burç, aslında âşikar şey mânasına gelir. Her bakanın gözüne çarpacak şeklide zâhir olan yüksek köşk mânasına da kullanılmıştır.
büruc suresi   Kur'an-ı Kerim'in 85. suresi olup Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur.
bürûd   Berd, soğuk. * İşten soğuma, bıkma.
bürudet   Soğukluk. Soğuk olmak. Hararetsizlik. * Mc: Münasebetteki soğukluk. Münaferet. Muhasama.
bürufe   f. Mendil. * Sarık. * Kuşak, bel kuşağı. Forma.
büruk   Un helvası, undan yapılan bir nevi helva. * Büyük oğlu varken evlenen kadın. * Deve çökmek (mânâsına mastardır.) ◊ Bir şeyin şakıması, parlaması. * (Berk. C.) Berkler, More…
burut   Bıyık.
büruz   Zâhir olma, belirme, meydana çıkma. Çıkmak.
burzag   Şişmanca, etine dolgun delikanlı. * Delikanlılık çağındaki neşe.
bürzea   (C.: Berâzi) Yuna dedikleri keçe ki, eyer altına koyarlar, teğelti de derler.
bürzu'   Dolu, dolmuş, mümteli.
bus   f. 'Öpen' mânasına gelerek birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Damen-bus  - Etek öpen.
büş   f. At yelesi. * Kahkül. * Noksan, eksik.
busa   Bir gemi cinsi.
busak   Ağız suyu.
büsak   Tükürmek.
busat   (Bisat. C.) Bisatlar, döşekler, kilimler, minderler, keçe yaygıları.
buse   f. Öpme.
buse-câ   f. Öpecek yer.
buse-çin   f. Öpücük alan, öpücük toplayan.
buse-gâh   f. Öpülecek yer.
buse-zen   f. Öpen, öpücü.
büsed   Kırmızı boncuk. * Mercan.
busende   f. Öpen, öpücü.
buseyla'   Pazu dedikleri ot.
buside   f. Öpülmüş.
busiden   f. Öpmek.
bûsiş   f. Şapırtılı öpüş.
büşiy   Fakir ve evlâdı çok olan kimse.
büsle   Efsuncuya verilen ücret.
büslet   Nam, şöhret, ün, şan.
büşra   Müjde. Sevinçli, hayırlı haber. * İncil'in bir ismi.
büsre   Herşeyin ucu ve başı. * Herşeyin tâzesi. * Genç kız veya oğlan. * Hurma koruğu. * Biraz büyümüş olan ekşi ot.
büssed   Mercan taşı.
büstah   f. Edebsiz, küstah, utanmaz.
bustan   f. Çiçek ve gül kokularının çok olduğu yer, bahçe.
bustan-bân   f. Bahçıvan.
büste   f. Fındık.
büstûka   (C.: Besâtik) Küçük küp. Küpçük.
büsuk   Bir kimsenin, akranına üstün olması. * Ağacın uzaması. * Uzunluk.
büsul   Beddua, lânet.
busula   Pusula.
büsut   Cömertlik, civanmertlik. El açıklığı.
büsûta   Genişlik. * Tekellüfsüzlük.
butakat   (C.: Bevatık) Pota dedikleri kap ki içinde maden eritirler.
bütçe   Fr. Devletin veya diğer kuruluşların yıllık gelir ve giderlerini (sarfiyat ve varidatlarını) gösteren ve bunlarla ilgili harcamaları tayin eden hesap işleri.
büteka   (C.: Bevâtık) Pota dedikleri âlettir ve kuyumcular içinde altın ve gümüş eritirler.
büteyra   Sonunda evlâdı kalmayan. * Vitir namazını bir rekat kılmak. * Şems, güneş. * Sabah.
butha   İyi huy, güzel haslet. Müsbet alışkanlık.
buthan   Medine-i Münevvere'de bir derenin adı.
butin   Menazil-i Kamer'den üç yıldız.
bütlal   f. şaşa kalan, hayret eden, hayran olan.
butlan   Haksızlık. Bâtıl olma. Boş ve abes olmak. Hak olmamak.
butm   Çitlenbik ağacı. (Yemişine 'habbet-ül hadar' derler.)
bütperest   f. Putu mâbut ittihaz eden. Heykellere ibâdet eden. (Bak: Putperest)
bütşiken   f. Put kıran.
butu'   Geç kalma, gecikme.
bütu'   Uzaklaşma. * Kesilme.
butul   Çürüklük, boşluk, beyhudelik.
bütul   Bâtıl olmak.
butule   Çok kahraman ve bahadır olmak.
butun   (Batn. C.) Batınlar, karınlar, kucaklar. * Nesiller, soylar.
bütun   (Batn. C.) Batınlar, karınlar, kucaklar. * Soylar, nesiller.
butv   Eğlenmek, geç gelmek.
buuc   Karında olan yaralar.
buule   Kadın eş, zevce.
buulet   Zevciyet. Karıkocalık. * İmtinâ ve red ve muhalefet etmek.
büüre   Çukur kazmak. * Çukur.
buus   Sefalet. Yokluk içinde olma.
büvan   (C: Ebvine) Çadır direği, direk.
buy   f. Koku. * Ümit, umma. * Sevgi, muhabbet. * Tamah.* Huy. Tabiat. * Kısmet, pay, nasib.
bûy-dar   f. Kokulu.
buy-perest   f. Av köpeği.
bûya   Güzel kokulu.
bûyahya   Azrail (A.S.)
bûyçe   f. Sarmaşık (nebat)
buye   Özleme, hasret.
buyiden   f. Koklamak, koku almak.
buyrultu   t. Sadrazam, kaptan-ı derya, vezir, beylerbeyi gibi devlet erkânının yazılı emirleri.
büyü   Cin gibi manevî varlıklar aracılığı ile insan veya başka varlıklar üzerinde etki meydana getirme işi. Dinimiz büyücülerin şerrinden, kötülüklerinden Allah'a sığınmamızı emreder. More…
büyu'   (Bey'. C.) Satışlar. Satın almalar.
büyud   Yok olma, hiç olma, in'idam.
büyüklenmek   t. Kendini büyük görmek, büyüklük taslamak. (Kötü huylardan biridir, günahtır.)
büyun   Geniş ve derin kuyu. * Mıntıkalar, bölgeler, yerler.
büyût   (Beyt. C.) Beytler, evler.
büyûtât   (Büyût. C.) Asilzâde aileleri. * Asil kimseler, soylu kişiler. * Ev kümeleri.
büyûz   (Beyz. C.) Yumurtalar.
büz   Harap yer.* Fâsid nesne. * Helâk. ◊ f. Keçi.
büz-ban   f. Keçi çobanı.
büza'   Kibar, zarif.
büzaa   Kibarlık, incelik, zerafet.
buzak   Tükrük. (Ağızda 'buzak', ağızdan çıksa 'rıyk' denir.)
büzak   Salye, tükrük.
büzare   Üst dudakta fazlalık olarak sarkık deri olması.
büzbûn   Altıda bir, südüs.
büzgale   f. Keçi yavrusu, oğlak.
büziçe   f. Oğlak. Küçük, yavru keçi.
buzine   Maymun.
büzm   Kesin karar ve tahammül. * Sertlik, kuvvet. * Doğru rey.
büzr   Herkesin sözünü dinleyen. Dinleyici.
buzra   Üst dudağın ortasından dışarı taşan et parçası.
büzû'   Doğmak, tulû' etmek.
büzul   Yarılmak, inşikak.
büzur   (Bezr. C.) Tohumlar, çekirdekler.
büzürg   (C.: Büzürgân) f. Cesim, kebir, azîm, büyük, ulu. * Reis, baş, başkan, şef. * Türk musikisinde bir mürekkep makamın adı.
büzürg-sal   f. İhtiyar, yaşlı.
büzürg-var   f. Büyük, saygıdeğer, ulu (kimse).
büzürgân   (Büzürg. C.) Büyükler, azimler, cesimler, ulular.
büzürgâne   f. Büyük, ulu bir kimseye yakışacak sûrette.
büzürgî   f. Azîm olmak. Büyüklük. Ululuk.
büzürgmeniş   f. Yüksek fikirli, fikirleri değerli olan.
büzuzet   Perişanlık, kıyafetsizlik, pejmürdelik, bezazet.
büzzaka   Kabuksuz sümüklü böcek.
 Arabî ayların kısaltmalarında Cemaziyel Evvel ayının kısaltılmış hali.
ç   Osmanlı alfabesinin yedinci harfi olup, ebced hesabında 'cim' harfi gibi üç sayısının karşılıdır.
câ   f. Yer. Mekân. Mevki.
ca'ab   Bileyci.
ca'am   Tama' etmek.
ca'b   Kazmak. * Atmak.
ca'be   Ok torbası, sadak.
ca'ber(e)   (C.: Ceâbir) Kısa boylu kimse.
ca'ca'   (C.: Ceâci) Taşsız yer. * Zindan.
ca'caa   Değirmen sesi. * İsteklerde zorluk vermek. * Devenin çökermesi. * Çökmüş deveyi kaldırmak.
ca'cere   (C.: Ceâcir) Hamurdan çeşitli şekiller yapıp, pekmez içinde pişirip yerler.
ca'l   'Yaratmak, halk. * Almak. * İş işlemek. Yapmak. * Bu kelime Kur'ân-ı Kerim'de onüç vecihle kullanılmıştır
ca'le   (C.: Cüul) Küçük hurma ağacı.
ca'lî   Uydurma, samimi olmayan, sahte, düzme ve taklid.
ca'liyyat   Yapmacık hareketler, sahte, düzme hâller.
ca'liyyet   Yapmacık (olmak.)
ca'ma   Yaşlı deve.
ca'mus   (C.: Ceâmis) Pis, necis.
ca'r   Yırtıcı kuşların pisliği.
ca's   Pis, necis.
ca'sûs   (C.: Ceâsis) Kötü huylu, kısa boylu.
ca'v   Deve ve koyun tersini toplamak.
ca'z   Yoğun, kalın nesne.
ca'zerî   Kısa boylu, galiz, sitemkâr kimse.
caadet   Etli, semiz ve kıllı kişi. * Su kenarında biter bir ot. * Bir kabile adı. ◊ Kıvırcıklık.
caar   Sırtlan.
çaba   Cehd. Gayret, herhangi bir işi yapmak için harcanan güç.
cabe   Bir cevap.
cabeca   f. Yer yer. Ara sıra. Yerden yere. Bazı yerlerde.
cabet   Cevap vermek.
câbi   (Cibâyet. den) Eskiden Evkaf gelirlerini ve zekâtları toplayan tahsildar.
câbir   Cebredici, zorla yaptıran.* Galib gelen. * Şefkatsiz, merhametsiz. * Tekebbür ve taazzüm eden. * Aziz ve kavi olan. * Tıb: Kırıkçı, çıkıkçı. * Cebir ilminin ilk kurucusu olan müslüman âlimi. More…
cabiye   (C.: Cevâbi) Cemaat. * İçinde su toplanan büyük havuz. * Şam diyarında bir şehir adı.
cablus   f. Dalkavukluk, yaltaklanma. * Dalkavukluk eden, yaltaklanan.
cablusî   f. Dalkavukluk, yaltaklanıcılık.
çabük   f. Çabuk, seri, aceleli, hızlı, tez, hafif.
çabük-hirâmân   f. Sür'atli yürüyen. Çabuk yürüyen.
çabük-rev   f. Çabukça giden.
çaçaron   İtl. Çok konuşan, çenesi düşük, geveze.
çaçele   f. Postal, ayakkabı, çarık, pabuç.
cadd   (Câdde) Ciddi, çalışkan, azimli.CA'D: Kıvırcık saç, şa're.
cadde   Geniş, işlek, büyük yol. Anayol. şah-rah.
cadi   Avrupa'da putperestlik çağından beri gelen bir inanca göre, şeytanın gücünü kullanarak büyü yolu ile insanlara kötülük eden, felâketler getiren kadın. Bu bâtıl inanç yüzünden birçok More…
cadib(e)   Kusur görücü. Başkalarının noksan taraflarını gören.
cadil   Gürbüz, kuvvetli, kavi, metin.
cadis(e)   Viran, harap, yıkık. * Çorak, kurak, işlenmemiş, ekilmemiş toprak, gelir getirmeyen boş arazi.
cadu   f. Büyücü, cadı. * Hortlak, gulyabani. * Acuze, çirkin kocakarı. * Çok güzel söz.
cadu-fenn   f. Büyücü, sihirbaz.
cadu-ger   f. Büyücü, sihirbaz.
cadu-suhen   f. Sihirlercesine söz söyleyen.CA'F: Atmak, yere vurmak.
cafî   Cefa eden, eziyet veren.
cafil   Yürürken çabuk olan kimse.
cafûn   Karpuz.
çağatay   Cengiz Han'ın oğlu Çağatay Han'ın ismine nisbetle Mâvera-ün Nehr taraflarında oturan Doğu Türklerine ve edebî lisan olarak kullandıkları Doğu Türkçesine verilen isimdir.
çağdaş   (Bak: Asrî)
cager   f. Kuş kursağı.
çağla   (Çağala) Badem, erik, kayısı gibi yemişlerin yenebilen ham meyvesi.
çağlar   Kayalara veya setlere çarparak, yerden köpürerek düşen su. Şelâle, çağlayan.
çağz   f. Kurbağa. * Korku, havf. * Kapandığı halde hâlâ içinde cerahat bulunan yara. * Ah ü fizar. İnilti.
cah   (Câhe) f. Makam, mansıb. Kadr, itibar.
çâh   (Çeh) f. Kuyu. Çukur.
cahan   Yediği fayda etmeyip geç büyüyen çocuk.
cahar   Kuyunun içinin geniş olması.
cahb   (C.: Echibe) Ebücehil karpuzu. * Korkudan dolayı kederli olmak.
cahcah   (C.: Cehâcih) Ulu, şerif kişi.
cahcaha   Gönlünde olan sırrını gizlemek. * Çağırmak. * Su sesi.
cahd   Bile bile inkâr etme.
cahdel   Semiz.
cahdem   (C.: Cehâdim) Ekin tarlası.
cahder   Kısa boylu.
cahf   Tekebbürlenmek, kibirlenmek, gururlanmak. ◊ Övünme, fahr. * şeref.
cahfel   Dudakları kalın olan kimse. * Asker. * Zenginlik.
cahfele   (C.: Cehâfil) At dudağı.
cahh   Ayakları uzun, yeşil çekirge.* Adamın beli bükülüp eğilmek.
cahî   (Cahiye) Aşikar, aleni, açık, meydanda ve herkesin gözleri önünde olan.
cahid   Mânen, kavlen, kalemen ve maddeten cihad eden. Mücâhid olan. Din düşmanı ile elinden geldiği kadar mânen, kavlen, kalemen ve maddeten cenkeden, vuruşan. Mümkün olduğu kadar gayretle çalışan. More…
cahif   Uykusunda dişini öttürmek. * Çok fazla hafiflik üzerine olmak. * Nefis, ruh. * İnsanın karnından çıkan ses. * Kısa. * Çok asker. ◊ Kişinin kendi yanında olan şeylerin More…
cahil   Tecrübesiz. Bilgisiz. Genç. Toy. * Allah'ı unutmuş olan. Gafil.
cahilane   f. Câhillikle, câhilce, câhil kimseye yakışır şekilde.
cahile   (C.: Cevâhil) Değirmen çarkı.
cahim   Şiddetli ve kat kat birbiri üzerine yanan ateş. Çukur yerde yanan ateş. * Cehennem'in bir tabakası. ◊ Çok sıcak yer.
cahimî   Cehennem gibi.
cahiyen   Aşikâr olarak, alenen.
câhiz   Asıl ismi Amr İbn-ül Bahr olan ve gözünün hadekası çıkık olduğu için bu isimle anılan büyük bir Arab edibi. * Patlak gözlü adam.
cahiz   Cesur, cesaretli, yiğit.
cahl   Çekirge gibi bir büyük arı. * Büyük kırba. * Ters yuvarlayan bir böcek.
cahma'   Gözleri büyük ve çok kırmızı olan kadın.
cahme   Nazar değdiren göz. * Kat kat ve şiddetli yanan ateş.
cahmeriş   (C.: Cehâmir) Çok yaşlı kadın. * Eşek sıpası.
cahre   Şiddet ve kıtlık yılı. * Yemek.
cahreme   Darlık. * Kötü ahlâk.
cahş   (C.: Cihaş-Cuhşâ) Eşek sıpası. * Kolan eşeğinin erkeği.
cahşe   Eşek sıpasının dişisi. * Çobanın eline dolayıp eğerdiği ip.
cahsuk   f. Orak.
cahûd   (Cahd. dan) İsrarla inkâr eden. Muannidce, isnat edilen bir sözü kabul etmeyen. * Yahudi.
cahûf   Mağrur, kibirli, kendini beğenmiş.
cahzem   Gözleri büyük olan kimse.
caibe   (C.: Cevâib) Halkın ağzında gezen haber.
cail   Yapan, bir şey veren, kılan. * Yaratıcı. (Bak: Ca'l) ◊ Cevelân eden. Yerinde durmayıp hareket eden.
cair   Mâni, engel. * Eğri. * Çok, kesîr. * Eziyet eden. Cevreden. Zulmeden.
caiz   Mümkün, olur, olabilir. * Fık: Yapılması sahih ve mübah olan herhangi bir fiil veya akit.
caize   (Cevaz. dan) (C.: Cevaiz) Azık, yol yiyeceği. * Hediye, armağan, bahşiş. * Edb: Eskiden takdim olunan medhiyeli bir şiire veya bir san'at eserine karşılık olarak verilen para, hediye ve More…
çak   f. Yarık, çatlak, yırtmaç. * Kılıç, bıçak gibi şeylerin sesleri. * Sabah vakti beyazlığı. * Küçük pencere. * Hazır. Amâde. ◊ f. İyi, güzel, sıhhatli, şişman.
caka   (Argo) Gösteriş, çalım. Caka, mal mülk, giyim, kuşam, yahut hareket davranış yoluyla olabilir. İslâm'da gösterişin her şekli haram ve günahtır. Bugün bazı kimseler ve aileler gösteriş More…
çakacak   f. Silahlı çatışmadan çıkan ses.
çakaloz   Çakıltaşı atan bir nevi küçük top.
çakçak   Parça parça, yırtık pırtık. * Kılıç ve emsâli şeylerin sesleri.
çâker   f. Kul, köle.
çâkerâne   f. Kölecesine, köle gibi.
çâkerî   f. Abd'e, köleye ait. * Kölelik. Kulluk, abdlik, esirlik, cariyelik.
çakmakli   Ağızdan dolan ve tetik yerinde bir cins çakmakla ateş alan eski tüfek çeşitlerinden biri.
çakşir   İnce kumaştan yapılan uzun bir çeşit şalvar. * Kuşların ayağındaki tüy.
çakuç   f. Çekiç.
câl   Akıl. * Rey. * Kuyu duvarı.
çal   İsimlere önden eklenip, onun daima hareket edip oynamakta olduğuna işaret ve delâlet eder. Meselâ: Çal-at - Durduğu yerde de hareket eden at. * Bir şeyi şiddetle kapmaya delâlet eder. 
cal'   (Câli') Terbiyesiz. Kötü konuşan.
cal(i)   f. Tuzak, ağ. * Misvak ağacı.
çala   İsimlerden önce kullanılarak, devam ve şiddetli ve pervasız kullanılmasını bildirir. Meselâ: Çalakalem - Çabuk ve gelişigüzel ve ilmi olmayan yazı yazmak.
çalab   t. İlâh. Mâbud. Cenâb-ı Hak, Rab.
çalak   f. Yerinde durmayan, çabuk, oynak. Dâima çalışan. Her bir hareketi çabuk olan. * Akıl ve ferâseti açık.
çalakî   f. Çeviklik, süratlilik, tezlik.
çalbus   f. Dalkavuk, yaltakçı.
çalçene   t. Durmayıp konuşan, geveze.
cale   f. Nehrin bir kenarından diğer kenarına geçebilmek için ağaçtan, sazdan veya şişirilmiş tulumlardan yapılan sal.
cali'   Açık-saçık kadın. Hayasız kadın. * Utanmaz, utanması kıt olan adam.
calib   Çekici. Celbedici. Kendi tarafına çekip getirici olan.
calif   Deri soyan, kabuk soyan.
calife   Deri ile eti birlikte koparan yara.
çâlik   f. Çelik çomak oyunu.
çalim   Tavır, eda. * Kılıcın keskin tarafı, ağzı.
calinos   (Kalinos) yun. İlk devirlerde yaşamış olan bir Yunan Filozofunun adı.
calis   (C.: Cüllâs) Oturan, oturucu, cülûs eden. Tahta çıkan.
çâliş   f. Savaşta düşmana karşı gurur ve naz ile yürüme. * Mukabil, karşı durma. * Savaş, muharebe, harp, ceng, mücadele. * Birleşme.
caliz   f. Sebze bahçesi, bostan. Kavun karpuz tarlası.
calût   (Bak: Yûşâ A.S.)
cam   f. Cam, şişe, bardak, sırça.
çam   f. Eğrilme, bükülme. * Salınma.
cam-i zerrin   f. Altın kadeh. * Tas: Allah âşıkının kalbi. * Bir kasaba adı. * Bir şarab adı.
came   f. Evde giyilen bol elbise. Elbise, çamaşır. Sevb, libas.
çâme   f. şiir ve gazel. Manzume.
came-gî   f. Hâdim ve hizmetçilere verilen ücret ve elbise parası. * Tüfek fitili. * Elbiselik kumaş.* Hizmetkâr, hademe, hâdim.
çâme-gûy   f. Şair.
camedar   f. Elbiseyi muhafaza eden kimse. * Vestiyer.
camehab   f. Yatak.
camekân   f. Elbise soyunulacak yer. * Camlık.
cameşuy   (C.: Câmeşuyân) f. Çamaşırcı, çamaşır yıkayan.
camger   f. Cam yapan sanatkâr, camcı ustası.
camgûl   f. Külhanbeyi.
camhane   f. Cam fabrikası.
cami   'İslâm mâbedi. İbadet yeri olan bina. * Cem'edici, toplayıcı, içine alan. * Cem'etmiş, toplamış bulunan, hâvi ve muhit olan. * Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtu Vesselâm bütün evvel More…
camî   (Molla Camî) Hic: 817-898 Büyük bir İslâm müellifidir. Asıl adı: Abdurrahman'dır. Yüze yakın eser vermiştir.
camia   Topluluk. Birlik. Kütle. * Dâr-ül fünûn.
camid   (Câmide) Ruhsuz, sert, katı madde. Cansız.
camih   Başı sert hayvan.
camil   Çobanla olan deve sürüsü.
camis   Cansız, camid. * Letâfeti gitmiş olan elbise.
camit   Eski ve Ortaçağlarda Giresun ile Samsun arasında kalan dağlık mıntıkaya verilen ad. Osmanlılar zamanında bu kelime Canik olarak kullanılmıştır.
çamulari   Himalaya dağlarına bağlı bir dağ silsilesi.
camus   Su sığırı. Manda. Kömüş.
can   f. Yaşayış. Diride olan kudret, kuvvet. Hayat cevheri.
can-aferin   f. Yaratıcı.
can-azar   f. Can yakan, can inciten, eziyet veren. Acı çektiren.
can-bahş   f. Hayat bağışlayan, can veren. Sevgili. Cenâb-ı Hak. Allah.
can-efşan   f. Bir dâvâ uğrunda canını veren, canını feda eden.
can-fersa   f. Can dayanamıyacak derecede.
can-geza   f. Ruh sıkıcı, can sıkıcı. Tehlikeli olan, öldürücü.
can-gîr   f. Can sıkıcı, ruh sıkıcı.
can-güzar   f. Cana dokunan, candan geçer olan.
can-nisar   f. Canını harcayan, canını fedâ eden.
can-şiken   f. Azrâil (A.S.)
can-sitan   f. Can çıkarıcı, ruh alıcı. İnsana bela olan. Güzel.
cana   f. Ey sevgili! Ey can!
canan   f. Sevgili, güzel, sâhib-i cemâl. * Canlar, ruhlar.
canavar   f. Can alıcı, kahredici. * Vahşi, yırtıcı hayvan. Kurt.
canbaz   (C.: Canbazan) Can ile oynayan, canını tehlikeye koyan, canbaz. * Hayvan alış-verişi ile uğraşan kimse. * Aldatan, hilekâr, hile yapan. * Eskiden atlı fedai asker.
canbeleb   Ölecek halde, canı dudakta.
candade   f. Bir şeye candan bağlanmış. Can vermiş, candan bağlanan.
candane   f. Tepe ile alın arasındaki yer, bıngıldak. Beyin.
candar   f. Diri, canlı, zihayat, ziruh. * Silâhlı kimse. * Muhafız, koruyucu, emniyet memuru. * Yol yiyeceği, azık.
cane   f. Silah.
çane   f. Çene.
canfeza   Gönüle ferahlık veren, can artıran. * Ayın 23. gününe verilen ad.CAN-GÂH: f. Can evi. * Can azaltıcı.
canhiraş   f. Dayanamıyacak derecede acı ve keder veren.
cani   'Cinayet işlemiş olan. Birisini öldürmüş veya yaralamış bulunan. Caniler nasıl haksız yere insanı öldürüyorlar ve onların hayatlarına son veriyorlarsa; kâfirler, inkârcılar, dinsizler More…
canî   f. Candan sevilen.
canib   f.Yan, yön. Cihet, taraf. Yüksek taraf.
canibeyn   İki taraf, iki cânib, iki yan.
canih(a)   (Cünha. dan) Suç işlemiş, mücrim, cinayet işleyen.
caniha   Bir tarafa meyleden veya bir cenahı tutan. * Göğüs altındaki iyeği.
canişin   Birinin yerine geçen, birinin yerine vekâlet eden. Vekil.
cankurtaran   t. Ölüm tehlikesinde olanları kurtarmak için kullanılan vasıta. * Hasta ve yaralıları hastahaneye taşıyan otomobil. Ambulans.
cann   Ateşten mahlûk cinlerin babası olan. * Bir beyaz yılan cinsi. * Cin taifesi. İnsanlardan evvel yaratılan bir nevi mahlûklar, cinler. (Bak: Cinn)
canperver   f. Kalbi ferahlandıran. Ruha hoş gelen.
canrüba   f. Gönül alan, gönül kapan dilber.
canşikâf   f. Can yaralayıcı, can yırtıcı.
canşikâr   f. Öldürücü. * Mc: Can avlayan veya öldüren. Sevgili, mahbub.
cansiper   (Cansupâr): f. Canını feda eden.
cansiperane   f. Canını feda edercesine.
cansuz   f. Can yakıcı, yürek tutuşturan.
çap   f. Basma, baskı, tab.
çapar   Postacı.
çapkun   Seri ve yorulmaz neviden iyi bir at cinsi.
çaplus   f. Dalkavuk, yaltakçı.
çapûl   f. Yağma, saldırı.
çapûlcu   Düşman toprağına atla hücum edip yağma eden. Akıncı, yağmacı.
câr   Kadınların, elbisenin üstünde örtündükleri çarşaf. (Bak: Çarşaf) ◊ Çeken, sürükleyen. * Komşu. * Medet eden, yardımcı. * Müşteri.
car   Faydasız bağırıp çağırmayı ve gevezeliği ifade eder ve ekseriya mükerrer kullanılır.
çâr   f. Dört. Cihâr.
çar   (Slavca) Eski Rus İmaparatorlarının ünvanları. * Bulgar kralı.
çar naçar   f. İster istemez, mecburiyetle.
çar u yek   Dörtte bir.
çâr-bâliş(t)   f. Evvelce padişahların ve makamca büyük olanların üzerlerine oturdukları dört katlı şilte. * Dört unsur.
çar-deh   f. Ondört.
çar-gâh   'f. Dört taraf ki, bunlar; şark, garb, şimal, cenub'dur. * Dünya, küre-i arz, cihan. * Türk musikisinde bir makam adıdır.'
çar-guşe   f. Dört köşe. Dört taraf. Dört yön.
çar-şeb   f. Cilbab, ferace, çarşaf.
çar-şenbih   f. Haftanın dördüncü günü. Çarşamba günü.
çar-tak   f. Çardak. * Dört köşe çadır.
çar-yarî   f. Çar-yâra ait. Sünnîlik.
çar-yek   f. Çeyrek, dörtte bir. * Saatin dörtte biri, onbeş dakika. * Mecidiye denilen gümüş sikkenin dörtte biri ki, beş kuruşluk bir gümüş sikkedir.
çar-zeban   f. Geveze, çenesi düşük, lüzumsuz olarak konuşan.
çâre   f. Neticeye varmak üzere maniaları kaldırmak için tutulması icabeden çıkar yol. Kurtuluş yolu. Tedbir, yardım, yol. * Hile. * Bir def'a. * Ayrılık.
çâre-cu   f. Çâre arıyan.
çâre-sâz   f. Çâre bulan.
çarh   Çark, tekerlek. * Felek, gök, sema. * Ok yayı. * Elbisede yaka. * Tef.* Devreden, dönen. * Çakır doğan. * Talih.
çarha   f. Ordunun ilerisinde bulunan askerlerin yaptıkları tâlim. * Çıkrık gibi dönen yuvarlakça bir cins dolap.
cari   Akan, akıcı. * Geçmekte olan. * İnsanlar arasında mer'i ve muteber ve mütedavil olan.
çariçe   (Slavca) Rus İmparatoriçesinin nâmı.
carif   Yıkıp harap etmek.
carih   Yaralayan. Yara açan. * Cerheden, çürüten. * Avcı hayvan.
cariha   (Müe.) Yaralayan. * Kol, ayak gibi her bir vücud azâsı.
carim   Cürüm ve kabahat sahibi. Suçlu. * Ailesinin maişetini kazanan. * Kesen. * Hurma toplayan.
carin   Aşınmış ve eskimiş bez.* Belirsiz yol. * Yılan yavrusu.
caris   Yaygaracı, geveze, terbiyesiz, güldürücü. Çala çaldıran.
çariyar   (Bak: Çaryâr)
cariye   Geçer olan, akıcı olan. Seyreden giden. * Güneş, şems. * Gemi. * Cenab-ı Hakk'ın in'âm eylediği rızık ve nimet. * Genç ve iyi hizmet eden kadın. Muharebede İslâm düşmanlarından More…
çark   f. (Çarh-Çerh) Dönen pervaneli tekerlek. * Vapur, değirmen ve dolap çarkı. * Bir makinenin dönen tekerleği, çok zaman bu tekerlek makineyi çalıştırır. Her çeşit tekerlekli makine. * Dönerek More…
çarmih   'f. (Çar: Dört; Mıh: Çivi) Salib. Suçluyu haça germek için kurulmuş, haç şeklinde darağacı. * Geminin direkleri başından aşağıya inen kalın ipler.'
çarpa   f. Eşek, deve, koyun v.s. gibi dört ayaklı hayvanlar.
carr   Çeken, çekici. Sürükleyici. * Harf-ı cer.
carre   Komşu kadını. * Yularından çekilen deve.
çarşaf   Yatağın üstüne serilen veya yorgana kaplanan bez örtü. * Kadınların kullandığı baştan örtülen, pelerinli eteklikli sokak elbisesi.
carşeb   f. Çarşaf, cilbab.
çarsu   f. Dört taraf. Dört tarafı olan şey. * Çarşı, pazar.
çarta(re)   f. Dünya, âlem, küre-i arz. * Dört unsur. * Dört teli olan kemençe.
carû(b)   f. Süpürge.
çârub   f. Süpürge.
cârûb-zen   f. Süpürücü, çöpçü.
çârub-zen   f. Süpürücü.
carud   Nasrani rüesasından olup Şam'ın da reislerindendi. Kitablarında Hz. Peygamber'in (A.S.M.) vasıflarını görüp imân edenlerdendir. Asr-ı Saâdetten önce yaşamıştır.
çaruğ   f. Çarık.
çarüm   f. Dördüncü.
carûr   Sel arkı.
carûre   Kapı ökçesinin yeri.
çaş   f. Tahıl yığını, hububat.
caselik   Katolik. Başpiskopos, başpapaz, büyük papaz, patrik.
casim   Şam diyarında bir köyün adı.
casir   (Cesaret. den) Cesaret eden, cesur, cesaretli.
caşiriyye   Kuşluk vakti yenen yemek. Kuşluk yemeği.
çaşit   Casus.
casiye   Diz çökmüş.* Topluluk, cemaat. * Yığın, taş yığını.
câsiye suresi   Kur'an-ı Kerim'in 45. sûresi olup Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur. Şeriat, Dehir Suresi de denir.
caslik   (Cesâlik) Nasrâniler hakîmi. * Çokluk, kesret.
çaşni   Çeşni, lezzet, tad. Yemeğin tadına bakmak için ağza alınan miktar, tadımlık.
cass   Alçı taşı. * Kireç.
cassas   Sıvacı, kireççi.
cast   f. Üzüm teknesi. Üzümün sıkıldığı yer.
çaşt   f. Kuşluk yemeği. * Kuşluk vakti.
casûm   Korkulu rü'ya, kâbus.
casus   (C.: Cevâsis) Hafiye. Gizli sırları haber veren. Kendi asıl şahsiyetini gizleyip, kendini iyi şahsiyet şeklinde göstererek ve gizli yollarla bir devletin askeri, siyasi ve mâli durumlarına More…
caub   Kısa adam.
çavele   f. Güzel renkli bir cins gül. * Eğri büğrü, yamuk.
cavers   Buğdaylar arasında biten bir cins sarı darı.
câvid   (Câvidân, câvidâne, câvidânî) f. Sermedî, sonu olmayan, sonsuz, dâimî, lâyemut.
câvidâne   f. Câvidân, ebedi, sonsuza âit, sonsuza müteallik.
cây   f. Yer, makam, mevki.
cay-baş   f. İkâmet yeri, oda, ev. Yurt, mekân, mesken.
cay-gâh   f. Mevki, makam, rütbe. * Yer, mekân.
cay-gir   f. Yerleşen, yer tutan, yerleşmiş.
cay-mend   f. Yerinden kalkmayan, üşenen, tenbel. Rahatını bozmayan.
cay-nişin   f. Yer tutan. Birinin yerine geçen.
cayi'   '(C.: Ciya') Aç, acıkmış; aç olan.'
cayid   Cömert, sahi.
cayîfe   Karın içine geçmiş olan yara.
cayiha   Şiddet. * Kıtlık. * Yemişe gelen âfet.
cayir   Cevir ve cefâ eden. Eziyet veren.
caymak   t. Vazgeçmek. Sözünden dönmek.
cazgir   Yağlı güreşlerde pehlivanları seyircilere takdim edip dualarını okuyarak onları meydana çıkaran kimse.
cazi   Ayaklarını dikip parmakları üzerine oturan kişi.
cazi'   Üzüm çardağının üzerinde enine konulan, üzerine de üzüm çubukları serilen ağaç.
cazib   Çekici, cazibeli. * Hoş görünüşlü olup dikkati çeken.
cazibe   Çekme kuvveti. * Mc: Letafet zamanı. Hüsn-ü cemal.
cazibe kanunu   'Madde âleminde geçerli olan Cenab-ı Hakk'ın tekvini bir kanunudur. Bu kanuna göre iki madde birbirini aralarındaki mesafe ile ters orantılı; kütle ve miktarlarıyla orantılı olarak More…
cazibedar   f. Çekici, câzibeli.
cazim   Kat'i karar veren. * Gr: Cezmedici, cezmeden. Arabça bir kelimenin başına gelen bazı harfler o kelimenin sonunu sâkin okutur, o harfe de 'câzim' denir. Meselâ 'Lem More…
caziye   Doğurduktan sonra sütü azalmaya başlayan hayvan.
cazû   f. Cadı. Büyücü, sihirbaz.
cazz   Semiz,iri gövdeli adam.
çe   f. Küçültme edatı olap bu mânâ ile Farsça isimlere eklenir. ◊ (Bak: Çi)
ce'b   Kesbetmek, elde etmek, kazanmak. * Yaban eşeğinin büyüğü. * Kırmızı toprak boya. * Göbek.
ce'cee   Geri durdurmak. * Deveyi suya çağırmak. * Eşek boncuğu denilen bir boncuk.
ce'f   Düşmek.
ce'r (cuâr)   Tazarru etmek, yalvarmak. * Çağırmak.
ce's   Korkutmak, tahvif.
ce've   (C.: Cââ-Cevâ) Çömlek. * Örtü.
ce'vet   Kıtlık. * Bir şeyin üzerine örtülen. * Üzerine tencere konulan örtü. * Çömlek.
ce'y   Isırmak.
ceb'   (C.: Cebeât) Kızıl mantar.* (C.: Ecbu) Nakir dedikleri ağzı dar kap ki, içine su koyarlar. * Tehir etmek, sonraya bırakmak.
cebabire   Cebrediciler. Mütekebbirler. Zâlimler.
cebae   Üstünde birşey düzeltilen ağaç.
ceban   Korkak, ürkek.
cebanet   Korkaklık, ürkeklik. Korkulmayacak şeylerden bile korkmak. (Bak: Sırat-ı müstakim)
cebb   Bir kimsenin zekerini ve hayasını kesip hadım etmek. * Devenin hörgücünü kesmek.* Kökünden kesmek.
cebban   (C.: Cebâbin) Peynirci.
cebban(e)   Sahrâ. Bayram namazını kılacak yer. * Mezarlık.
cebbar   '(Sıfat-ı İlahiyedendir) İstediğini mutlak yapan, dilediğine muktedir olan. Büyüklük, azamet ve kudret sahibi. İmar eden Cenab-ı Hak. Kullarını ıslah edip tevbeye götüren Allah Teâlâ More…
cebbarane   Cebbarcasına. Cebbar olana yakışacak tarzda.
cebbarî   Cebbara mensub, cebbarlık, cebredicilik. Cebbarlık eden.
cebceb   Çok hasta deve yavrusu.
cebe   Zincir veya halkadan örme zırh. Cevşen.
cebe'   Kuyu içinden çıkan toprak ki, etrafına öbek öbek dökerler.
cebe-pûş   f. Zırh giyen.
cebeci   f. Eski Osmanlı İmparatorluğunun ordusunun zırhlı sınıfına mensub nefer.
cebel   Dağ, yüksek tepe. * Mc: Bir kavmin meşhuru ve büyüğü, âlim ve fâzıl kimse.
cebelistan   f. Dağlık, dağlık yer.
ceberut   Azametin daha dâimîsi ve bâtınîsi. Büyüklük. Hâkimlik. Kudret, celadet. Fart-ı kibir ve azamet.
cebha'   Büyük alınlı kadın.
cebhane   f. Barut, kurşun, gülle, top, tüfek ve benzerleri gibi levazımat-ı harbiye ve bunların bulunduğu yer.
cebhe   Yüz, ön taraf. Harp sahası. Muharebe edilen yer. * Alın. * Bir binanın veya o cinsten bir şeyin ön tarafı. * Gökteki ayın menzillerinden birisinin ismi olup arslan suretinin cephesidir, dört More…
cebin   (Cebân) Korkak. Cesaretsiz. * Alın.
cebin-sâ(y)   f. Alın sürücü, alın süren.
cebir   Zabtetmek. Zor. Kuvvet. * Bir şeyi ıslah ve tamir etmek, düzeltmek. * Bâtıl bir fırka. *Mat.: Harflerle yapılan hesab. * Tıb: Fevkalâde ameliyat, kırık kemiği sarıp bütünlemek. Kırık veya More…
cebire   Çıkık veya kırık olan bir uzva sarılan tahtalar. ◊ f. Halkın bir işe hazırlık yapması.
cebl   İhtira, ibda. Yoktan yaratma.
cebrail   (Cebril, Cibril) Cenab-ı Hakk'ın emirlerini Peygamberlere (A.S.) bildiren büyük melek. Peygamberimiz Resul-i Ekrem'e (A.S.M.) Kur'ân-ı Azimüşşân'ı vahiyle getiren melek More…
cebre   Kemik sarmakta kullanılan ağaç. * Tahta parçaları.
cebren   Zorla. Cebir ve kuvvet istimali ile. Kuvvet kullanarak.
cebrî   Zorla icra olunan, rızası olmadan zorla yaptırılan. * Cebriye fırkasından olan.
cebriye   Cüz'i irâdeyi inkâr edenlerin bâtıl mezhebi.
cebub   Sağlam yer. Muhkem. * Yeryüzü. * Katı ve galiz yer.
cebz   Çekmek, cezb.
çeç   f. Hububat elenen kalbur. * Harman savurmakta kullanılan yaba.
çeçek   f. Gül. Çiçek. * Gönül. * Çiçek hastalığı. * Vücutda çıkan ben.
ced'   Burun, kulak, el kesmek. * Hapsetmek.
ced'a   Kestikten sonra geri kalan nesne. * Hapsetmek.
ceda   Bol yağmur, rahmet. * Hediye, ihsan. İn'âm. * Avantaj, kazanç.
ceda'   Kıtlık ve şiddet senesi.
cedale(t)   Yer. Arz. Dünya. * Hurma koruğu, ham hurma.
cedavi   f. Hizmetçi aylığı.
cedavil   (Cedvel. C.) Cedveller. * Su yolları. * Listeler.
cedaye   Geyik.
cedb   Kısırlık. * Kusur.
cedced   Pek düz yer.
cedd   Babanın babası veya ananın babası. * Büyüklük, azimlik. * Kat'edip geçmek. * Tâli'li olmak. * Kesmek.
cedda'   Küçük memeli kadın. * Susuz çöl.
ceddat   (Cedde. C.) Nineler. Büyük anneler, anneanneler, babaanneler.
cedde   (C.: Ceddât) Büyük vâlide. Annâne, nine. * Yeni olmak.
ceded   Yassı, düz yer.
cedef   (C.: Ecdâf) Makbere, kabir, mezar. * Yemen diyarından gelir bir otun adı. (Bir kimse bu otu yese su içmeye muhtaç olmaz.)
cedel   Konuşmada kavga etme. Niza. Hakkı bulmak için olmayıp, galib görünmek için çekişme. (Diyalektik) * Man: Meşhur veya müsellem mukaddemelerden terekküb eden kıyastır.
cedel-gâh   f. Çekişme yeri. * Mc: Dünya.
cedelî   Tartışmaya, münakaşaya ait. Münakaşacı. Tartışmacı.
cedeme   (C.: Cüdem) Yaramaz dişi koyun. * Kısa boylu erkek.
cederî   Vücutta çıkan çiçek hastalığı.
cedes   Kabir, mezar.
cedgare   f. Reyler, tedbirler, çeşit çeşit yol.
cedh   Bir şeyi başka bir şeyle karıştırmak. * Sütü su ile karıştırmak.
cedi   Güneş medarının oniki burcundan birisi. Oğlak burcu. (Güneşin cenuba doğru inişinin en aşağı derecesini bildirir.) * Keçinin erkek yavrusu, erkek oğlak.
cedib   Kıtlık olan yer.
cedid   Yeni, kullanılmamış.
cedidan   Gece ile gündüz. * Yenilenen iki şey. Yenilenenler.
cedil   Devenin boynuna taktıkları ip.
cedile   Kabile. * Nâhiye. * Kuş kafesi.
cedir   Lâyık, münasib, uygun. * Nihâyet, son. * Etrafı duvarlı yer.
cediyye   (C.: Cedâyâ) Gövdeye yapışan kan.
cedl   Yaratmak, halk. * Kuvvet. * Sağlam bükmek. * Azâ, organ, uzuv.
cedr   (Cidr) Duvar. Hâil, perde, zar. * Bir ot adı.
cedûd   (C.: Cedâyid-Cüdüd) Sütü çekilmiş koyun.
cedva   Bol yağmur, rahmet. * Armağan hediye.
cedvar   Nebâtattan zerâvende benzer bir ottur ve mâcun yapılır.
cedvel   Liste. * Su kanalı. Kanal. * Doğru, düz çizgiler çizmeğe mahsus âlet.
cedy   (C.: Cidâ-Ecd) Oğlak. * Burç adı.
cedye   (C. Cedâyât) Eyer altına konulan keçe.
ceey   Su içmesi için deveyi çağırmak.
cef'   Kenara çerçöp atmak. * Zâyi ve bâtıl olmak. * Koparmak. * Bir kabı eğip içindekini dökmek.
cefa   Eziyet. Sıkıntı. Zulüm. * Bir şey yerinde durmayıp bir tarafa ayrılmak.
cefa ender cefa   Cefa içinde cefa. Azab içinde azab veya ayrılık.
cefa-dide   f. Cefa çekmiş, cefa görmüş.
cefa-keş   f. Eziyete dayanan, cefa çeken, acıya katlanan.
cefa-pişe   f. Gaddar, cebbar, zâlim. * Sevgili, mâşuk, sevilen.
cefaf   Kuru olma, kuruma.
cefakar   f. Eziyet eden, cefa eden. * Halk arasında: Eziyet çeken, cefa çekmiş mânalarında da kullanılır.
cefale   İnsan topluluğu.
cefaset   Hazımsızlık ıztırabı, sindirim zorluğu.
cefcaf   f. Hayâsız, ahlâksız kadın.
cefcef   Yüce, yüksek yer. * Katı yel.
ceff   Kurumak.
ceffah   Mütekebbir kimse, gururlu kişi.
ceffar   (Cefr. den) Cifirci. Cifir yapan kimse.
ceffe   Kalabalık, kütle. * Kalabalığın verdiği uğultu.
ceffet   Cemaat, topluluk, çok adet.
cefh   Fahirlenmek, mütekebbirlenmek, gururlanmak, kibirlenmek.
cefif   Kuru, kurumuş.
cefir   Ok koyulan kap, mahfaza.
cefl   Yağmuru yağmış bulut.
cefla   Umumi ziyafet.
cefn   Göz kapağı. * Asma çubuğu. * Bıçak ve kılıç kını.
cefnak   Gözleri büyük, rengi sarıya yakın bir kuşun adı.
cefne   (C.: Cifân) Su kabı, tekne, teşt. Büyük çanak.
cefr   Dört aylık keçi oğlağı. * Geniş ve örülmemiş kuyu. (Bak: Cifr)
cefv   Kaba muâmele.
cefve   Cefa, azar.
cefvet   Nezaketsizlik, kabalık, saygısızlık.
çeh   f. Kılıç, bıçak ve hançer gibi âletlerin kını, kılıfı. ◊ f. Kuyu, çukur.
cehabize   Hakikatlerden, gerçeklerden haberi olanlar.
cehad   Nimet az olmak. * Ot uzamayıp kalmak. * Su az olmak. ◊ Sağlam, katı yer.
cehadet   Tezlik, acelecilik.
cehalet   Bilmezlik, nâdanlık, ilimden ve her nevi müsbet mâlûmatdan habersiz olma. Cahillik.
ceham   Yağmur vermeyen bulut.
cehamet (cühumet)   Yüz pörtümek, donuk yüzlü olmak.
cehan   f. Cihân, dünya, küre-i arz, arz. * Sıçrayan, fırlayan, acele ve çabuk hareket eden.
çehan   f. Damlıyan, damlayıcı.
çehâr   f. Dört, erbaa.
çehâr-deh   f. Ondört.
çehâr-gâne   f. Dört unsur.
çehâr-pâ   f. Dört ayaklı hayvan.
ceharet   Sesin yüksek olması. Ses yüksekliği.
çeharüm   f. Dördüncü.
cehbez   (C.: Cehâbize) Basiretli, ileri görüşlü kimse.
cehcehe   Çağırmak. * Irak etmek, uzaklaştırmak.
cehd   Fazla çalışma. Güç ve kuvvetini sarfetme. İnsanın nefsine hâkim olması. * Azim, gayret, fedakârlık.* Takat.
cehele   (Cahil. C.) Câhiller. İlimden mahrum olanlar. Bilmeyenler. Nâdanlar.
cehemiyye   Cebriye'den Cehm bin Safvan mezhebi üzere 'Cennet ve Cehennem fânidir, iman mârifettir ve ikrar değildir' diyen bir tâife.
cehende   f. Fırlıyan, sıçrayan. * Sıçramış, fırlamış.
cehende-gî   f. Fırlayış, sıçrayış.
cehennem   'Allah yerine, tabiat, madde, sebepler vb. yaratılmış şeyleri ilâh kabul eden; Allah'a kul olacaklarına, arzularına ve heveslerine, başka insanlara ve mahlukata kul olanların More…
cehennem-nümun   f. Cehennem gibi çok azab verici.
ceher   Gündüzleyin bir şeyi görememek. (O kimseye 'echer' derler)
cehir   (Cehr. den) (C.: Cüherâ) Yüksek sesle, bağırarak ve açık olarak söylenen. * Güzel, dikkate değer.
cehiş   Halktan uzak olan.
cehiz   Karnından çocuk düşüren.
cehl   Câhillik, bilmemezlik, ilimden mahrum olmaklık, nâdanlık, tecrübesizlik, gençlik.
cehlistan   f. Cehâlet âlemi. Cahilliğin olduğu yer.
cehr   Görünmek, zâhir olmak. * Açıktan ve yüksek sesle olan söylemek veya okumak. * Tecvid'de: Harf hareke ile okunduğu zaman, mahreçte aralık kalmıyarak nefesin akmayıp, küllisi.
cehre   Açıkta ve belli olan şeyler. * Pamuk ve ipek sarılan masura.
çehre   f. Vech, yüz, surat. * Mc: Surat asmak, dargınlık. * Görünüş, şekil, zahir.
çehre-nümud   f.Yüzünü gösteren, yüz gösterici.
çehre-perdaz   f. Ressam.
cehren   Açıktan, alenen.
cehret   Görünmek, zahir olmak.
cehreten   Aşikâr sûrette, aleni bir şekilde, açıktan açığa.
cehrî   Aleni ve yüksek sesle vâki olan şey.
cehş (cühüş)   Medet edişmek. Başka kimseye sığınıp arkalanmak.
cehûd   Cıfıt, yahudi.
cehûf   Kuyudan suyu alıp yukarı çekmeye mahsus kova.
cehûl   Pek çok câhil.
cehûlâne   Pek câhilcesine.
cehûş   Oğlan, sabi.
cehva'   Açık.
cehve   İnsanın dübür yeri.
cehvere   Zâhir olmak, görünmek.
cehyer   Dişi ayı.
cehzam   Başı büyük, yuvarlak yüzlü kişi. * Esed, arslan.
çek   Çekoslovakya, Bohemya ahalisinden olan ve Çek'ce konuşan kavim ki, Osmanlı metinlerinde 'çeh' diye geçer.
çekan   f. Damlamış, damlıyan.
çeki   Odun gibi ağır cisimleri tartmada kullanılan 250 kiloluk ağırlık ölçüsü.
çekide   f. Gürz ve topuz gibi eski zamanlarda kullanılan savaş âletleri. * Damlamış.
çekimser   t. Taraf tutmayan.
çekre   f. Küçük su damlası. Su serpintisi.
cel'ab   Medine yakınında bir dağ. * Gözü çok iyi görmek.
cel'abe   Çok kuvvetli dişi deve.
cel'ad   Yoğun gövdeli şişman, kaba kimse.
celâ   Parlak, ruşen. Zâhir, açık.
celâ'   Gurbete düşmek, memleketinden ayrı olmak. Şehrinden ve meskeninden çıkmak. * Başkalarını çıkarmak. * Açık haber. * Ruşen olmak, parlamak.
cela'la'   Kirpi.
celab   f. Salkım küpe.
celabib   (Cilbâb. C.) Kadının bütün vücudunu örten ve dıştan giyilip bol olan çarşaf nevi. Yaşmaklar. Baş ve yüz örtüleri, ferâceler. (Bak: Tesettür)
celacil   (Cülcül. C.) Küçük çanlar, ufak çıngıraklar.
celadet   Yiğitlik. Bahadırlık. Kuvvet ve şiddetlilik. Muhkemlik. Salâbet, metânet.
celafet   Kabalık, yontulmamışlık.
celah   Başın iki tarafından saçın dökülmesi. * Devenin ağaç yemesi.
celahiz   Kaba, ağır.
celail   (Celile. C.) Celiller, büyük olanlar, yüceler.
celal   (Celâlet) Nihâyet derecede büyüklük. Azamet. Hiddetlilik, hışım.
celalî   Celal ismine dâir. İlâhi ve celale müteallik. Celal adlı kimselerle alâkalı olan. * Hicri XI. Asırdan önce Anadolu'da baş gösteren eşkiyaya verilen ad. * Sultan Celaleddin Melikşah More…
celalli   Çok çabuk kızan kimse.
celaze   Sazların perdeleri.
celb   Kendi tarafına çekmek. Çekmek, götürmek.
celbiz   f. Kement, ilmik. * Gammâz, koğucu, ara bozucu.
celbname   f. Mahkemeye çağırma kağıdı, celb kağıdı.
celbû   f. Nâneye benzer bir ot, sebze.
celbûb   f. Sarmaşık (bitkisi.)
celca'   Boynuzsuz koyun.
celcele   Çan sesi. * Gök gürültüsü. * Depretmek. * Gitmek.
celcelutiye   'Peygamberimizin Resul-i Ekremin (A.S.M.) derslerine istinâden, aslı cifir ve ebced hesâbı ile alâkalı olarak Hz. Ali (R.A.) tarafından te'lif edilen Süryânice bir kasidedir. Esas More…
celd   Lügat mânası, deri üzerine vurmaktır. * Fık: Muhsen olmayan mükellef zâni veya zâniyenin muayyen uzuvlarına vech-i mahsus üzere değnek veya kamçı ile vurmaktır. Bu ceza, mücrimin cildi yani More…
celda   Sür'at. Çabukluk. * şecaat.
celde   Fık: Suç işleyen birisine kamçı veya değnekle bir vuruş.
cele   Başın ön tarafının saçı dökülmek.
çele-çepe   f. Sağa sola.
celeb   Kesilecek hayvanları ve bilhassa koyun sürüsünü celbederek kasaplara satan tacir. * Tar: İstanbul sarayında ilk işe başlamış olan acemi. ◊ f. Fahişe. Orospu. * Çan.
çelebi   Efendi, kibar kimse. * Mevlâna postnişinine verilen ünvan. * Çelebi, Sultan Mehmed devrine kadar padişah oğullarına verilen ünvan idi. * Mevlânâ soyundan gelenlerle, mevlevilerin büyüklerine More…
celece   (C.: Cülec) Kafa, baş.
celed   Sütü ve yavrusu olmayan büyük deve. * Muhkem yer. * Samanla doldurulup anası önüne koyulan buzağı derisi.
celef   Yerden balçık küremek ve gidermek.
celem   Koyun kırkmakta kullanılan büyük makasın herbir yüzü.
celenfea   Şişman karınlı büyük deve.
çelenk   f. Eskiden kadınların süs için başlarına taktıkları mücevher veya madenlerden yapılmış sorguç. Halka şeklinde çiçek veya yapraklı dal demeti.
celenza   Arkası üstüne yatıp ayaklarını kaldıran kişi.
celesat   (Celse. C.) Meclisler, celseler.
celevat   (Cilve. C.) Cilveler. Hüsn-ü zuhûrlar.
celevla'   Mekân ismi.
celh   Doldurmak, dolu olmak.
celhe   (C.: Cülâhet) Gidermek. Yerinden ayırmak. * Nâhiye.
celi   Parlak, açık, âşikâr, meydanda. * Kur'an harfleri ile yazılan bir çeşit yazı.
celib   Satmak için bir yerden toplanılan şeyler. * Esir, köle, cariye. Satılık esir.
celid   Fazla celâdetli, bahadır. * Rutûbetli, kırağı, çiğ. * Buz.
celil   Celâlet ve celâdet sâhibi. Azîm, mertebesi yüksek.
çelipa   f. Haç, put, sanem. * Eğik ve kıvrık çizgi.
celis   Ekseri bir yerde oturan. Arkadaş. Birlikte oturan. ◊ Galiz, kaba nesne. Büyük ve sağlam olan şey.
celiyyat   (Celi. C.) Aşikâr, açık, aleni, meydandaki şeyler.
cell   (C.: Cülûl) Yerden birşey toplamak. * Gemi yelkeni.* Yaşlı olmak. * Kadr ve mertebesi büyük olmak. * Celil, büyük, ulu.
cellad   İdama mahkûm olanları idam etmeğe vazifeli olan adam. * Mc: Merhametsiz.
cellale   Necaset yiyen sığır.
celle   Celil oldu, celil olsun meâlinde ve Celle Celâluhu diye, Allah İsm-i Celali işitildiği veya anıldığı anda, tâzim makamında söylenir. ◊ Deve ve koyun tersi. * Az olarak insan More…
celm   Kesmek, kat'etmek. * Ululuk, büyüklük.
celmed   Kaya. Taş.
celse   Bir meclis veya mahkeme hey'etinin toplanmalarından tâtile kadar olan müzakere müddeti.
celu   f. Şakacı, lâtifeci kimse. * Kebap şişi.
celvet   Yerini, yurdunu terketme. * Tas: Abdin fenâfillah olup halvetten ayrılması.
celvetiye   Eskiden mevcud bir tarikat ismi.
celz   Seyretmek.
cem   Hükümdar, melik, şah. * Hz.Süleyman'ın (A.S.) nâmı. * İskender'in bir ismi.
çem   f. Naz ve eda ile salınarak yürüme. * Ziynetli, süslü, düzgün. * Cürüm, kabahat, suç. * Taam, yemek. * Mâna. * Kazanılmış, toplanılmış.
cem'   (C.: Cümu) Hurmanın iyi olmayanı. Farklı şeyleri bir yere getirmek mânasına mastar. * Az olarak cemaat için isim olur. * Toplama. Bir yere getirme, biriktirme. Yığma. * Gr: Arabçada (ve More…
cem'an   Bir yere toplamak suretiyle, toplanmış olarak.
cem'are   Galiz, kaba nesne. Yüksek taşlar. * Kabile ismi. * Küçük kuş.
cem'î   (Cem'. den) Cemiyete mahsus, cemiyetle alâkalı.
cem'iyyat   (Cemiyet. C.) Cemiyetler.
cem'iyyet   (Cemiyet) Topluluk, birlik. Hey'et. * Bir yere cem' olma. * Mânevi birlik teşkil eden cemaat.
cem'iyyetgâh   f. Toplantı yeri, toplanılacak yer.
cemaat   Topluluk. Bir yere toplanmış insanlar. Takım, bölük. * Fık: Bir imama uyup namaz kılan müslümanların heyeti. Bir mezhebe tâbi bir heyet teşkil eden ahali. * Aralarındaki münasebetleri din, More…
cemad   Cansız ve kurumuş olmak. * Yağmur yağmayan yer. * Sütü olmayan deve. * Donmuş, katı cisim.
cemadat   Katı cisimler, cansızlar.
cemadî   f. Ruhu olmayan, cansız madde. Câmid cisim.
cemaet   Her nesnenin şahsı ve cüssesi.
cemahir   (Cumhur. C.) Cumhuriyetler.
cemal   Yüz güzelliği. Fertteki güzellik. * Cenâb-ı Hakk'ın lütuf ve ihsânı ile tecellisi. * Hak ile söylenen doğru söz. * Hüsün.
cemalullah   Allah'ın cemâli.CEMAM: Rahat olmak. Dinlenip yorgunluğu gidermek. İstirahat etmek.
cemamih (cemûh)   Başı sert, yavuz at.
cemaş   Kadın ile oynaşan kişi.
cemaziyel ahir   Arabi ayların altıncısıdır. (Arabi aylar: Muharrem, Safer, Rabiyy-ül-evvel, Rabiyy-ül-âhir, Cemaziyel-evvel, Cemaziyel-ahir, Receb, şaban, Ramazan, şevval, Zilkade, Zilhicce'dir)
cemaziyel evvel   Arabi ayların beşincisidir. * Bir kişinin mazisi, geçmişi.
çember   (Bak: Çenber)
cemceme   Sözü gizli söyleme, harfleri tâne tâne söyleyip açık beyan edememe.
cemd   Donmak.
cemder   f. Bir cins bıçak veya kama.
cemed   Dondurmak. * Buz, kar.
cemedî   (Cemed. den) Buz gibi, çok soğuk, bârid.
cemel   Erkek deve. İbil.
cemen   f. Çardak.
çemen   Yeşil ve kısa otlarla kaplı yer, çimen. Ağaç ve çiçekleri olan yeşillik, çayır. * Pastırmaya konulan bir çeşit ot.
çemenistan   f. Bahçe, çimenlik.
çemenzar   f. Yeşillik, çayır.
cemerat   (Cemre. C.) Cemreler. Şubat ayında azar azar artan sıcaklıklar.
cemh   Sür'at yapmak, hız yapmak. * Huruç etmek, çıkmak. ◊ Gururlanmak, kibirlenmek.
cemi'   Cümle, hep, bütün. * Gr: Çokluk bildiren kelime. Çoğul.
cemian   Bütün, hep.
cemil   Güzel. * Cenab-ı Hakk'ın isimlerinden biri.
cemile   Hoşa gitmek için yapılan hareket.
cemilekâr   f. İyilik sever, güzel ahlâk ve huy sâhibi olan.
cemir   Zaman, dehr.
cemiş   Saçı yolunmuş. * Ot bitmeyen yer.
ceml   Yağ eritmek.
cemm   Çokluk. Mecmu. * Kuyuda biriken su. * Hırs ve tama ile mal biriktirmek.
cemma   Boynuzsuz koyun.
cemmal   Deveci, deve süren, deve sürücüsü.
cemmaz   Hızlı giden.
cemmaz-süvar   f. Hızlı giden bineğe binen kimse.
cemr   İnsanların bir araya toplanması. * Atın sıçrayarak yürümesi. * Ateş ve küçük taş vermek. * Bir kimseyi def etmek, kovmak.
cemra   Kuvvetli dişi deve.
cemre   (C.: Cimâr) Şiddetli karanlık. * Ateşli kömür parçası, kor. * İlkbaharda suya, yere, havaya düştüğü söylenen sıcaklık. * Hacıların Mina Vâdisinde şeytan taşlamaları.
cemreviyye   Divân şairleri tarafından bayramlar, baharlar gibi cemre sebebiyle, muasır olan büyük makamlı ve rütbeli kişiler için yazılan şiirler.
cemş   Saçı yolmak veya traş etmek. * Gizli ses. * Parmaklarının uçları ile çekmek. * Gazel söylemek. * Oynaşmak.
cemşasb   f. Hz. Süleyman Peygamber. (A.S.)
cemum   Yorga at. * Yürürken eşinen at.
cena   Yemiş toplamak. * Cem'etmek, toplamak.
cena'   Arka yumruluğu. Kamburluk.
cenab   Büyüklük ifade etmek için, hürmet maksadı ile söylenir. Cenab-ı Hak, Cenab-ı Resül-i Kibriya (A.S.M.)... gibi. ◊ (C.: Ecnibe) Evin etrafı, çevresi. * Cânib. * Nâhiye.
cenabet   Pis. Gusletmesi lâzım gelen kimse. * Uzaklık.
cenadif   Şişman, kısa boylu kimse.
cenah   Kanat, taraf, kısım.
cenaheyn   (Cenah. dan) İki kanat, iki yan, iki cenah. * İki hususiyetli.
cenaib   (Cenayib) (Cenibe. C.) Yedek hayvanlar, yedek binekler.
cenan   Gönül. Ruh. Kalb. Can.
cenanî   Kalbe âit ve müteallik olan. Kalben duyulan. (Arabça müfred, birinci şahıs sigası ile 'kalbim' mânasınadır.)
cenaze   (C.: Cenâiz) İnsan ölüsü.
cenb   Yan taraf. Koltuk altının aşağısı. * Def'etmek, kovmak. * Müştak olmak. * Bir yere gitmek için bir yere inmek. * Birisinin sevdiğinden dolayı kararsız ve muztarib bulunmak. * Büyük ve More…
çenber   f. Daire, def ve kalbur gibi şeylerin tahtadan olan dairesi. * Fıçı ve tekerlek gibi şeylere takviye edip, dağılmalarını önlemek için etrafını çevirecek tarzda geçirilen demir veya tahta More…
cenbî   Yan tarafa âit.
cenbiyye   Arapların kullandıkları bir cins eğri kamadır ki, yan taraflarına takarlar.
cencene   Sözü burun içinden söylemek, genizden konuşmak.
çend   f. Kaç tâne? Ne kadar? * Birkaç. Üç-beş gibi adet. * Herhangi bir şeyin yüzde biri.
çendan   f. Gerçi, her ne kadar. O kadar. Pek o kadar.
cendel   Nehirlerde bulunan ve büyükçe olan kaya.
cendere   yun. Tazyik. Baskı, basınç. * Dar dere, boğaz. * Kalın oklava. * Çamaşır ütülemeye mahsus iki ağaç üstüvaneden ibaret alet. * Mc: Sıkı ve dar yer.
çendî   f. Bir müddet, biraz.
çendin   f. Kaç, kadar, ne kadar, bu kadar.
ceneb   Susuzluktan böğrü ciğere yapışmak.
çeneb   f. Sünnet.
cenedil   (C.: Cenâdil) Taşlı yer. * Yuvarlak taş.
cenef   Hata ve cehilden dolayı haktan meyletmek. * Zulmetmek.
cenen   Mezar, kabir.CENG  (CENK): f. Top, tüfek ile harbetmek. Muharebe. Kavga. Harb. Savaş.
çeng   f. Pençe. * El. * Çalgı âletlerinden bir saz çeşidi. * Eğri büğrü.
ceng-azmüde   f. Savaş tecrübesi olan kişi.
ceng-cû   f. Kavgacı, dövüşçü, cenkçi.
çengar   f. Yengeç. * Bakır pasından yapılan yeşil boya.
cengaver   (C.: Cengâverân ) f. Cenkçi. Yiğit olan. Kahraman. İyi harbeden.
cengel   f. Orman. Ağaç topluluğu.
çengel   f. Pençe. * Bir şey asmağa yarayan alet. * Orman, ağaçlık yer.
cengelistan   f. Sık ağaçlık, orman, sazlık yer.
çengi   Zil ve kaşık vurarak oynayan dansöz ve rakkase ki, ekseriyetle çingene kızlarındandır.
cengiz   (Temuçin) Moğol Devleti'nin hükümdarlığını yapmıştır. İslâmî medeniyetleri ve kıymetleri tahribeden zâlim ve müstebid bir hükümdar olarak tarihe geçen bir kimsedir. Milâdi 1229'da More…
cengiziyan   f. Cengiz soyundan gelenler, bunlara tâbi olan kimseler.
cenh   Kuşun kanadını vurması.
cenî   Devşirilmiş, koparılmış olan. Meyve toplanması ve alınması.
cenib   Garip. * Hurmanın iyisi.
cenibe   (C.: Cenâib) Yedek hayvanı.
cenin   (Cenne. den) Ana karnındaki harekete başlıyan çocuk. * Gizli ve mestur, saklı olan şey.
ceniver   f. Sırat köprüsü.
cenk   (Bak: Ceng)
cenn   (Cünün) Bir şeyi setretmek, gizlemek. * Ana karnındaki cenin, gizli olmak.
cennân   Bahçıvan.
cennât   (Cennet. C.) Cennetler.
cennetmekân   Yeri cennet olası, makamı cennet olan meâlinde olup, vefat eden makbul ve sâlih kimselere hürmeten söylenir.
cennur   Arpa ve buğday döğdükleri yer.
centilmen   ing. Kibar erkek, çelebi, görgülü kişi.
cenub   Güney. Şimalin zıddı olan taraf.
cenubî   Cenuba âit, güney tarafında, cenûba dair ve müteallik.
çep   f. Sol, yanlış, falso.
çep şüden   f. Solak olmak. * Mc: Doğruluktan yüz çevirmek.
çep ü rast   Sağ ve sol.
çep-endaz   f. Hileci,hilekâr, hile yapan kişi.
çepel   Kirli, bulaşık, karışık, çamurlu.
çeper   Cidar, duvar.
cephane   (Aslı: Cebehane'dir) Barut vesair yanıcı maddelerin konulup, muhafaza edildiği yer. * Yanıcı maddeler levazımı.
cer   f. Yarık, çatlak.
cer'   Suyu yudumlayarak içme.
cer'a   Kumlu, otsuz yer.
çera   f. Niçin, niye böyle? * Mer'a. Otlak.
cera'   Suyu sora sora içmek.
cera'kuk (cera'kik)   Ekşi yoğurt.
çera-zar   f. Otlak, çayır.
cerab   Torba, dağarcık.
cerad   Çekirge. * Mc: Yağmacılar gürûhu.
cerade   (C.: Cerâd) Çekirge.
çerag   f. Işık. kandil. Lâmba. Mum. * Kutlu, mutlu. * Otlak. Mer'a. * Otlama. * Tekaüd. * Talebe.
çerag-çeşm   f. Evlat, çocuk, veled, insan yavrusu.
çeragan   f. Etrafı aydınlatma, şenlik. Kandil donanması, çırağan.
cerahat   Yaradan akan irin. Yaralı vücudda toplanan kandaki küreyvât-ı beyzâdan (ak yuvarlardan) mürekkeb kan. Yaradan akan beyaz akıcı cisim.
cerahor   Tar:  Osmanlılarda ordu hizmetlerinde kullanılan Hıristiyanlara verilen isim.
ceraid   (Ceride. C.) Cerideler. Gazeteler.
ceraim   (Cerime. C.) Cerimler, suçlar, kabahatlar, cinayetler.
çerakise   (Çerkes. C.) Çerkesler. Kafkasyada yerli bir kabilenin adı.
ceram   Hurma çekirdeği. * Kuru hurma.
çeram   f. Otlak.
cerame   Gövdeli olmak. Vücudu iri olmak. * Cesâmet.
ceramika   Musul yakınında Acem asıllı bir kavmin adı.
ceraye   Vakıf tarafından verilen erzak ve yiyecek.
cerayet   Câriyelik hâli.
cerazet   Oburluk.
çerb   f. Besili, semiz, yağlı. * Muvafık, münasib, uygun. * Temayüz, imtiyaz. Diğerlerinden fazla ve üstün olma.
çerb-ahur   f. İçinde yemi bol olan ahır. * Bolluk içinde yaşıyan kimse.
çerb-dest   f. Eli işe yatkın. Sür'atli, eli çabuk.
çerb-pehlu   f. Besili, semiz, gövdeli, yağlı.
cerba   Uyuz kadın.
cerban   Uyuz hastalığına tutulmuş olan, uyuz.
cerbeya   Mağrib ile şimâl arasında esen yel.
cerbeze   Aldatıcı sözlerle kurnazlık etme. Fazla sözlerle aldatıcılık. Haklı ve haksız sözlerle hakikatı gizleme.
çerbî   f. Tatlılık, yumuşaklık.
cerbiyye   Uyuz böcekleri.
cercar   Yaban maydanozu.
cercer   (C.: Cerâcir) Kağnı.
cercere   Deve sesi.
cercis   (A.S.) - (Circis) Taberi tarihine göre  İsâ Aleyhisselâmdan sonra gelmiş ve Filistinde yaşamış ve onun şeriatı ile amel etmiş olan bir peygamberdir. 
cerd   Elbisesini çıkarma, elbisesinden soyma, çıplak hâle getirme. * Ot ve ağaç yetişmeyen yer.
cerda   Mahrum, çıplak. * Tüysüz, dazlak. * Çorak, verimsiz toprak, arazi. * Karıştırılmamış.
cerdahl   Büyük gövdeli deve. * İnsanların her işine itiraz eden.
cerdak(a)   (C.: Cerâdik) Yufka ekmeği.
cerea   (C.: Cere') Ot bitmeyen kumlu yer.
cereb   Uyuz hastalığı, uyuzluk.
cereb-nak   f. Uyuz hastalığına tutulmuş kimse, uyuz kişi.
cerec   Yüzüğün, parmağa geniş olması. * Taşlı, sert yer. * Muztarib. Iztırab ve acı çeken.
cerece   Büyük, geniş yol. * Ulu yol.
cered   f. Yaralı, mecrûh. ◊ Çıplak olma.
ceref   Bir kimsenin, kederden dolayı tükrüğünü yutkunup durması.
cerem   Ayrılmak. * Günâh. Cinâyet. * Hurma toplarken yere düşenleri yemek.
cerenfeş   Yanları etli ve büyük olan kişi.
cereng   f. Kılıç veya topuzun çarpmasından çıkan ses. Zil veya çan sesi.
ceres   Çan. * Zindan, hapis yeri. * Hayvanın boynuna asılan çıngırak.
cereş   Bir şeyi iri dövme, iri öğütme.
çeres   f. Zindan, hapishane. * Zulüm, işkence. * Mer'a, otlak. * Üzüm teknesi.
ceres-dar   f. Çıngırak taşıyan, çıngıraklı.
cerevhak   İplik yumağı.
cereyân   'Akma, akış, gidiş. Hareket. Akıntı. Gezme. Mürûr. Vuku, vâki olma. * Mc: Aynı fikir ve gaye etrafında toplananların meydana getirdikleri faaliyet ve hareket. Bu hareket; dinî, fikrî More…
cerez   Davarın art sinirinde olan bir hastalık.
cerez (cürüz)   Suyu kesik olan. * Otsuz yer.
cerf   Ahzetmek, almak. * Yıkmak, harap etmek. * Yerden bel veya kürekle bir şey atmak.
cergand   f. Bumbar dolması denen bir yemek çeşiti. * Işık. Işık konacak yer.
cerge   f. Bir mevki'de bulunan insan topluluğu.
cerh   Yara. * Baş ve yüzden başka uzuvlardan birisini yaralamak. * Bir kimseye söğmek. Taan etmek. Sözle gönül incitmek. * Birisinin fikrini çürütüp kabul etmemek. * Şahid, yalancı ve fâsık More…
çerh   f. Çark. Dolap. * Felek. Talih. * Dingil üzerine dönen. * Gök. * Def. * Zenberek. * Mancınık. * Elbise yakası. * Ok yayı. * Çakır gözlü doğan kuşu.
cerha   Yaralı, yaralanmış.
cerhetmek   Yaralamak. Herhangi bir meseleyi hak ve hakikatle çürütmek. Yanlış veya yalanını bulup hurafe ve bâtıl olduğunu isbât edip herhangi bir kimsenin veya cereyanın fikrini kabul etmemek.
çerhiden   f. Kendi etrafında dönmek.
ceri'   (Cür'et. den) Cesur, yiğit, delikanlı, gözü pek, cesaretli, yılmayan.
cerib   İmparatorluk zamanında Arabistan ülkelerinde kullanılan takriben 216 litrelik bir hacim ölçüsü. * Dönüm. * Eni ve boyu 60 arşın olan arazi ölçüsü. ◊ Uyuz hastalığına tutulan. More…
cerid   (C.: Cerâyid) Hurma budağı. * Yaprağı dökülmüş olan hurma ağacı.
cerid(e)   Çorak ve verimsiz yer.
ceride   Gazete. * Resmi dâirenin büyük hesablarının kaydedildiği defter. ◊ f. Yalnız, tenhâ.
cerih   (Cerh. den) Mecruh. Yaralanmış, yaralı.
ceriha   Yara. Çürüklük.
ceriha-dâr   f. Cerihalı, yaralı.
cerim   Kabahatli, câni, suç işlemiş. * (C.: Cirâm) Kuru hurma. * Hurma çekirdeği.
cerime   Suçludan alınan para cezası, cereme. * Günah, zenb, suç.
cerin   (C.: Ecrân-Ecrine-Cürün) Hurma kurutma yeri.
cerir   (C.: Cürür) Devenin boynuna taktıkları ip.
cerire   Kabahat, suç.
ceriş   İri bulgur. * İri dövülmüş tuz.
ceriz   Tasalı kimse. Hüzünlü, kederli olan kişi.
çerkes   Kafkas kavimlerinden biri. * Bu kavme mensub olan kimse.
cerm   (C.: Cürüm) Bir cins Arap sandalı. * Kat'. Kesme. * Günahkâr olma, günah işleme. * Koyun kırkma. * Sıcak, sıcaklık.
çerm   f. Hayvan ve insan derisi. Post.
cermen   Germen, Alman.
cermüze   f. Sefer ve misafirlik.
cerr   Kendine doğru çekmek. Çekmek. Cezb. * Para almak. * Uçurum. * Kale hendeği.
cerrah   Yarayı açıp tedavi eden, ameliyat yapan. Operatör.
cerrahhâne   Osmanlılarda ordu için cerrah yetiştiren müessese. Yüksek dereceli okul.
cerrahî   Tıpta operatörlük. * Ameliyatla ilgili.
cerrar   Cer yapan, para toplayan. * Yavaş yavaş giden asker alayı veya ordusu. Harp âletleri ile cihazlanmış ordu. * Desti satıcısı. * Ağır ağır giden. * Traktör.
cerrare   Sarı renkte küçük ve zehirli akrep.
cerre   (C.: Cürr-Cirar) Topraktan yapılan desti ve bardak. * Ağaçtan yaptıkları su kabı.
cerre çikma   Eski zamanda medrese talebelerinin, mübarek üç aylar olan Receb, Şaban ve Ramazanda köylere dağılıp halka, ahaliye dini nasihatlarda bulunmak, namaz kıldırmak veya müezzinlik etmek suretiyle More…
cerş   Bir şeyin kabuğunu soyma, bir şeyi kazıma.
cers (cirs)   Gizli ses. * Arının ağaçtan ve çiçeklerden emmesi. * Bir miktar zaman.
cerur   Çok miktar yemek.
ceruz   Obur, çok yiyen.
cerv   Küçük meyve. * Vahşi hayvan yavrusu. Enik.
cervel   Taş.
cery   Suyun ve diğer sıvıların akması. Cereyan.
cerz   Kat', kesme. * Yok etme, mevcudiyetini kaldırma. * Katletme, öldürme.
cerze   (C.: Cürüz) Yaş ot bağı.
ceş   f. Mavi boncuk.
çeş   f. 'Deneyen, sınayan, tadına bakan' mânâsına gelerek kelimelere eklenir.
cesa   Bir kimsenin elinin, çalışmaktan dolayı iri ve katı olması.
ceşa'   Çok hırslı olmak.
cesale   Çokluk, kesret.
cesamet   İrilik. Büyük olma, cesim olma.
çeşan   f. Topuz, gürz.
cesaret   Cesurluk, yiğitlik, korkusuzluk.
cesaset   Tecessüs, casusluk. Merak.
cescas   Kılı çok olan. * Bir otun adı.
cesed   Ten, gövde, vücut, beden. Ruhsuz vücud.
çeşende   f. Tadıcı, tadan, tadına bakan.
ceşer   Davarı otlamaya çıkarmak.
ceşib   Kaba ve galiz nesne.
çeşide   f. Tadmış. Tadılmış olan.
çeşiden   f. Lezzetine bakmak. Tadmak.
cesim   İri vücudlu. * Kebir. Ehemmiyetli. Büyük.
ceşir   Büyük çuval. * Ev önünde davar yürüyecek yer. ◊ Kir.
ceşiş   Bulgur.
cesis(e)   Hurma ağacının yeni çıkan budağı. (Fesîl-ün-nahl derler).
ceşişe   Bulgur yemeği.
cesk   f. Mihnet, keder, elem, gam, tasa. * Musibet, belâ, âfet, felâket.
cesl   Kıllı kimse. * Çok nesne, kesir.
cesle   Kara karınca.
cesm   Devam etmek, mülâzemet.
ceşm   Meşakkatli iş buyurmak, zor bir iş söylemek.
çeşm   f. Göz. Ayn. Dide.
çeşm-aşina   f. Göz aşinalığı olan, tanıdık.
çeşm-aviz   f. Yüz örtüsü, peçe.
çeşm-dar   f. Bekliyen, gözliyen.
çeşm-deride   f. Sıkılmaz, utanmaz, arsız.
çeşman   (Çeşm. C.) Çeşmler, gözler.
ceşn   f. Ziyafet, şölen. * Îd, bayram.
çeşn   (Çeşen) f. Bayram, îd. * Düğün. * Ziyafet, şölen.
çespan   Lâyık, uygun, münasib, muvafık, yakışır.
çespide   f. Lâyık, uygun münasib, muvafık, yakışır.
cesr(e)   Büyük deve.
cess   Koparmak. * Bal mumu. * İçinde arının kanadı ve gövdesi karışmış olan şey. ◊ Araştırma, tahkik etme, soruşturma. * El ile yoklama. * Yapışmak.
ceşş   Dövmek. * Kırmak. * Vurmak, darp. * Bir nesneyi pâk etmek, temizlemek.
cessame   Sefer yapmamış kişi. Seyahat etmemiş kimse.
cessas   Gizli şeyleri araştıran, gizli şeylere merak eden. Tecessüs sâhibi. ◊ Kireç ile bina yapan. Badanacı.
cessase   Kruvazör, harp gemisi.
cest   f. Sıçrayış, atlayış.
cestan   f. Atlıyan, sıçrayan.
ceste   f. Azar azar, bir parça. * Sıçrayış, atlayış. Hatve.
ceste ceste   Azar azar, parça parça, kısım kısım.
cesten   f. Atlamak, sıçramak. Kaçmak, kurtulmak. Atılmak.
cesur(e)   (Cesâret. den) Cesaretli, yiğit.
cesurâne   f. Yiğitçesine, cesaretli olarak, yüreklice, cesaretle.
çete   Bölük, birlik, takım. Bir reisin idaresi altında bulunan birlik. * Asker bölüğü, müfreze. * Çapulcu ve akıncı takımı.
çetin   Sert. * İnatçı, dik başlı. * Zor, güç.
çetr   f. Gece. * Gölgelik, çadır, şemsiye.
çetu   f. Perde, örtü.
çetuk   f. Serçe kuşu.
cev   f. Arpa.
cev'a   Bir kere acıkmak.
cev'an   (Cu'. dan) Acıkmış, aç, midesi boş.
cev-be-cev   f. Azar azar.
ceva'   Geniş. * Hasta. * Kokmuş su. * Aşktan, gamdan veya tasadan dolayı kalbin yanması.
cevab   Sorulan şeye söz veya yazıyla verilen karşılık. * Kabul etmemek. Reddetmek. * (Câbiye. C.) Havuzlar.
cevabat   (Cevâb. C.) Cevablar. Sorulan sorulara verilen karşılıklar. Mukabil sözler.
cevaben   Karşılık ve cevap olarak.
cevabî   Karşılık, cevap. * (Câbi. C.) Tahsildarlar, câbiler.
cevad   (Cevvad) Çok çok ihsan eden. Çok cömert.
cevadd   (Câdde. C.) Caddeler, büyük ve işler yollar, tarikler.
cevahir   (Cevher. C.) Cevherler. Çok kıymet verilen ve az bulunan şeyler, çok kıymetli mâden veya taşlar. * Mc: Çok kıymetli söz veya faydalı yazılar.
cevaib   Halk arasında gezen haberler.
cevaiz   (Câize. C.) Câizeler, verilen bahşişler, armağanlar.
cevâmi'   Toplu olan şeyler. * Câmi'ler. Mescidler.
cevamid   (Câmid. C.) Cansız, donmuş şeyler.
cevamis   (Câmus. C.) Camuslar, mandalar, kömüşler, su sığırları.
cevanib   (Cânib. C.) Cânibler, yanlar, taraflar.
cevanib-i erbaa   Dört taraf.
cevari   (Câriye. C.) Akıcı ve câri olanlar. * Hizmetçi kızlar. * Câriyeler, kadınlar.
cevarih   El, ayak gibi vücud azaları.
cevasis   (Casus. C.) Casuslar. Gizli şeyleri araştıranlar. Gizlilikleri öğrenip bilenler.
cevaz   Müsaadeli. Ruhsat, izin. Câiz olma. * Yol, tarik ve meslek.
cevazinc   Nilüfer çiçeği.
cevb   Kesmek. * Yırtmak. * Mesafe almak.
cevca'   Uzun ayaklı adam.
cevcem   Kızıl gül, verd-i ahmer.
cevder   f. Öküz.
cevdet   İyilik. Güzellik. Kusursuzluk. * Bir kimsenin, başkasının işini güzelce ve kusursuz olarak yapması. * Cömertlik. * Susuz olma.
cevebe   (C.: Cüveb) Bulut aralığı. * Dağ aralığı.
cevef   Bolluk.
cevelân   Dolaşma. Kaynama. Yerinde durmayıp gezme.
cevelângâh   Gezip dolaşılan yer. Cevelân yeri. Tâlim meydanı.
cevf   Boşluk. Oyuk. Çukur. İç boşluğu. * Orta, yarı. * Kof.
çevgan   f. Cirit oyunlarında atlıların birbirlerine attıkları değnek. * Baston, ucu eğri değnek.
cevh   Ulaşmak. * Bittih-i şamî denilen karpuz. ◊ Akmak. * Koparmak.
cevhan   Hurma kuruttukları yer.
cevher   Bir şeyin özü, esası. * Kıymetli taş. * Çelik üzerindeki nakış. * Edb: Noktalı harf. * Yalnız noktalı harflerin ebcedîsi hesab edilerek yazılan manzum tarih. * Harflerin noktası. * Fls: More…
cevher-dâr   f. Elmaslı. * Noktalı harf. Meselâ: Cim, şın harfleri gibi. * Eskiden kullanılmış tüfeklerden birinin ismi. * Siyah ve beyaz dalgalı, benekli kılıç.
cevhere   Bir, tek cevher.
cevi   Aşk galebesinden gelen şiddet ve hiddet, gam ve gussadan, müzahemeden gelen bir hastalık, maraz. * Kokmuş su. ◊ f. Akarsu, nehir, dere, çay.
çevik   t. Tez hareketli. Oynak. Çabuk hareket edebilen.
çevik çalak   Tez, hareketli, çalışan. Yerinde durmayıp hareket eden.
cevin(e)   f. Arpadan yapılmış şey. Arpa unu.
cevir   (Cevr) Cefa, eziyet, sıkıntı, üzüntü. Zulüm. * Tas: Tarikat adamının ruhen ilerlemesine mâni olan şey.
cevl   Tavaf etme.
cevlan   Şam'da bir dağ.
cevle   Dönmek.
cevn   Ak, ebyaz, beyaz. * Kara, esved. (Ezdattandır)
cevreb   (C.: Cevârib, Cevâribe) Çorap.
cevs   Bir şeyi arayıp istemek. ◊ Kaba, büyük nesne.
cevş   (C.: Cevâşin) Demir gömlek. * Göğüs. * Orta.
cevsak   Kasr, köşk, konak.
cevse   Köşk, kasr, konak.
cevsek   f. Düğme.
cevşen   Zırh.
cevşen-pûş   f. Zırhlı, zırh giyen.
cevşir(e)   f. Arpa çorbası. * Çulha.
cevv   Yer ile gök arası. Gök boşluğu. Fezâ. * Ev veya odanın içi.
cevvad   (Bak: Cevâd)
cevval   Dâim hareket hâlinde olan.
cevvaz   Malı toplayıp hayır ve tasadduk etmeyen kimse.
cevvî   Gök boşluğuna âit. Cevve dâir.
cevz   (C.: Ecvâz-Cevzât) Ceviz. * Her nesnenin ortası.
cevz (cevzân)   Malı toplayıp kimseye hayır ve sadaka etmemek. * Sallana sallana yürümek.
cevza   Astr: İkizler burcu. Gökyüzünün kuzey yarım küresinde yer alan iki tane parlak yıldızlı bir burcdur. Güneş, mayıs ayında bu burca girer.
cevzak   f. Kederlenme, elemlenme.
cevzeka   (C.: Cevzek-Cevâzik) Pamuk kozağı.
cevzekî   Koza satıcısı.
cevzel   (C.: Cevâzil) Güvercin yavrusu. * İğne deliği.
cevzenic   Cevizli helva.
cevzine   Cevizli helva.
cey'e   Gelmek.
ceya'   Yağmur.
ceyar   Gadaptan ve açlıktan dolayı göğüste olan hararet.
ceyb   (C.: Cüyûb) Cep. Gömleğin (yarığı) açıklığı. * Yaka. * Kalb.* Geo: Sinüs.
ceyd   (C.: Ecyed) Uzun boylu olmak.
ceyder   Kısa boylu.
ceyeşan   Kaynamak. * Hışm etmek.
ceyl   (C.: Ecyâl) İnsan topluluğu, zümre, kavim. * Nesil, batın, kuşak. * Yengeç.
ceylan   Geyik çeşidinden küçük, ince bacaklı, pek hafif ve çok koşucu bir kara hayvanı, gazâl.
çeyrek   f. Dörtte bir (Bak: Çâr-yek)
ceyş   Asker, ordu. En az dörtyüz nefer süvari ve piyadeden müteşekkil bir askeri kıt'a. * Dolup taşmak. * Ses, sadâ.
ceyvad   f. İttika', günahtan sakınma.
ceyyid   İyi, güzel, hoş. Saf.
ceyz   Döndürmek. * Dar etmek.
cez   f. Cezire, ada. Her tarafı su ile çevrilmiş olan kara parçası.
cez'   Ağaç kökü, ağaçların alt kısımları. ◊ Dereyi enine kesmek.
cez'(a)   Damarlı akik. Göz boncuğu adı verilen, kara alaca ve kıymetli bir süs taşıdır.
cez'a   Az nesne.
ceza   Karşılık, mukabil, ivaz. Cürüm veya günâh işleyenlere verilen azab. * Gr: Şart cümlelerinde ikinci kısım. (Bak: Şart)
ceza'   (C.: Cezeân-Cizâ') Altı veya dokuz aylık koyun. (Kurban olması caizdir). * İki yaşına girmiş koyun. * Arslan, esed. * Hayvana yulaf vermeyip hapsetmek. ◊ Hüzünle ağlayıp More…
cezaen   Cezâ olarak.
cezair   (Cezâyir) (Cezire. C.) Cezireler, adalar. * Kuzey Afrikada Fas ile Tunus arasında olan ülke ve bu ülkenin merkezi olan şehir.
cezalet   'Rekâketsiz ifade. * Güzellik. * Müdebbirlik, akıllılık. * Azim, büyük. * Edb: Kelimeler, ince veya sert söylenişlerine göre; elfâz-ı cezle veya elfâz-ı rakika diye ikiye ayrılır. More…
cezaze   Ekin biçmek. * Hurma kesmek. * Kıl ve yün kırkmak.
cezb   Kendine doğru çekme. * İçme.
cezbe   Tas:  Meczubiyet, istiğrak. Allah'ı hatırlayıp Allah sevgisi ile kendinden geçer bir hale gelme.
cezbe-eda   f. Cezbeli olmak. Çekici olmak
cezbedar   f. Cezbeli, çekici.
cezbetmek   Çekmek, ikna etmek, sevdirmek.
cezea   (C.: Cezaât-Cizâ) Beş yaşına girmiş deve. * İki yaşına girmiş koyun. * Üç yaşına girmiş sığır ve at.
cezeb   Adamın ağzında tükrüğü kesilmek. * Hayvanın sütü az olmak.
cezebat   (Cezbe. C.) Cezbeler. (Bak: Cezbe)
cezel   Yoğun ve kuru odun ağacı. * Kesmek, kat'. ◊ (C.: Cezlan) şâd olmak.
cezer   Havuç. * Aslanın yediği et.
cezf   Kesmek. * Sürmek. * Evmek.
cezf (cüzâf)   Bir şeyi ölçmeden tartmadan almak.
cezh   Hediye, atâ, bahşiş vermek.
cezia   (C.: Cezâyi) Koyun sürüsü.
cezil   Bol. Çok. * Edb: Peltek ve bozuk olmayan kelime.
cezim   (Bak: Cezm)
cezir   (Bak: Cezr)
cezire   Ada. Dört tarafı su ile çevrilmiş toprak parçası.(Üç tarafı su ile çevrili kara parçasına yarımada denir.)
cezl   Kalın odun. Tomruk. * Sağlam. Metin. * Güzel ve muhkem fikir. * Rekik olmayıp doğru ve dürüst olan söz veya kelime. * Kâmil, dirayet sahibi, akıllı ve olgun adam.
cezlan   Saadetli, mutlu, sevinçli.
cezm   (Cezim) Kat'î karar. Yemin. Kararlaştırmak. * Kesmek. * Niyet. Tahmin. Takdir. * İlzam. * İcâbe. * Gr: Arabçada kelime sonundaki harfi sâkin okumak. Kur'ân-ı Kerim okurken harfleri More…
cezm (cizm)   Her nesnenin aslı. * Ağacın kökü. * Kesmek, kat'.
cezma   Kulağı kesik koyun. * Kulağı delik koyun.
cezme   Kamçı. * Ağaç parçası. * İp parçası. ◊ Bir kere yemek.
cezmen   Kestirip atmak sûretiyle.
cezmî   Kat'î niyet ve karara ait. Cezm.
cezr   Kök, asıl, temel. Bünyâd. * Kesmek. *Mat.: Kendi misline darbolunmakla (çarpılmakla) bir sayı meydana getiren rakam (Kare kök). Üç, dokuzun cezri'dir. Dokuz, üçün meczuru'dur. More…
cezre   Kasaplık koyun, keçi gibi davar. * Semiz koyun.
cezrî   Köklü. Kat'î. Köke âit ve müteallik.
cezu'   Çok sızlanan, kıvranan, feryad eden. Allah'tan gayrısından imdad bekleyen.
cezur   (C.: Cüzür) Boğazlanacak deve. Hem erkeğe hem dişiye denir. (Boğazlanacak yere meczer derler. Boğazlayan kimseye cezzar derler.)
cezz   Kesmek, biçmek.
cezzab   Fazla çekici olan. Cezub. Çok cezbeden.
cezzaf   Ağ ile balık tutan balıkçı.
cezzar   Zâlim. Gaddar. Kanlı. * Deve kasabı.
çi   (Çe) f. Ne? Nasıl? (Soru edatı) * Taaccüb ve hayret yerinde de kullanılır.
ci'zare   Kısa boylu tıknaz kimse.
çi-gune   f. Nasıl, ne çeşit, ne türlü.
cial   (C.: Cüul) Ocaktan çömlek ve tencere gibi sıcak şeyleri tutup indirmekte kullanılan bez.
ciale (ca'yile)   Rüşvet.
ciar   Ucunu bir kazığa bağlayıp bir ucunu da beline bağlayıp kuyuya inilen ip.
ciba   Toplanmış, birikmiş su. ◊ f. Odun.
cibab   Car dedikleri kaftan. * Ağaç aşılamak. (Ekseri hurma ağacında kullanılır.)
cibah   (Cebhe. C.) Cebheler, alınlar.
cibal   (Cebel. C.) Dağlar.
cibave   Toplamak. Cem'etmek.
cibayat   (Cibâyet. C.) Vergi, câbilikler, gelir toplamalar.
cibayet   Vergilerin, devlet gelirlerinin tahsili. * Büyük vakıfların ayrı vazifeliler tarafından idare edilen kısımları.
cibill   (C.: Cibillât) Yaratılmak. * İnsanlardan bir grup.
cibillen kesira   Çok insanlar.
cibillet   Huy, fıtrat, yaradılış, tabiat, cibilliyet.
cibillî   Cibilliyet. Yaratılıştan olan. Asıl maya, huy, tabiat, tıynet.
ciblet   Yaratılmak.
cibr   Az-çok, zorla olgunlaşmak, kemal bulmak.
cibrîl   Cebrâil, Ruhül Kudüs. Cenâb-ı Hakdan (C.C.) Peygamberimize (A.S.M.) vahiy getiren melek.
cibs   Kansız, hissiz. Hayırsız, alçak kimse. * Alçı taşı, kireç.
cibt   Put, sanem, salib.
cibve   Toplamak. Cem'etmek.
cid   Gerdan. Süslemeye lâyık boyun. Güzel boyun.
cidad   Hurma kesecek vakit.
cidal   Sözle mücadele. Ateşli konuşma. Niza. * Muharebe. Cenk. Kavga.
cidalcu   f. Harpçi. Kavgacı.
cidale   (Bak: Cedalet)
cidar   Duvar. * İki yeri birbirinden ayıran zar, perde.
cidd   Çalışmak. Ciddiyetle yapmak.
cidden   Şaka olmayarak. Gerçekten. Ciddi olarak.
ciddî   Gerçek. Hakikat. * Ağırbaşlı, hâlleri sakin olan kişi. * Mühim.
ciddiyat   Hakiki sözler. Ciddiyetler.
ciddiyet   Ciddîlik. * Ağırbaşlılık, sakin hâllilik. * Ehemmiyet.
cide   Batı Karadeniz bölgesinde Kastamonu vilâyetine bağlı bir ilçe.CİF:  ing. Bir malın fiyatına, nakliye ve sigorta ücretinin de katılmış olduğunu gösteren bir kısaltma.
çide   f. Devşirilmiş, toplanmış.
cifan   (Cefne. C.) Çanaklar.
cifar   (Cefr. C.) Geniş kuyular.
cife   Kokmuş et, ölü hayvan, leş.
cife-gâh   f. Leş ile, lâşe ile dolu olan yer.* Mc: Dünya.
çifitlik   Yahudilik, Yahudi cinsiyet ve mezhebi. * Münâfıklık.
cifne   (C.: Cifnân) On kişi doyabilecek kadar büyük çanak ve büyük tas. * Bağ çubuğu.
cifr   (Cefr) Harflere verilen sayı kıymeti ile, geleceğe veya geçen hâdiselere, ibarelerden tarih veya isme dâir işaretler çıkarmak ilmidir. (Bak: Ebced, İlm-i Cifir)
ciğer   f. Ciğer. Bağır. * Keder, sıkıntı, elem. * Avaz.
ciğer-dâr   f. Yürekli, ciğerli, cesâretli.
ciğer-der   f. Ciğer söken, ciğer parçalıyan.
ciğer-dûz   f. Ciğeri delip geçen.
ciğer-fürûş   f. Ciğerci, ciğer satan.
ciğer-gûşe   f. Evlât, yavru. * Sevgili. Mâşuk.
ciğer-hûn   f. Ciğeri kanlı. Çok acıklı.
ciğer-pâre   f. Sevgili yavru, evlâd.
ciğer-şükâf   f. Ciğer parçalayan. Çok acı veren.
ciğer-sûz   f. Çok acı. Ciğer yakar derecesindeki teessür.
çiğir   t. Yeni açılan patika yolu. * Ayak izi ile karlı yerde açılan yol. * Başkalarının da uyabileceği yeni bir tarz ve yol. * Çığın açtığı iz, yol.
cihad   (Cehd. den) Düşman ile muharebe. İlim ve imanla, sözle, fiile, mal ve canla bütün kuvvetini sarf etmek.
cihadî   (Cihadiyye) Cihada mensub, savaş işleriyle alâkalı. * II. Sultan Mahmud devrinde harp masraflarına mukabil olmak üzere kesilmiş olan sikke.
cihan   f. Dünya, kâinat, âlem.
cihan-ârâ   f. Cihanı süsliyen, dünyayı bezeyen.
cihan-bân   f. Cihanın bekçisi, dünyanın koruyucusu olan. Allah. Hükümdar.
cihan-bin   f. Dünyayı, cihanı gören. Allah. * Göz.
cihan-cu(y)   f. Dünyaya hâkim olmaya çalışan sultan, hükümdar.
cihan-değer   f. Cihan kıymetinde. Çok kıymetli.
cihan-dide   f. Cihanı görmüş. Tecrübeli. * Meşhur, nâmdar.
cihan-efruz   f. Cihanı, dünyayı aydınlatan.
cihan-gerd   f. Dünyayı dolaşan, cihanı gezen.
cihan-gir   f. Meşhur, cihanı zabteden, fâtih.
cihan-nevred   f. Cihanı gezen, dünyayı dolaşan.
cihan-nüma   f. Dünyayı gösteren harita veya coğrafya. * Çatının üzerinde her tarafa nezareti olan açık taraça. * Meşhur Türk Âlimi Kâtib Çelebi'nin 1654 (Hicri: 1065) tarihinde çizdiği Asya.
cihan-pesend   f. Cihana meydan okuyan.
cihan-sâlâr   f. Cihanın başkanı, büyüğü ve kumandanı olan, padişah.
cihan-sitan   f. Cihanı zapteden. Padişah, hükümdar.
cihan-şümûl   f. Cihan vüs'atinde, dünya çapında, cihanı alâkadar eden. Dünyayı kaplayan.
cihan-sûz   f. Cihanı yakan, güneş. * Mc: Çok zulmeden.
cihaniyan   f. Dünya ahalisi olan insanlar.
cihar   (Cehr. den) Sesle, sadâ ile ve alenen söyleme ve okuma. ◊ f. (Bak: Çâr)
çihar   f. Dört. (Bak: Çâr)
cihar-i yar-i güzin   f. Dört halife: Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali (R.Anhüm)
ciharen   (Cehr. den) Alenen, açık olarak.
cihas   Kalabalık, müzâhame.
cihât   (Cihet. C.) Cihetler, taraflar, yönler.
cihât-i sitte   Altı cihet. Altı taraf. (İleri, geri, sağ, sol, yukarı, aşağı taraflar.)
cihaz   Âlet ve edevat.* Gelinin lüzumlu şeyleri. Çeyiz. * Cenazenin kaldırılması için lâzım olan eşya.
cihazat   (Cehâzât) (Cihâz. C.) Cihazlar, maddî manevî âletler, lüzumlu edevat.
cihet   (C: Cihât) Yan, yön, taraf. * Sebeb, mucib. * Vesile, bahane. * Evkafça olan vazife, maaş. * Yer, mahâl, semt.
çihil   f. Kırk (sayı). * Mc: Çok, ziyade, fazla.
cihnam   Derin kuyu.
cihre   (C.: Cihar-Echâr) Bir kimseye sığınmak.
cil   Cemaat, insan güruhu. Millet. Boy, aşiret, kuşak.
çil   (Çihil-Çehl) f. Kırk. * Mc: Çok.
cilâ   Parlaklık, parlatma, perdaht, lostura.
cilahik   Eskiden kemankere ile ve şimdi de tüfek ile atılan yuvarlak nesne.
cilanger   f. Çilingir.
cilas   Beraber oturma.
cilaz   Kamçının ucuna bağlanan kayış. ◊ Toz, gubâr.
cilbab   Kadın feracesi. Çarşaf. (Bak: Celâbib, Tesettür)
cilbend   Büyük cüzdan. Evrak koymaya mahsus birçok gözlere ayrılmış cüzdan şeklinde çanta ki, koltuk altına alınır.
cild   Deri. * Meşin. * Kitab kabı. * (Masdar olarak) Kitabın dikilip kap geçirilmesi. * Bir büyük kitabın bölündüğü kısımların her biri.
cild-ger   f. Ciltçi, mücellit.
cildiyye   Cilt hastalıkları bölümü.
çile   f. Eziyet. Sıkıntı. * İplik. * Yay kirişi. * Tas: Dervişlerin kapalı bir yere çekilerek ibadetle geçirdikleri kırk gün.
çilekeş   Çile çekmiş. Çile dolduran, dert çeken.
cilen ba'de cilin   Devirden devire, asırdan asıra.
cilf   Boş küp.* Kırılmış, ufanmış köpek esfeli. Arı kovanı. * Kuru ekmek parçası. Kuru ekmek kenarı. * Yüzülüp karnı çıkmış ve başı ile ayağı kesilmiş koyun. * Her nesnenin parçası. * Hoyrat, More…
cilfe   Kalem yongası.
cilhabe   Büyük olan şey, kebîr.
cill   Ekin biçildikten sonra yerde kalan sap ki, 'anız' derler.
cille   Büyük, ulu nesne. Kebîr ve azîm.
çille   Farsça (40) rakamını gösteren (Çihille) kelimesinin telaffuzunda aldığı şekildir. Daha çok (Çile) şeklinde söylenir. (Bak: Çile)
cillevez   İnce kabuklu, uzunca fındık. * Köknar.
cilm(e)   Üzüm çubuğundan kestikleri değnek.
cilnar   (Cüllenâr) Gülnar. Nar çiçeği.
cilse   Bir çeşit vurmak.
cilt   (Bak: Cild)
cilvah   Geniş ve dolu olan deve.
cilvaz   (C.: Celâvize) Kethudâ. Reis.
cilve   Esmâ-i İlâhînin tecellisi. * Tecelli. * Güzellere yakışır duruş ve davranış. Dilberâne hareket. Naz ve edâ. Hoşa giden görünüş.
cilvegâh   (Cilve-geh) f. Cilve edilecek yer, cilve yeri.
cilveger   f. Cilve ve naz eden. Cilveli. * Tecelli eden.
cilvekâr   f. Cilveli. Nâzenin.
cilvekünân   f. Cilve yaparak.
cilvenümâ   f. Cilve yapan, cilve gösteren, cilve eden.
cilvesaz   f. Cilveli. Nazlı. Gönül alan.
cilvezet   Mâni olmak. Men'etmek.
cilz   Süngü demiri. * Kamçının ucundan tuttukları yer.
cilze   (C.: Cilzâ) Sert ve sağlam yer.
cim   ( harfinin arapça adı olup ebced hesabında üç sayısının karşılığıdır. ◊ Gulamperest olan kimse.
çim   f. Rutubetten hasıl olan yosun.* Kesilmiş çimenli yerler.
cima'   Cinsi münâsebet. Çiftleşmek. * Zamm etmek.
çimaci   Vapurda ve iskelede çımayı atıp tutmak vazifesiyle görevli tayfa.
cimah   Binicisi zabtedemediğinden, atın serkeş olup binicisini istememesi.
cimal   (Cemel. C.) Erkek develer.
cimam   Kuyu içinde suyun toplanması ve çoğalması.
cimar   Toplu kabile. * Süvari alayı.
cimnastik   yun. Vücud organlarını alıştırıp kuvvetlendirmek için yapılan idman. Beden terbiyesi.
cimri   f. Hasis, varyemez, pinti. Elindeki mal veya parayı harcayamıyan ve türlü sıkıntılara katlanarak daha çok biriktirmeye çalışan kimse. Cimrilik, müsriflik (savurganlık) gibi İslâmda kötü huy More…
cimse   Rengi gökrek kızıllığa yakın kıymetli bir taş.
cin   (Bak: Cinn)
çin   f. 'Derleyen, toplayan' mânâlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. ◊ f. Büklüm. * Çatıklık. Buruşukluk. Kıvrım.
cinab   Hayvanlara vurulan damga ve nişan.
cinaî   (Cinâiyye) Cinayetle alâkalı.
cinan   (Cennet. C.) Cennetler.
cinare   Esterâbâd ile Cürcân arasına derler.
cinas   Benzeyiş, münâsebet. * Edb: Birçok mânâya gelebilen söz, imalı, telmihli söz. telâffuzu bir, mânası ayrı olan kelimelerin bir sözde bulunması. Bunu yapmaya 'tecnis' denir, o More…
cinayat   (Cinayet. C.) Büyük cezâları gerektiren suçlar. Cinayetler.
cinayet   Adam öldürmek, katl. (Bak: Câni)
cinayet-kâr   f. Cinayet işleyen.
cinaze   Tabut. İçine cenaze konulan sandık.
cincin(e)   (C: Cenâcin) Göğüs kemiği.
çine   f. Kuş yemi.
çinende   f. Devşiren, toplayan, toplayıcı.
cinh   Gece karanlığı.
cinn   Bir cins ateşten yaratılmış olup, dünyanın insandan sonra en mühim sekenesidir.
cinn sûresi   Kur'ân-ı Kerim'in 72. sûresi olup Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.
cinnet   Delilik.
cinnî   Cinn taifesinden olan.
cins   Nevi'. Boy, soy, kavim, kabile. Aynı çeşitten olmak.
cinsî   Cinsle ilgili, cinsle alâkalı. ◊ Zırh yapıcı.
cinsiyet   Bir kavim ve kabileye mensub olma. * Bir cins ile alâkalı olma.
cinun (cinan)   Gece karanlık olmak.
cinzab   Yaban havucu.
çipil   Gözleri ağrılı ve kirpikleri dökülmüş kimse. * Çepel.
cir   f. Aşağı, alt. * Eldiven, kayış vs. gibi şeyler yapılabilen tabaklanmış deri.
cir'et   (Cer'et- Cür'et) Bahadırlık, kahramanlık, şecaat. * İkdâm etmek.
cirab   (C.: Ecribe-Cireb Cerbân) Dağarcık.
çirag   f. Fitil, kandil, mum, lâmba. * Çırak. * Talebe, öğrenci, şakird. * Tekaüd, emekli, emekliye ayrılmış olan kişi.
ciraha   (C.: Cirâh-Cirâhât) Yara.
ciran   (C.: Cürün) Devenin boynunun önünde boğazlanacak yerinden boğazı çukuruna kadar olan yer. ◊ Komşular. * Müşteriler.
ciranta   yun. Poliçeyi, senedi devir ve havale eden şahıs. ◊ yun. Bir senedi ciro eden kimse.
cirar   (Cerre. C.) Toprak testiler.
ciraye   Suyun ve diğer sıvıların durmadan akıp gitmeleri.
cirban   Yaka.
cirbet   Ekinlik, mezra.
circir   Maydanoz.
circis   Mühür yapılan mum. * Toprak. * Küçük üvez. ◊ (Bak: Cercis)
cire   f. Çırak, uşak ve hizmetçilere verilen yevmiye, yemek ve para.
çire   f. Mâhir, maharetli, becerikli. * Bahadır, kahraman, yiğit, cesur. ◊ f. Niçin? Çerâ?
çire-dest   f. Becerikli, eli işe yatkın olan.
çiregî   f. Bahadırlık, kahramanlık, yiğitlik. * Ustalık. Mâhirlik.
ciret   Komşuluk.
cirf   Büyük nesne.
cirî   Yılan balığı. (Fâriside mermahi derler.)
ciris   Sazan balığı.
ciriş   Ceset.
cirit   Düşmana atılmak üzere yapılmış ucu demirli, sert tahtadan kısa mızrak. Sulh zamanlarında talim mahiyetinde yapılan karşılaşmalara cirit oyunu denirdi. Türklerin makbul bir sporu idi.
ciriyya   Tabiat, mizac, fıtrat, yaradılış. * Huy, haslet.Adet, alışkanlık.
çirk   Kir, pas, pislik, murdarlık, necaset. * Yarada olan irin ve kan.
çirk-âb   f. Pis su.
çirkâf   f. Çirkef. Pis su. Pis. * Terbiyesiz. Edebsiz.
çirkin   f. Güzel olmıyan. * Çok kirli. * Kanlı, irinli çıban veya yara.
cirm   Vücud, ten, cüsse, hacim, büyüklük. * Cansız cisim. * Yıldız.
cirman   Organlarla birlikte vücut.
ciro   ing. Bir senet veya havalenin alacaklı tarafından diğeri namına çevrilmesiyle üzerine buna dair şerh verilmesi.
cirre   Devenin karnından çıkarıp çiğnediği geviş. * Yapağı denilen yün.
cirriyye   Kursak.
cirs   Temel, kök, menşe, kaynak, menba.
cirşab   Hasta olduktan sonra zayıflayıp gövdede çıban çıkmak.
cirsam   Divanelik, delilik. * Öldürücü zehir. * Zatülcenb.
ciryal   Altının kırmızılığı. * Bir cins kırmızı boya. * Temiz renk. * Şarap.
cirye   Suyun akması ve şırıldaması. * Cereyan.
cisad   Kan. Safran.
çisan   f. Ne gibi? Nasıl?
cisim   (Cism) Varlığı bilinen, hayyiz olan, mekânı, ciheti, uzunluğu, genişliği ve derinliği olan şey.
cismanî   (Cismaniye) Bedene mensub, vücutla alâkalı. * Mânevi ve ruhani karşılığı. Maddi ve cisimli olmak.
cismen   Cisim itibariyle, cisim olarak. Vücutça, bedence.
cisr   (C.: Cüsûr-Ecsür) Köprü. Ağaçtan olan köprü.
çistan   f. Bilmece.
civan   f. Cevan. Taze. Genç.
civanan   (Civân. C.) f. Gençler.
civanî   f. Gençlik.
civanmerd   Sözünde sağlam. İyilik sever. Kahraman.
civar   Çevre, yöre, etraf. * Yakın yer, yakın komşu.
civariyyet   Komşuluk, yakınlık, aynı civarda oluş.
civata   Arkası iri başlı ve ucu somun geçmek üzere yivli vida. Başlıca potrelleri, demir ve tahtaları birbirine bağlamaya yarar.
cive   f. Civa. (Hg)
civelek   Tar:  Yeniçeri Ocağı'nda bulunan ve aşçıbaşı maiyetinde yaver gibi kullanılan gençler. * Canlı, hareketli ve neş'eli deve yavrusu veya genç.
ciya'   (Câyi'. C.) Karınları acıkmış olanlar, açlar.
ciyadet   Tazelik, yenilik. * İyilik, güzellik.
ciyef   (Cife. C.) Lâşeler, leşler. Cifeler.
ciyet   Bozulmuş, değişmiş olan su. Bir yere toplanıp birikmiş olan su.
çiz   f. Şey. Nesne.
ciz'   Ağaç kütüğü. Ağaç kökü. Kuru direk. Hurma ağacının kökü. Hurma ağacı. * Çatı örtüsünde kullanılan ağaçlar. (Bak: Hanin-i ciz') ◊ Derenin dar ve kısık yeri.
cizal   Hurma toplama.
cizaret   Deve kasaplığı.
cize   Dere kenarı.
cizfe   Küçük sürü.
cizirman   'Hurma yaprağının aslı; yâni dibi ki, yaprağı dökülünce ağaçta kalır.'
cizl   (C.: Cüzul-Eczâl) Büyük odun ağacının kökü, tomruk.
cizle   Bir büyük yığın hurma.
cizme   Deve sürüsü. * Koyun sürüsü.
cizmir   Ağaç kütüğü.
cizn   Kök. * Ağaç kütüğü.
cizye   Vergi. Haraç. Müslümanların fethettikleri yerlerde, müslüman olmayanlardan alınan ve devlet teminatı altında bulunmanın karşılığı olan vergi. (Bak: Haraç)
cizyedâr   f. Cizye adı verilen vergiyi toplıyan memur, cizyeci.
coğrafya   'Yeryüzünün şimdiki hâlini çeşitli cihetlerden inceleyen ilim. Bölümlerinden olan Fizikî Coğrafyada: Karalarla denizlerin durumları ve iklimleri; İktisadî Coğrafyada: Toprak mahsulleri.
çolpa   f. Bir ayağı sakat olan. * Yürürken ilk defa sol ayağını atan. * Mc: Beceriksiz. Eli yakışıksız.
cömert   Eli açık, ikramcı, kerem sahibi.
çömez   Medresede talebeye ve müderrise hizmet ederek ilim öğrenen kimse. Talebe yamağı.
conta   Birbirinin üzerine kapanan iki madeni parça arasında, açıklık kalmamasını te'min etmek için konulan karton, kösele, lâstik vs. şey.
cop   Polis ve polis görevlisi askerlerin taşıdığı, kauçuktan yapılma sopa.
çopra   Balık kılçığı. * Sık çalılık veya sazlık. * Uzunca boylu olan tatlı su balığı.
cu   f. Custen fiilinin emir kökü. Gelecek misâlde olduğu gibi birleşik kelimeler yapılır. ◊ f. Akarsu, ırmak, nehir, çay.
çü   f. (Teşbih ve tâlil edatı) Gibi. * Dikkat. * Ahenk.
cu'   Açlık.
cu'an   (Cu'. dan) Aç olarak, acıkmış olarak.
cu'bub   (C: Ceâbib) Fitil ucu. * Çirkin ve kısa boylu adam.
cu'bus   Ebleh, ahmak.
cü'cü'   Gemi göğsü. Kuş göğsü.
cu'l   Ücret, mukabil, karşılık. * Ayak kirası. * Padişahın etbâından aldığı mal.
cu'mus   Pis, necis.
cü'ne   Hokka.
cu'şum   Galiz, kısa boylu adam.
cu'şuş   (C.: Ceâşiş) Kötü huylu, kısa boylu.
cü'şuş   Göğüs. Sadır.
cü'zer   (C.: Câzer) Geyik buzağısı. * Yaban sığırının buzağısı.
çub   f. Ağaç değnek, sopa. * Çöp.
cüba'   Korkak.
cübab   Devenin sütünün üstüne gelen köpüğü.
çuban   f. Çoban, sığırtmaç.
cübar   Ziyan olmak. Heder olmak. * Üçüncü gün.
cübb   Kuyu. * Küp. Kulpsuz desti. * Vaktiyle zindan gibi kullanılan çukur, susuz kuyu.
cübbe   (C: Cübeb) Şeâir-i İslamiyeden olup, giyilmesi sünnet olan dış kıyafetini teşkil eden, bilhassa namazda giyilen uzun ve bolca bir libas.
cübcübe   (C.: Cebâcib) Korkutmak. * Yağ koymağa mahsus deri zenbil ve büyük desti. * Çok su. * Erimiş yağ.
cübcübiyye   İşkembe yemeği. (Onu pişirip satana işkembeci mânâsına 'cübcübî' derler.)
çube   f. Oklava.
çubek   f. Değnek, sopa. Davul tokmağı.
cüble   Hörgüç.
cübn   (Cübün) Ürkeklik. Korkaklık. Korkak olmak. * Peynir.
cübne   Korkaklık.
cübnî   Peynirci. * Peynir hâlinde olan şey.
cübu'   Tehir etmek, sonraya bırakmak. * Yönelmek, rücu etmek.
cübüll   (C: Cübüllât) Yaratılmak, hilkat. * Kesir, çok.
cübün   Peynir. * (Cebin. C.) Alınlar.
cuce   f. Civciv.
cud   Cömertlik. Sahilik. Eli açık olmak. Muhtaçların vaziyetlerini, durumlarını bildirmeğe meydan vermeksizin lütuf ve ihsanda bulunma hâleti. Mücahede-i diniye ve neşr-i hakaik-ı Kur'aniye More…
cud u kerem   Cömertlik, eli açıklık.
cud u sehavet   Cömertlik ve eli açıklık, sahilik.
cüda   f. Ayrılık. Ayrılmış.
cüda'   Ölüm. Mevt. * Hayvana muzır olan otlak, çayır.
cüdad   Çulha yumağı. * Eski kaftan. * Küçük ağaç.
cüdat   (Câdi. C.) Dilenciler, sâiller.
cüdayi   f. İftirak, ayrılık.
cüdcüd   (C.: Cedâcid) Orak kuşu derler bir büyük böcek ki yaz aylarında öter.
cüdd   Cem'etmek, toplamak. * Yol üstünde olan kuyu.
cüddet   (C.: Cüded) Dağ arasındaki yol. * Şekil, tarz, işaret. * Çizgi.
cüded   Dağ yolları. Yol gibi olan izler. * Bir rengi diğer renkten ayıran çizgi.
cüdera'   (Cedir. C.) Yakışanlar. Lâyık olanlar, liyâkat sahibi olanlar.
cüdere   (C: Cüder) Ur dedikleri yumru. (İnsan bedeninde çıkar)
cüderî   Kabarcık denilen hastalık. * Çiçek hastalığı.
cudi   Hz. Nuh'un (A.S.) tufandan sonra gemisi ile sahile çıktığı dağın ismi. * Şırnak İlinin 6 kilometre güneydoğusunda bulunan bir dağın adı.
cüdran   (Cedr. C.) Duvarlar.
cüdube   Kıtlık.
cüdür   (Cidâr. C.) İnce deriler, zarlar. * Duvarlar, setler.
cüfaen   Beyhude, boşuboşuna, faydasız yere.
cüfaf   Kurumuş.
cüfafe   Dağılmış kuru ot.
cüfal   Selin kenara attığı çör çöp. * Davarın yünü ve kılı çok olmak. * Kıllı kimse. * Bol.
cüfale   Su kenarında olan çörçöp.
cüff   İçi boş olan şey. Kof. * Dimağa işlemiş olan baş yarığı. * Hurma çiçeğinin kabuğu. * Cemaat, topluluk. * Yarısı kesilip kova olmuş olan çürük ve eski kırba.
cüfre   Bir şeyin ortası. Mezar. * Boşluk. Çukur. * Göğsün içerisi. Sadır.
cüft   f. Tek olmayan. Eşi olan. Çift.
cüfte   f. Benzer, eş, denk, müsavi. * İnsan veya hayvan sağrıs. * Hayvan çiftesi.
cüfur   Zayıf olmak.
cug   f. Öküz boyunduruğu.
çug   f. Su arkı. * Boyunduruk.
cugd   Baykuş.
çuhadar   Ayak hizmetinde bulunan çuha elbiseli yahut çuhadan olan perdenin haricinde emre hazır bulunan hademe.
cuhaf   Zarar ve ziyân edici, zarar verici nesne, muzır. * Çok yemekten şişip ishal olmak. * Ölmek, mevt.
cühal   Zehir.
cuhale   İğne deliği.
cuham   İnsanı zayıflatan ve gözleri irinleten bir hastalık.
cühd   Kuvvet, tâkat.
cuhdub   (C.: Cehâdib) Ayakları uzun, yeşil çekirge.
cühela   (Câhil. C.) Cehele, cühhâl. Cahiller. Bilgisizler.
cühera   (Câhir. C.) Yüksek sesle açık olarak söylenenler.
cuhfe   Medine yakınında bir yerin adıdır ve Şam ehli orada ihram giyerler.
cühhal   (Câhil. C.) Bilgisizler, câhiller.
cuhr   Yer deliği.
cühud   Bilerek inkâr etmek. Bildiği hâlde yanlış söylemek. * Peygamberimiz Resul-i Ekremi (A.S.M.) bildikleri ve mukaddes kitablarında O'nun evsâfını okudukları hâlde inkâr eden Yahudiler. More…
cuhuz   Çıkmak, huruç.
cul   (C.: Ecvâl) Akıl. * Rey. * Kuyu duvarı. Aşağısından yukarısına kadar kuyunun taraflarından her bir tarafı. ◊ f. Çaylak.
cülab   Gülsuyu, cüllâb. * İshal veren şerbet, müshil.
culah   f. Örümcek, ankebut. * Çulha, yâni dokuyucu, nessâc.
cülahek   f. Örümcek, ankebut. * Küçük dokumacı.
cülal   (Celil) Ulu, büyük nesne, azim.
cülale   Büyük dişi deve.
cülazî   Kocaman ve kuvvetli. İriyarı. * Hâdim, hademe, hizmetkâr. * Kilise veya manastır uşağı. * Papaz veya keşiş.
cülb (cilb)   Su olmayan bulut.
cülban   Burçak dedikleri hububat cinsi.
cülbe   Yara iyi olduğunda üstünde olan ince deri.
cülcül   (C.: Celâcil) Ufak çıngırak, küçük çan.
cülcülân   Susam.
cülesa   (Celis. C.) Beraber oturanlar.
cülhab   Dere, vâdi.
cülhub   Dizleri büyük olan kadın.
cüll   (C.: Cilâl-Ecille) Çul. * Gül. * Her nesnenin büyüğü ve muazzamı.
cülla   (C.: Cilel) Büyük emir.
cüllab   f. Cülâb, gülsuyu.
cüllah   Çok sel.
cüllas   (Câlis. C.) Cülus edenler, oturanlar.
cülle   Hurma koydukları kap. * Hurma yükü.
cülmud   Kaya.
cülmüd   Sesi çok çıkan ve kuvvetli olan kimse.
cülüban   Sahtiyandan yapılan dağarcığa benzer bir kap.
cülube   Başka yerden satmaya getirilen şey.
cülud   (Cild. C.) Ciltler, hayvan derileri.
cülul   Kişinin, yerinden başka yere çıkması.
cülünbak   Diş gıcırtısı. * Kapı gıcırtısı.
cülus   Oturuş. Oturma. * Padişahın taht'a oturması.
cülusiyye   Taht'a çıkan hükümdarlar veya padişâhlar için yazılmış yazı veya söylenmiş şiir. * Hükümdarın tahta çıktığı ilk gün verdiği bahşiş.
cülza   Sağlam deve.
cum'a   Toplanma. * Perşembeden sonraki gün. Müslümanların kudsî tâtil günü olup, o güne mahsus namazla mükelleftirler. Memur ve işçilerin cuma namazı vakti serbest bırakılmamaları din hürriyetine More…
cum'a sûresi   Kur'an-ı Kerim'in 62. ve Medine-i Münevvere'de nâzil olan sûresi.
cum'at   (Cum'a. C.) Perşembeden sonra gelen günler. Cum'alar.
cüma'   Toplamak. Cem'etmek.
cümâde   Arabi ayların beşinci ve altıncısının adı.
cümah   Kibirlenmek.
cümale   (C.: Cümâlât) Gemi urganı.
cümame   (C.: Cümâm) Yuvarlak inci. Kıymetli taş. Gümüşlü boncuk. Büyük inci tanesi. Gümüşten yapılıp dizilen inci gibi toplar.
cüman   İri inci.
cümane   Tek inci.
cümase   Soğuk, berd.
cümaz   Gümüşlü boncuk.
cümbüş   (Bak: Cünbiş)
cümcüme   (C.: Cemâcim) Baş kemiği, kafatası. * Ağaç çanak. * Arabdan bir kabile.
cümd   (C.: Cümâd-Ecmâd) Yüce, sağlam mekân. ◊ Taş.
cumeat   (Cum'a. C.) Perşembeden sonra gelen günler. Cum'alar.
cümel   (Cümle. C.) Cümleler. Birden fazla anlama gelen sözler. Mecmular. (Bak: Cümmel)
cumhur   Halk topluluğu. Hey'et, takım. Aynı kararı veya hükmü kabul edenler. * Âlimlerin çoğu, ekseriyeti. * Seçimle idare edilen devlet. * Bir yere toplanmış kum, toprak.
cumhur reisi   Cumhuriyetle idâre olunan memleketlerde Devlet Reisi.
cümhure   İçi boş kemik.
cumhuriyet   Devlet reisi, millet veya Millet Meclisleri tarafından seçilen hükümet şekli. Demokraside temsili hükûmet şekli. Halkın hür olarak seçtiği temsilciler (Millet vekilleri ve senatörler) More…
cumhuriyet-perver   f. Cumhuriyetçi, cumhurcu.
cümle   Hep, bütün, tam. * Gr: Tam mânâyı ifade eden, kaideye uygun söz.
cümle kapisi   Sarayın büyük kapısı. * Dış kapı.
cümle şirân-i cihân   f. Cihânın bütün arslanları.
cümle-i fiiliye   f. Fiil ile başlayan arabça cümle. Fiil cümlesi.
cümle-i ismiye   f. İsimle başlayan arabça cümle. İsim cümlesi.
cümleten   Bütün, hep, kâffeten, cemian, hep birden.
cümma'   Bir araya gelerek toplanmış şey, küme.
cümmah   Temrensiz, ucu yuvarlak ok. (Oğlancıklar onunla ok atmayı öğrenirlerdi)
cümmar   Hurma yağı denilen beyaz bir maddedir ve hurma ağacının başından çıkar ve araplar onu yerler.
cümmel   (Cümel) Harflerin, sayı kıymetine göre hesaplanması. Ebced. (Bak: Ebced) * Bir kaç urganın birleştirilmesinden meydana gelmiş olan çok kalın gemi halatı.
cümmet   Suyun biriktiği yer. * Başta toplanan saç. * Omuzlara inen saç.
cümmeyz   İncire benzer bir yemişin adı.
cümre   Süvari alayı, bin atlı cemaat.
cümse   Hurma koruğu.
cumu'   Toplanmalar. Cemi'ler.
cumuat   (Cum'a. C.) Perşembe gününden sonra gelen günler. Cum'alar.
cümud   Donuk. Katı. Sert. * Mc: Gayretsiz. * Soğukluk.
cümudiye   Büyük buz dağ. Glâsiye. Buzul. Aysberg.
cümum   Suyu çok olan kuyu. * Su kuyuda çok olmak (mânâsına mastardır).
cümûs   Donmak.
cümza   Seri davar.
cümzan   Hurma nevilerinden bir hurma.
cümze   Toplanmış hurma.
çun   f. (Tâlil edatı) Ne zaman ki, çünkü, şu sebepten ki, gibi, şâyet, zirâ, nasıl, niçin, çerâ.. den beri mânalarına gelir.
çün   f. Gibi. * Zira, çünki, madem ki. * Nasıl, nice.
cun (cuni)   Karnı ve kanadı kara olan bağırtlak kuşu cinsinden bir kuş.
çun ü çira   f. Nasıl ve niçin.
cünabe   f. İkiz çocuk.
cünaf   Kuruluk.
cünah   Bir şeyi basıp meylettiren sıklet demek olup, harec, sıkıntı ve alel-ıtlak ism-i vebal mânasına da gelir ki, 'günah' kelimesinin aslı budur.
çunan   f. Öyle böyle.
çünan   f. Böyle. Bu şekilde. Bunun gibi.
cünbân   f. 'kımıldanan, kımıldatan, sallanan, oynayan, oynatan, hareket eden' mânâlarına gelir ve sıfatlar yapar. Dünbâle-cünbân: Kuyruk sallayan.
çünbek   f. Atlama, sıçrama.
cünbide   f. Sallanmış, kımıldanmış, hareket etmiş.
cünbiş   f. Kımıldanma, hareket. * Zevk, eğlence, cünbüş.
cünbiş-geh   f. Cünbüş yeri, eğlence yeri.
cünbüde   Kümbet, kubbe.
cünbuh   Kalın, uzun ve yüksek nesne. * Büyük bit.
cünbüş   Zevk, eğlence. * Hareket, kımıldanma. * Uta benzer bir çalgı. (Doğrusu: Cünbiş'tir).
cünbüz   Kemer, kubbe, kümbet.
cünd   Er, asker. Ordu. * Bir kimsenin yardımcıları. * Şehir.
cündeb   (Cündüb) Bir nevi çekirge. * Mc: Yağmacı.
cündî   Süvâri, sipâhi, ata iyi binen, binici.
cündüb   (C.: Cenâdib) Bir nevi çekirge.
cünduh   Büyük çekirge.
cûne   (C.: Cuven) Attarların kutusu ve tablası.
cüneyd   Küçük asker. Askercik.
cünh   Koruma, esirgeme, himâye ve muhafaza etme.
cünha   Suç, kabahat. Te'dib cezâsına müstahak olanın suçu.
çunin   f. Böyle.
çünki   f. Zira, şundan dolayı ki, şuna binaen ki, şu sebebden ki.
cünnab   Bitişik olan iki yemiş.
cünnar   Çınar.
cünnet   Örtü, kadın başörtüsü. * Yağan. * Kalkan.
cünu'   Yüzü üstüne düşürmek.
cünüb   Cenabetlik. Şer'an yıkanıp temizlenmeye mecburiyet hâli. * Irak, uzak, baid.
cünud   (Cünd. C.) Askerler. Ordu.
cünuh   Yöneliş, meyil.
cünun   Delilik, cinnet. Delirmek. * Çok olmak. * Otun uzaması.
cur   Belde ismi.
cur'a   Tek yudum. Bir içimlik. Bir yudumluk.
cür'a   Bir yudumluk su. İçim, yudum.
cür'a-riz   f. Damla damla döken.* Bir çeşit ibrik.
cur'aten   Bir yudumluk.
cür'et   Yiğitlik, cesaret. Korkmayarak ileri atılmak.
cür'et-yâb   f. Cesur, cesaretli, yiğit, delikanlı, atılgan, gözüpek, cür'etkâr.
cür'etkâr   f. Cesur, cesaretli, yiğit, delikanlı, atılgan, gözüpek.
cürade   Soyulmuş nesne.
cüraf   Sel yolu. Selin aktığı mecrası.
cürah   Yara.
cürahüm   İri gövdeli davar.
cüraşe   Tuz döğülürken etrafına düşen iri parçalar.
cüraz   Polat. Demir. ◊ Keskin.
cürbüz   İnsanlar arasında fesâdçılık yapan gaddâr kişi.
cürce   (C.: Cürâc) Heybeye benzer bir kap.
cürcur   Deve başı.
cürd   Tüysüz, kılsız. * Cilt hastası (deve). * Tüyleri kısa olan (at). * Bitki örtüsü olmayan (arazi). * Piyâdesiz (süvâri).
cürdan   At ve eşek zekeri.
cürde   Çorak bölge. * Çıplak vücut. * Atlı asker.
cürde askeri   Eskiden hacca giden kafilelerin muhafızlığını yapan asker.
cürez   (C: Cirzân) Tarla faresi.
cürf   Dere kenarında selin, dibini yalayıp oymuş olduğu bıçık üzerinde kalan toprak veya çamur çıkıntısıdır ki, her an için yıkılıp çökmeğe hazır bir vaziyette bulunur.* Estiyan adı verilen bir ot. More…
cürfüş   Yanları etli olan şişman kimse.
curh   (Curha) Yara. Yaralama.
cürh   (C.: Cüruh) Yara.
cürha   Birtek yara. * şehadette yani şahidlikte bir tek hükümsüzlük sebebi.
cürhüm   Yemende bir kabile.
cürm   (Cürüm) Kabahat, kusur. Hatâ. İsyan. Günah. Kanun hilâfına hareket.
cürm-nak   f. Suçlu, kabahatli.
cürmane   f. Ceza, mücâzat.
cürmuk   (C.: Cerâmik) Çizme.
cürmuz   Küçük havuz.
cürn (cerin)   (C: Cüren) Hurma kurutulan ve harman yapılan yer.
curnal   (Bak: Jurnal)
cürre   Cesur, cesaretli, cür'etkâr, cür'et-yâb, yiğit, delikanlı, gözüpek, atılgan. * Uçan her çeşit kuşun erkeği. * Bir zira' miktarı ağaç.
cürre-baz   f. Atmaca kuşu. * Erkek şahin veya akdoğan. * Hızla uçan ok.
cürş   Yemen diyarında bir yerin adı. * Başı tırnakla taramak.
cürşu'   Büyük karınlı deve.
cürsum   (C: Cerâsim) Her nesnenin aslı.
cürsume   (Cürsâm) Kök, asıl, temel. Bir tohumun özü. İlk hücrelik. * Gırtlak kapağı. * Karınca yuvası.
cürsun   Üzerine binâ yapmak için duvardan dışarı uzattıkları ağaç.
cürub   Beddualar, bed ve kötü dualar, fenâ sözler.
cürüf   Uçurum, yar.
cüruh   (Cürh. C.) Yaralar.
cürum   Sıcak, çukur yer.
cürûn   Bezin eskimesi. * Yumuşak olmak. * Bir nesne aşınmak. * Alışkanlık, itiyat.
cürüz   Verimsiz çorak yer.
cürvaz   Karnı büyük olan kişi.
cüryaz   (C: Cerâyız) Karnı büyük olan.
cürz   (C: Cirzan) Köstebek.
cürzum   (C: Cürâzim) Çok yiyen kişi.
cuş   f. Coşmak, kaynamak. Taşmak. Deprenmek.
cuş u huruş   f. Kaynayıp taşma. Neş'e ve âhenk. Coşup taşma.
cûş-aver   f. Coşturucu, coşmaya sebep olucu.
cüşa'   Çok yemekten dolayı genirmek.
cüsacis   Büyük deve. * Kılların veya otların sık ve çok olup birbirine karışması.
cuşacuş   f. Çok coşkun, taşkın. Pek coşkun ve taşkın bir sûrette.
cüsad   Karın ağrısı.
cûşak   f. Kaynama.
cüsal   Tarla kuşu.
cüsale   Sonbaharda dökülen yapraklar.
cüsam   Büyük, geniş. Eni fazla olan. ◊ Uykuda gelen ağırlık, kâbus.
cuşan   f. Coşup kaynayan.
cüşem   Deve göğsü.
cüses   (Cüsse. C.) Cüsseler, gövdeler, bedenler, cisimler, kalıplar, cesetler.
cüseym   Cisimcik. Küçük cisim.
cüseymat  (Cüseym. C.) Küçük cisimler, cisimcikler.
cuşide   f. Coşmuş, kaynamış.
cuşir(e)   f. Dokumacı.
cuşiş   f. Kaynama, coşma.
cüsman   Organlarla birlikte vücudun tamamı. * Her nesnenin cismi ve cesedi.
cüşre   Öksürük. * Göğüs sertliği.
cüsse   Gövde, kalıp, beden.
cüsse-dâr   f. İri yapılı, cüsseli kimse, irikıyım kişi.
cüst   f. Araştırma, arama.
çüst   f. Çevik, çabuk hareketli. Seri-ül-hareke. * Dar, sıkı. * Muntazam, mükemmel, düzgün. Yakışıklı.
cüst ü cu   Arayıp sorma, araştırma, arama.
çüstî   f. Atiklik, çeviklik, çabukluk.
cüsu   Diz üstünde çökmek.
cüsu'   Tamahkârlık, pintilik, harislik, cimrilik.
cüşu'   Durmak, kıyam. * Huruç etmek, çıkmak. * Hafif yay.
cüsum   Kuşun, uyuması vaktinde göğsünü yere koyup çömelmesi. Çömelip oturmak. * Uykuda gelen ağırlık. Kâbus. * Oturmak. ◊ (Cisim. C.) Cisimler. Ecsam.
cüşüm   Kısa boylu, tıknaz kimse.
cüsur   (Cisr. C.) Köprüler.
cüşur   Sabah yerinin ağarması.
cüsüvv   Kurumak, yebs. * Donmak, cümud.
cüsve   Bir yere biriktirilmiş taş.
cüsy   Diz üstüne çökmek.
cuudet   Kıvırcıklık.
cuur   Hurmanın gayet yaramazı, iyi olmayanı.
cüvad   Susamak.
cüval   f. Çuval.
çuvaldiz   Çuval ve ona benzer çul vs. dikmeye mahsus büyük iğne.
cüvalik   (C.: Cevâlik) Çuval.
cüvan   (Bak: Civân)
cüvar   (Civâr) Yakınlık. Komşuluk. * Himâyet, korumak. * Riâyet. * Süt emen deve yavrusu. * Karga sesi. * Öküz avazı.
cüveyre   Küçük câriye, câriyecik.
cüvvet   Kırba yaması. * Bir parça yer. * Siyaha yakın boz renk. * Demir pası.
cuy   f. Nehir, akarsu, ırmak, dere, çay.
cuy-çe   f. Küçük ırmak.
cuya(n)   f. Arayan, arayıcı.
cuybar   f. Akarsu, nehir, dere, çay, ırmak. * Irmak kenarı.
cuyem   f. (Cüsten, aramak mastarından 'arıyorum, ararım' mânasınadır.) (Bak: Cû)
cuyende   f. Arayıcı, araştırıcı, isteyen.
cüyud   (Cid. C.) Gerdanlar, boyunlar.
cüyuş   (Ceyş. C.) Ceyşler, askerler, neferler, erler. Ordular.
cüz   Kısım, parça. Bir şeyin bir parçası. * Kitab forması. * Küllün mukabili. * Kur'ân-ı Kerim'in otuzda bir parçası. * Kanaat. İktifâ eylemek. * Düğümü sağlam yapmak. Bir şeyi More…
cüz'i   Azdan olan. Parçaya âit olan. Biraz. Pek az. Kıymetsiz. Mühim olmayan. Esasa ait olmayan. Cüz'e âit olan. Külli olmayan.
cüz'iyyat   Cüz'î olan şeyler. Ufak tefek şeyler. Mânası düşünüldüğünde zihinde ortaklık kabul etmeyen şeyler. Mânası başka şeylere şâmil olmayanlar.
cüz'iyyet   Azlık, cüz'î oluş.
cüzae   Bıçak sapı.
cüzaf   Götürü pazar.
cüzam   (Cüzzam) Hansel basilinin (mikrobunun) sebep olduğu bulaşıcı bir deri hastalığı.
cüzame   Hasaddan sonra ekinden bâki kalan ekin.
cüzare   Devenin etrafı (ayakları ve başı gibi.)
cüzaz   Kesilmiş ve parçalanmış olan şey.
cüzaze   (C.: Cüzâzât) Pâre pâre etmek, ayırmak, kesmek. Ağaçtan yemiş düşürmek. ◊ Bez kırpıntısı.
cüzbend   Bir çeşit cüzzam hastalığı. * Ciltçi.
cüzeyr   Kök dalı, ince kök.
cüzeyre   Küçük ada, adacık. Etrafı su ile çevrili küçük kara parçası.
cüzhan   f. Kur'ân-ı Kerim cüzlerini okuyan kimse.
cüzur   (Cezr. C.) Kökler.
cüzve   (Cezve-Cizve) (C: Cezey-Cizey) Kalın ağaç parçası. * Ateş közü.
cüzzam   (Bak: Cüzam)
cüzzet   Kaftan.
dâ'   (C: Edvâ) Maraz, hastalık. * Meşakkat, zahmet.
da'   Arabçada 'bırak' mânasına emirdir. Meselâ: ◊ Def'etmek, kovmak. Terketmek.
da' mâ keder   Keder veren şeyi bırak.
da'at   Horluk, zelillik.
da'bel   Kurbağa yumurtası. * Güçlü, kuvvetli deve.
da'ca'   Gözü çok siyah ve büyük olan kadın. (müz: Edac)
da'cele   Gitmekte ve gelmekte tereddütlü olmak.
da'd   Husumet, düşmanlık.
da'da   Aklı ve fikri olmayan kişi. * Her nesnenin zayıfı.
da'da'   Güzel dur mânasına gelir ve düşecek ve dayanacak yerde söylenir.
da'daa   Koyunu ve keçiyi çıkarıp sürmek. * Sallamak. * Bir kimseye 'güzel dur' demek. * Miktarı çok olsun diye depretip çevirmek ve doldurmak. ◊ Yakmak. Yıkmak. * Hor ve zelil More…
da'fak   Bol ve geniş olan şey. Vâsi.
da'k   Ovmak. * Bir şeyi yumuşatmak.
da'ke   Deve sürüsü.
da'kese   Mecusiler oyunundan bir oyun. ('destibend' de derler.)
da'l   İçmek, şirb.
da's   Cimâ etmek. * Süngü ile vurmak. * Az olan nesne ve eser. ◊ Titremek. * Zayıf olmak, zayıflamak.
da'sa   Güneşten çok ısınan yumuşak, çukur yer. ◊ Yumuşak yer.
da'sere   Yıkmak.
da'şere   Yıkmak.
da'vâ   Takib edilen fikir, iddia. * Bir kimsenin hakkını aramak üzere mahkemeye müracaat etmesi. * Hakkı olanın iddia etmesi. Kendini haklı görüp veya zannedip üstün fikirlilik iddia etmek. * More…
da'vat   (Duâ. C.) Duâlar, niyazlar, çağırışlar. (Bak: Ed'iye)
da'vet   Çağırma. Ziyafet. Duâ. * Bir fikri kabul ettirmek için deliller söylemek.
da'z   Def'etmek, kovmak. * Nikâh etmek. ◊ Noksanlaştırmak. ◊ Cimâ etmek.
daa   Telef etmek, ziyan etmek.
daac   Gözün çok siyah ve büyük olması.
daak   Davarın ayağıyla kazılmış yer.
daar (daâre)   Fısk. * Kapmak. * Yaramazlık.
dab   f. şan ve şeref, haysiyet.
dabar (dibâr)   (C: Debabir) Cemaat, topluluk.
dabb   (C.: Dıbâb-Edubb) Keler, kertenkele. * Yaraya merhem sürmek. * Akmak. * Süt sağmak. * Yere yapışmak. * Dudakta olan bir hastalık (çatlayıp kan akar). * Hurma çiçeği.
dâbbe   Yürüyen mahluk. Debelenen.
dabbe   (C.: Dıbâb) Dişi kertenkele. * Kapıya koyulan yassı enli demir.
dâbbe-süvâr   f. Hayvana binen, binici.
dabentî   Güçlü, kuvvetli kimse.
dabgam   Arslan, esed.
dabh   'Atların koşu esnasındaki nefeslerinin sesleridir ki, sahil denilen kişnemek değil, yemi ve sahibini gördüğü zaman yaptığı gibi hamhame denilen sesi de değil; hızlı nefes sesi olan bir More…
dabi   Kül, ramâd.
dabi'   Yere yapışan, yere yapışıcı.
dabib   Akmak. Seyelân etmek.
dabie   Kişinin çoluk çocuğu.
dabik   Bir yerin adı.
dabir   Arka, kök, nihâyet. Son, âhir. * Bir nişandan geçen ok.
dabire   Askerin bozulması.
dabk   Kendisiyle kuş avlanan bir nesne.
dabn   Dar nesne.
dabr   Cemaat. * Yaban cevizi. * Sıçramak.
dabrak   şişman ve etli olmak.
dabs   Mesrur ve mütekebbir olmak. Sevinçli ve kibirli olma hâli. ◊ Ahlâkı kötü ve korkak olmak. * Anlaması, idrâki az olmak. ◊ (C.: Ezbâs) El ile tutmak.
dabsem   Arslan, esed.
dabt   Hıfzetmek. * Cem'etmek, toplamak.
dabuka   Pis. Necis.
dabure   Yer yüzünde gezen hayvanât.
dabv   Pişirmek. * Tağyir etmek, değiştirmek.
dac   Çağırmak.
dac'  (ducu')   Yan tarafını yere koyup yatmak.
dacc   Hacıların hizmetkârı ve devecileri. * Hacılar ile birlikte giden, fakat, hac maksudu olmayan bezirgân.
dacce   Bir kere çağırmak ve inlemek.
dacem   Eğrilik.
daci'   İşlerinde kısaltan. * Yatak arkadaşı.
dacia   Çok fazla bulut.
dacic   Çağırış. * Sesi yükseltmek.
dacin   (C.: Devâcin) Evi öğrenmiş olan davar.
dacir   Gamkin ve gönlü dar kimse. * Bağırgan dişi deve. * Kederlenmek, hüzünlenmek muztarib olmak.
dacnan   Tehame vilâyetinde bir dağ.
dacr(e)   Darlık, kalbin sıkıntılı olması.
dacuc   Çağıran. * İnleyen. * Sağarken incinen ve inleyen dişi deve.
dâd   f. Adâlet. Hak, doğruluk. * İnsaf. * Vergi, ihsan, atiyye. * Ömür. * Sızlanma.
dad   Osmanlı alfabesinin onyedinci harfidir. * Ebced hesabında sekizyüz sayısına karşı gelir. ◊ Oyun, lehv. ◊ Doldurmak.
dâd u sited   Alış veriş.
dâd-âver   f. Doğru, adaletli.
dâd-bahş   f. Hakkı yerine getiren, adaletli.
dâd-ger   f. Doğru, insaflı.
dâd-res   f. Yardımcı, yardıma yetişen.
dada   f. Halayık. Çocuk bakıcı. Dadı.
dadan   Kesmez kılıç. * Fakir, muhtaç kişi.
dadar   f. Allah (C.C.) * Adaletli, âdil, doğru olan hükümdar.
dadaş   Delikanlı, babayiğit kimse. * Erkek kardeş.
dâde   f. Verilmiş, vergi.
dâden   f. Vermek.
dâdender   f. Erkek üvey kardeş.
dâder   f. Karındaş, kardeş, birâder.
dâder-ender   f. Üvey kardeş.
dâdgâh   Adliye. Hak yeri, adâlet yeri.
dadh   Yemen baklası.
dâdhah   f. Adalet isteyen.
dâdistan   f. Bir işte ortak olma. * Bir işe razı olma.
dâdrad   f. Allah (C.C.), Cenab-ı Hak.
daele (duule)   Zayıf ve ince olmak. * Hor ve zayıf olmak.
daf'   Necis, pis.
dafadi   Kurbağa.
dafate   Ayağa giydikleri bir cins pabuç. * Kişinin aklı ve reyi zayıf olmak. * Bir oyun çeşidi.
dafef   Çoluk çocuğun fazla oluşu. * Şiddet. * Darlık. * Hâcet. * Acele etmek.
dafen   Kısa boylu, ahmak adam. * İri gövdeli ahmak kimse.
dafended   şişman, ahmak adam.
daff   Dar, zıyk.
daffat   Devesini kiraya veren deveci.
daffata   Metâ ve kumaş götüren deve. * Çokluk, cemaat.
daffe   Yan, taraf.
dafi'   Def'eden, menedici. Ortadan engeli kaldıran. * Cenâb-ı Hak. (C.C.)
dafia   Def eden, muhafaza eden.
dafik   Atılarak dökülen. Su ve emsali gibi akarak dökülen.
dafit   Ahmak.
dafn   Ayakla tekme vurmak ve atmak.
dafr   Saçı ve ona benzer şeyleri enlice örmek ve dokumak. * Vakarla yürümek. * Def'etmek, kovmak.
dafuf   Sütü çok olan davar.
dafv   Tamam olmak. * Malın çok olması.
dâg   f. Yanık yarası. * İnsan veya hayvan vücuduna kızgın demirle vurulan damga.
dag-zen   f. Damga vuran, nişan koyan. * Kalb kıran, gönül kıran.
dagal   f. Hile. * Geçmez akçe, kalp para. * Hileci, hile yapan, dolandırıcı. * Çerçöp.
dagal-bâz   f. Hileci.
dagas   Çok yemekten dolayı midenin dolması.
dagb   Harislik, hırslı oluş. * Ovmak.
dagbus   (C.: Dagabis) Küçük hıyar. * Sirkeyle ve zeytin yağıyla yenen bir ot.
dagdaga   Dişi olmayan kadın. * Kurdun et yemesi. * Yemeği iki çene arasında geve geve yemek.
dağdağa   Gürültü. Iztırab. Boş yere telâş ve zorluklar. * Tereddüt etmek, karar verememek. * Gıcıklamak.
dağdar   f. Pek acıklı, üzüntülü. * Gönlü yaralı. * Kızgın demirle nişan vurulu. Damgalı. (Milletimde ihtilâf u tefrika endişesi Kûşe-i kabrimde hattâ bi-karar eyler beni, İttihadken savlet-i More…
dagf   Almak.
dagfasa   Semizlik, şişmanlık, besililik, etlilik. * Bol geniş nesne.
dagi   (Bak: Tâgi)
dagi(yye)   Azgın, başkaldıran, isyan eden, âsi, anarşist.
dagib   Tavşan sesi.
dagîga   Sıvı hamur.
dagisa   (C: Devâgıs) Diz üstünde hareket eden yuvarlakça kemik. * Sâfi su.
dağistan   f. Dağlık yer. * Kafkasya'nın kuzeydoğusunda ve Hazer Denizi'nin batı kıyılarında bulunan bir bölgedir ki, eskiden buraya Albanya denirdi.
dagit   Yanında bir kuyu daha olduğundan suyu çekilip kokan kuyu.
dağit   Emin. * Nâzır, bakan. * Şiddet veren. * Üzüm toplamada kullanılan âlet.
dagm   Isırmak.
dagma'   Yüzünün rengi siyaha yakın olan dişi koyun.
dagmire   Karıştırmak, halt.
dagn   Meyletmek, yönelmek. * Kin tutmak.
dagr   Şiddetle def'etmek. * Bir yere girmek.
dagre   Bir şeyi kapıp almak.
dags   (C.: Adgas) Rüyâ karışıklığı. * Karışık olmak.
dagş   Hücum etmek.
dagt   Zahmet. Meşakkat. * Bir şeyi bir yere zorla sıkıştırmak. Sıkışmak.
dagul   f. Dolandırıcı, hileci, hile yapan.
dagv   Kedi veya tilki çağırmak.
dağvari   f. Dağ gibi, dağ cesametinde. Dağ büyüklüğünde. Dağa benzer surette.
dagve   (C.: Degavât-Degayât) Huyu yaramaz olmak, hulku çirkin olmak.
dagz   Yutmak. * Defetmek. * İğrenmek. * Cimâ etmek.
dah   f. Hizmetçi, uşak, cariye. * On (10). Aşer. * Korkak. Alçak, aşağılık, âdi kimse.
daha'   Kaba kuşluk vakti.
dahal   Aldatmak, mekretmek.
dahâmet   İrilik, kocamanlık, kabalık, vücutça büyük olmaklık. * Tıb: Hipertrophie.
dahamis   Bahadır, kahraman. * Karayağız, iri yapılı adam.
dahas   Davarın tırnağında olan bir verem. ◊ Kaypancak nesne.
dahaya   (Dahiyye. C.) Kurbanlık hayvanlar.
dahb   Bir şeyi ateşte kızdırıp pişirmek.
dahc   Gizlemek, örtmek.
dahd   Kahretmek.
dahdah   (C.: Dahazıh) Arzu, istek. ◊ Küçük adımlı kimse. ◊ Kısa boylu adam.
dahdaha   Yorulmak, yorultmak. * Yavaşlamak. * Muti etmek, emre itaat ettirmek. * Hor etmek. ◊ Suyun dökülüp saçılması. * Serabın uzaktan su gibi görünüp parlaması.
dahdar   Beyaz bez.
dahh   Yer altında bir şey gizlemek. ◊ Bevlin uzaması.
dahhak   Çok gülen. Çok gülücü. * İran'da eski tarihte yaşamış çok zâlim bir hükümdarın adı.
dahhas   (C.: Dehâhis) Toprak içinde kaybolup bulunmayan küçük bir böcek.
dahi   Eşine ender rastlanır, hârikulâde zekâ, fatanet ve hikmet sâhibi.
dahik   Gülen, gülücü.
dahike   (C.: Davâhık) Gülme ânında çıkan dört dişin birisi. ◊ (C.: Davâhik) Azı dişlerinden her biri.
dâhil   İçeri. İç. İçinde. İçeri girmiş.
dahil   (Bak: Dahl-Dehal) Girmek, karışmak. Dokunmak. Taarruz etmek, müdâhale eylemek. ◊ Hayrette kalan kimse.
dahîl   Yabancı, sığınan, sığınmış. Muhacir. * Birisinin içyüzü, niyet ve mezhebi. Dâhil ve içerde. Birisinin bütün gizli ve sırlı işlerine vâkıf olan dost ve hemdemi. * Evvelâ alâkasız olup sonradan More…
dahile   (C.: Devâhil) Bir şeyin içi, içyüzü.
dahilek   Yalvarırım, sana sığınırım, sana güvenirim (meâlinde.)
dahilen   İçten, içerden, dâhilden.
dahiliye naziri   İçişleri Bakanı.
dahim   (Dahâmet. den) Yoğun ve fazla koyu olan. Kalın olan. ◊ f. Nasib ve rızık. ◊ (Dâhim) f. Taç.
dahine   (C.Devâhin) Duman çıkan baca.
dahir   (C.: Dehâyir) Toplanılmış veya gömülmüş mal. ◊ Dere, vâdi. * Dağ başı.
dahis   Müfsid, arayı bozan. * Koyun yüzerken deri ile etin arasına elini sokan. * Bir meşhur atın adı. ◊ Hayvanların tırnak diplerindeki et parçası. Dolama hastalığı. ◊ Kokmuş, More…
dâhiye   Hârikulâde zekâ ve fetanet sahibi. * Âfet, belâ, musibet. Kazâ. Emr-i azîm. Büyük iş ve hâdise.
dahiye   Nâhiye.
dahiyye   Kurbanlık hayvan.
dahk   Tere yağı. * Bal. * Kar. * Ağzı yarılmış olan çiçek tomurcuğu. ◊ Irak, uzak, baid. * Atmak.
dahl   Karışma, girme. * Nüfuz, te'sir. * Vâridat. * İrâd. İtiraz, ta'riz. * Ayıp, töhmet. ◊ Bir nesne az olmak. ◊ Az miktar su.
dahl (duhl)   (C.: Dihâl-Edhâl-Dahlân) Pencere. * Çukur yer.
dahm   Şiddetle def'etmek. * Cemaatın kuvvetli olması. ◊ İri, büyük, kocaman, cüsseli, kalın.
dahme   f. Mezar, kabir. türbe. * Donanma geceleri atılan hava fişeği.
dahmes   Sirke tulumu. * Her nesnenin karası.
dahn   Fesâd. * Bulanıklık.
dahna   Boz renkli.
dahr   Alçalma. Küçülme. Hor ve hakir olma. ◊ Kaplumbağa. * Dağbaşı.
dahr (duhur)   Sürmek. * Irak etmek, uzaklaştırmak. * Horluk.
dahrece   (Dıhrâc) Yuvarlamak.
dahs   Koyunun derisiyle eti arasına yüzmek için elini sokmak. * Fesad, ifsâd. ◊ Sözünü fesâhatle açık bir şekilde söylemek. ◊ Ön dişler ile ısırmak. ◊ Ayağıyla tepinmek.
dahten   f. Bilmek.
dahuk   Geniş yol.
dahul   Geyik tuzağı. * Canavar tuzağı.
dahül   f. Bostan korkuluğu.
dahv   Zâhir olmak, görünmek. ◊ Atmak, ramy.
dahve   İlk kuşluk vakti. Güneşin ufukta ilk yükselip yayılmaya başladığı an.
dahy   (Dahv) Yayıp döşemek. * Deve kuşu yumurtası. (Bak: Udhiy) (968 hicri tarihinde vefat eden Ahter-i Kebir lugatının Müellifi, Kur'an-ı Kerimdeki bu kelimeden dünyanın bir elips şeklinde, More…
dahya'   (C.: Duhâ) Hayız görmez kadın. * Ağaç ismi. ◊ Rûşen, parlak ve nurlu nesne.
dahye   Kuşluk vaktinde kesilen koyun.
dai   Dua eden, duacı. * Sebep. * Davet eden. Muktazi. (Meselâ: Yemek yemek, iştihadan gelen bir lezzet, bir iştiyaktır. Onu yemeğe sevk eder. Buna dai denir.) Resul-ü Ekrem'in (A.S.M.) bir More…
dâib   Âdet ve usulünde devam eden. (Bak: De'b)
dâibeyn   Âdet ve usulünde devam eden iki şey.
dail   İçen. Şârib. * Mahvolan. * Zaif. ◊ Arık, zayıf, küçük hacimli.
daim   Devam eden. (Daimî, daima, daimen şeklinde de söylenir.)
daima   (Devam. dan) Her vakit, bir düziye, daimî suretde.
daimî   (Devam. dan) Sürekli, devamlı.
dain   (Dâyin) Ödünç veren, borca veren. * Alacaklı. İkraz eden. ◊ (C.: Daân) Yünlü olan koyun. ◊ Asıl. * Mâden. * Doğruluk.
dair   Devreden. Dolaşan. Dönen. Bir şeyin etrafını kuşatan. * Belli bir şey hakkında olan. Alâkalı, müteallik.
daire   Resmi hükümet makamlarından her biri. * Yazıhane. * Büyük bir idare adamının makamı. * Ev veya apartman katı. * Bir manevi te'sirin hükmü geçtiği mahal. * Sınır içi. * Büro, büyük ev, More…
dairevî   Daire şeklinde. Daire gibi.
dairezen   Mehter takımında def çalan.
daiyan   (Dâi. C.) Dua edenler, duacılar.
dâiye   İnsanı bir şeye candan bağlamağa sürükleyen iç duygusu. * Mücib ve sebep. * Bâis olan husus, vakit ve zamanın bir hâleti. * Arzu, hırs. * Dava. * Bahane.
daiyy   Şu kimseye derler ki, bir kişi ona 'oğlumdur' demiş olsun.
dak'a   Toprak.
daka'   Varmak. Ulaşmak. * Buluşmak. ◊ Fakirlik.
dakaik   (Dakayık) (Dakik. C.) İncelikler. Anlaşılması çok dikkat isteyen incelikler. Çok ince. Anlaşılması dikkat isteyen keyfiyetler.
dakaik-aşina   f. İlmî incelikleri bilen, anlaşılması ve tefhimi müşkül, yüksek ve ince ilmî mes'elelere vâkıf olan.
dakaik-i fenniye   f. İlmî incelikler. Fennin ince ve güç anlaşılan noktaları.
dakaik-i umur   f. Üzerinde gayet dikkatle durulması lâzım gelen işlerin ince ve mühim noktaları.
dakal   Hurmanın iyi olmayan cinsi. * Gemi oku. * Boya.
dakdak   (C.: Dakâdık) Kısa boylu ve katı yürüyen kişi.
dakdaka   Davarın tırnağının taşa dokunup ses çıkarması.
dakdake   Tez tez yürümek, hızlı yürümek.
dakik   (Ekseri mânevi mânalar için) Pek ince. Nâzik. Ufak.
dakika   (C.: Dakaik) Zaman mikyası olarak bir saatin bölündüğü altmış parçadan beheri. Altmış saniyelik zaman. * İnce fikir, mülâhaza, nükte. * Daire dereceleriyle başka ölçülerde her derecenin More…
dakika-bin   f. İncelikleri bilen, ince noktaları gören.
dakis   Bir kimsenin aksırdığında ağzından saçılan tükrük.
dakk   Vurmak. * Çekmek. Çok yemekten dolayı vücudun ağırlaşması. * Kapı çalma.
dakm   Kırmak, kesr.
dakr   Vurmak, darb.
dakva(n)   Sütü çok içtiğinden dolayı bedeni ağırlaşan kuzu.
dal   Ağacın ilk verdiği kol. * Kur'ân hattiyle yazılan () harfinin okunuşu (Ebcedi değeri dörttür.) Noktasız olduğundan 'dâl-i mühmele' de denir. ◊ Semiz avrat. Şişman More…
dal'   Meyl. Eğrilik. Kuvvet. * Ağır yük götürmek.
dal(l)   Kur'ân ve imân yolundan sapan. Dalâlete giden, azan. * Azdırıcı, sapkın. * Şaşkın.
dalaa   Kuvvet. * Eğrilik. * Şiddet.
dalal   Sapıklık. * Sapmak. Doğrudan, imân ve İslâmiyyet yolundan sapmak.
dalalet   İman ve İslâmiyetten ayrılmak. Azmak. Hak ve hakikatten, İslâmiyet yolundan sapmak. Allah'a isyankâr olmak. * Şaşkınlık.
dalaletpişe   Sapıklığı tâkibeden. Sapıklığa giden. İslâmiyetten başka yol tâkib eden.
daldal(e)   Taşlı sert yer.
dalgakiran   t. Bir limandaki tekneleri dalgaların te'sirinden muhafaza etmek için denizde yapılan set.
dalgiç   t. Mercan, inci ve saire avlamak veya denizin dibine düşmüş olan şeyleri çıkarmak için denizin dibine dalmaya alışık adam.
dali'   Kavi, kuvvetli. * Muhkem, sağlam, sert. * Eğri.
dalif   (C.: Düllef) Nişandan öteye düşen ok. * Ağır yük getirip adımlarını birbirine yakın atan adam.
dalil   Sert, sağlam, muhkem yer. * Yolu azmış kişi.
daliye   (C.: Devâli) Hayvanla döndürülüp su çekilen dolap. (Suyun döndürdüğü dolaba 'nâurâ' derler.)
dalkavuk   t. Eline maddî menfaatler, para vesaire geçirmek için yaltakçılık ve soytarılık edip kendi vakar ve haysiyetini muhafaza etmeyen adam.
dall   Delil olan, delâlet eden. Yol gösterici. * Bildiren. ◊ Azan. Azıcı, azdırıcı. Dalalette olan.
dalle   Evini bilmeyip başka yere giden davar.
dallîn   (Dâllûn) Sapkınlar. Müslümanlıktan ayrılanlar. Kur'an hakikatlerinden ayrılıp sapanlar.
dalliyet   Delil oluş. İsbata vâsıta olmak.
dâm   f. Tuzak. ağ, hile.
dam'   (C.: Dümu-Edmu) Helâk olmak. * Göz yaşı.
dâm-i ankebut   f. Örümcek ağı. Örümcek tuzağı.
dama   Deniz, bahr.
damacana   Su veya başka sıvıları taşımaya mahsus dar ağızlı, şişkin gövdeli çoğu hasırla sarılı veya sepetli büyük şişe.
damar   t. İstidad. Huy, tabiat, inat. * İnsan bedeninde kanın dolaştığı yollar, şiryan. * Irk. * Toprağın içindeki maden filizleri ve su tabakası. * Damar veya köke benzeyip bir cismin her tarafına More…
damd   Yaranın üstüne bez bağlamak, merhem sürmek.
damecmec   Katı, şedid. * Uzun boylu bahil kimse.
damed   Hışım etmek, öfkelenmek, hiddetlenmek, kızmak.
dâmen   f. Etek. Kenar. Taraf. Zeyl. Elbise veya dağ eteği.
damen-bus   f. Etek öpen.
damen-gir   f. Eteğe yapışan, etek tutan. * Dâvacı, hasım, şikâyetçi.
damen-keş   f. Feragat eden, eteğini çeken.
damene   f. Dağ eteği, dağın çevresi.
damenî   f. Eteklik. * Kadın başörtüsü.
damga   Bir şeyin üzerine işaret veya alâmet koymak. * İşaret vurulan âlet. Mühür.
damga-i vahdet   f. Birlik damgası. Cenab-ı Hakkın birliğini gösteren delil.
damhar   Mütekebbir, kibirli, terbiyesiz kimse.
damia   Yavaş olarak ve damla damla kan sızdıran yara.
damic   Karanlık.
damiğa   Dimağa işlemiş olan baş yarığı. (Bak: Amme)
damik   (C.: Devâmik) Belâ, musibet, dâhiye. Meşakkat, zahmet.
damime   (C.: Damâyim) Sonradan yapıştırılmış şey.
damin   Kefil olan, tazminat veren. Ödeyen.
damine   Köyde olan hurma.
damir   (C.: Damâr) Kalb. * Niyyet. ◊ Zayıf, ince.
damise   Örten, setreden. Defneden.
damiye   Tıb: Kanı akan yara.
damiz   Hayvan üretmeye mahsus dam. Hayvan yetiştirilecek ahır.
damm   Yapıştırmak. * Düşürmek.
dammad   Hastalara efsun okuyan kimse.
damping   ing. Bir pazarı elde etmek veya bir malı elden çıkartabilmek için benzerlerinden çok düşük fiyatla satma.
damz   Susmak, sükut etmek.
damzer   (C.: Damazir) Sütü az olan deve. * Sağlam ve sert yer. * Şişman kadın.
dan   Arabca, Farsça veya bazı Türkçe kelimelerin sonuna takılarak, âlet ismi veya sıfat yapılır. Meselâ: Ateş-dan - Mangal. Cüz-dan - Cüz kabı, çanta. ◊ f. Tane.
dânâ   f. Bilgili, bilen, malûmatlı, âlim.
dânâyî   f. Âlimlik, bilicilik.
dane   (Diyn. den) 'İtaat etti. İtaatli oldu, boyun eğdi, aziz oldu' mânasında fiil. ◊ f. Tohum, çekirdek. * Kurşun, gülle, tâne.
danende   f. Bilgin, bilen, Haberli.
dang   f. Bir dirhemin altıda biri.
dani'   Hor, zelil.
danik   (C.: Devânik) Bir dirhemin altıda biri ve iki kırât ağırlığı. (Her kırat beş arpa ağırlığıdır.) * Zayıf düşkün davar. ◊ Bir dirhemin dörtte biri. * Mangır. ◊ Nezle.
dâniş   f. Bilgi, ilim. Biliş.
dâniş-ger   f. Alim, bilgin.
danişî   Alim, bilgin, bilgili.
danişmend   (C.: Dânişmendân) f. Bilgili, ilimli. * Tanzimattan evvel, kadıların yanında stajyer olarak çalışan kimseler için kullanılan bir tâbirdi.
daniştay   (Bak: Şurâ-yı devlet)
danisten   f. Bilmek.
daniye   Yakında olan.
dank   (Dunuk) Darlık, dıyk.
danka'   Dar, sıkıntı. Zararlı, zarara sebeb olan.
dantela   Fr. Tentene. Her nevi iplikle örülen, bir kumaşın kenarına işlenen türlü biçimde ince örgü, dantel.
danu'   Evlâdı çok olmak.
danv   Oğul ve kız, veled.
dâr   f. Sâhib, mâlik, tutan (mânasındadır.) Meselâ: Bayrakdâr  - Bayrak tutan. ◊ Yer, mekân, konak.
dâr ü gir   Kavga, savaş, muharebe, harp, ceng.
dar'   (C.: Durâ-Duru) Davar emziği.DAR' - Men'etmek, engel olmak. * Ansızın haberli olmak. * Eğrilik.
dar'a'   Başı siyah, gövdesi beyaz olan davar. (Müz: Edrâ.)
dar-baz   f. Canbaz.
dâr-i beka   f. Âhiret. Bâki olan yer.
dâr-i cinan   f. Cennet yurtları. Cennetler.
dâr-i dünya   f. Bu dünya memleketi. Dünya. (Dâr-ı fenâ da denir.)
dar-ül kütüb   f. Kütübhâne, kitab evi.
dara   f. Eski Fars hükümdarlarından dokuzuncusu Keykubat'ın bir ismi. * Hükümdar. * Cenab-ı Hakk'ın bir ismi.
dara'   Zayıf. Zelil, hakir. * Muti, itâat eden, boyun eğen. ◊ Düz yer. * Birbirine girmiş olan sık bitmiş ağaçlar.
daraa   Tevazu etmek, alçak gönüllü olmak. * Emre uymak, muti olmak. * Zayıf ve zelil olmak.
darab   Koyu beyaz bal.
daraban   Vurma, vuruş. Çarpış, çarpıntı, çarpma.
darabât   (Darbe. C.) Vuruşlar. Çarpmalar. Vurmalar.
darabine   Kapı bekçileri.
darafe   Çokluk, kesret.
darağaci   t. İdama mahkûm olanların asıldıkları sehpa.
daragim   (Dırgam. C.) Arslanlar, esedler, dırgamlar.
daraka   (C.: Derk- Edrâk-Dırâk) Deriden yapılmış olan kalkan. * Gırtlağın hançereyi meydana getiren kıkırdaklarından kalkan şeklinde olanı.
darame   Ucu ateşli kuru ot ve odun.
darare   Gözsüzlük.
daras   Ekşi yemekten dolayı dişin kamaşması.
darat   f. Debdebe, tantana, şan, gösteriş, çalım.
daravet   Adet, alışıklık, alışkanlık.
darayî   f. Sahib, mâlik olma. * Hüküm sürme, hâkimiyet kurma. * Bir nevi kumaş.
darb   (C.: Durub-Edrub) Vurmak, vuruş, çarpmak. * Beyan etmek. * Seyretmek. * Nev, cins. * Benzer, nazir. * Eti hafif olan. ◊ (C.: Dürub) Kapı, bâb. * Büyük, geniş sokak. * Dâr-ı More…
darb-zen   f. Mâdeni levhalar üzerine kabartma olarak nakışlar işleyen. * Kale döven.
darbam   f. Direk, kiriş.
darbe   (C.: Darabât) Vuruş, vurma, çarpma. * Musibet, belâ, âfet, felâket.
darbeha   Başını aşağı eğmek. * Muti olmak, itaat etmek, söz dinlemek.
darbele   Bir yürüme çeşidi. * Davul çalmak.
darben   Döğerek, vurarak. * Çarparak.
darbhane   Para basılan yer.
darbîz   Rutubetli tarla, sulak yer.
darbum   Bizanslılar zamanında Eskişehir'in ismi.
darc   Yarmak, şakk.
dare   f. Vazife, görev, ödev.
darende   f. Saklayan, tutan. * Ulaştıran, vâsıl eden, kavuşturan, getiren.
dareyn   Her iki dünya. İki yurd. İki yer.
darh   Def'etmek, kovmak. Reddetmek. * Yer kazmak.
darî   Ot ve yem satan kişi. * Evinden çıkmayan kimse.
dari'   Hurma dikeni. Acı ve dikenli bir ağaç. ◊ Adımı geniş olan kişi.
darib   (Darb. dan) Sütünü sağan kimseye vuran dişi deve. * Ağaçlı yer. * Karanlık gece. * Vurucu, vuran. Darbeden, çarpan. Döven.
daribe   Tabiat. * Kılıçla vurulmuş. * Eğrilmiş yün.
daric   Katı, şedid, şiddetli.
darice   Ay ve güneş ağılı. (Farsçada 'hâle' denir.)
darih   Kabir. Mezar.
darim   Yanmış nesne. * Dövülmemiş harman. * Odun ufağı. ◊ Aç. * Tavşancıl yavrusu.
darin   Bir yerin adı.
darir   (C.: Edirrâ) Kör, a'mâ. * Nefis. * Cismin bakiyyesi. * İri vücutlu fakir kişi.
daris   (Dürus. dan) Yıkılmış, mahvolmuş. ◊ Çetin huylu kimse.
dariş   Siyaha boyanmış kara deri.
darit   Yellenen, yellenici.
dariyye   f. Divan şairlerinin, dünyevi makamca büyük olanların yaptırdıkları köşk ve konaklara dair yazdıkları manzume.
darm   Şiddetli açlık. Oburluk. * Ateşin yakması.
darr   Süt, leben. * Nüzul. * Hayır ve amel çokluğu. ◊ Zararlı, zararı olan. ◊ Zarar, ziyan.
darra   Şiddet, mihnet. Belâ. Naks. Ziyan. Sıkıntı. Kötürümlük.
darrab   Akça kesici, dârp edici, para basan.
darre   Bir miktar süt.
dars   Dişiyle tutup ısırmak.
dart   Yellenmek. * Tez olmak.
daru   f. İlâç, deva, tiryak.
daru-berd   f. Debdebe, ihtişam.
daru-hane   f. İlâç satılan yer, eczahane.
darül harb   (Dâr-ül harb) Harp yeri.
darül islam   (Dâr-ül İslâm) İslâmiyet merkezi. Müslümanların hâkim olduğu yer.
darzem   Sütü az deve. * Çok ısırıcı olan yılan.
darzeme   Çok ısırmak.
dâs   f. Orak. * Tuzak. * Sedef otu.
daş   İsimlerin sonlarına eklenerek eşlik, refakat ve ortaklık bildirir. Meselâ: Arka-daş  - Refik.
dasar   (Dâstâr) f. Tellal, simsar.
dasdasa   Depretmek, tahrik.
dase   f. Orak.
dâsitân   (Dâstân) f. Destan, sergüzeşt. Geçmiş hâdiseleri anlatan nesir veya nazım halinde yazı. * Şöhret.
daşte   f. Köhne, harab olmuş, eskimiş, yıpranmış. * Mâlik olmuş.
daşten   f. Tutmak, elde etmek, mâlik olmak, zimmetine geçirmek. * Zabtetmek, gasbetmek, almak. * Görüp gözetlemek. * Eskimek, yıpranmak, harab olmak, köhneleşmek.
dav'   Kaymağı alınmış sığır sütünden yapılmış ekşi yoğurt ve ayran. ◊ Hoş kokular kokmak. Depretmek.DAV': Şule, ziya, ışık.
dava vekili   Baro teşkilatının olmadığı yerlerde kanunî izin ile vekil sıfatı kazanan ve dava takibine salâhiyeti olan kişi.
davaci   t. Dava açan.
davahi   Memleket köşeleri.
davat   Devenin başında olan verem.
davban   Güçlü, büyük deve.
davc   (C.: Edvâc) İki şeyin birbirine eğilip ulaşması.
davda'   Meş'ale. * İnsan sesleri.
dâver   Cenab-ı Hakk'ın (C.C.) bir ismidir. * Âdil, insaflı ve doğru olan hükümdar, vezir veya hâkim.
dâverâne   f. Doğruluk ve adaleti seven bir büyüğe yakışacak tarzda. * Hâkim ve vezirle alâkalı olan.
dâverî   f. Hâkimlik, hükümdarlık. * Mahkeme ve dâvâ. * Kötü ile iyiyi birbirinden ayırt etme. * Kavga, mücadele.
davita   Havuzun dibinde olan balçık. * Çöküklük. * Suyu çok olduğundan elde durmayan sıvı hamur.
daviye   Otsuz çöl.
davkaa   şişman ve ahmak olan kimse.
davlumbaz   Çarkları yandan olan vapurlarda çarkların döndükleri yerleri örtmek için vapurun iki tarafında bulunan iki büyük yarım daire.
davmeran   Fesleğen denilen iyi kokulu çiçek.
davr   Ziyan etmek, zarara girmek.
davta   Fakir.* Gövdeli, cesim.
davudî   Hz. Davud'un (A.S.) sesini andıran kalın gür ses.
davve   Ses, sadâ.
davvî   Yurt tutmak.
davy   Arıklık. * Zayıflık.
davz   Zulmetmek, zulüm yapmak. * Çiğnemek.
daye   Çocuk hizmetçisi. Çocuğa süt veren. Dadı. Mürebbi.
dayet   Yan, taraf, cenb.
dayf   (C.: Ezyâf-Zuyuf-Zayfân) Misafir. * Meyletmek, yönelmek.
dayfen (dayfân)   Misafiriyle gelen kişi.
daygam   Arslan, esed. * Isırmak.
dayi   Tunus ve Cezayir'in, Osmanlı idaresinde bulunduğu sıralarda buraları Osmanlılara tâbi olarak idare eden kimselere verilen ünvan. * Annenin erkek kardeşi.
dayib   İtaat eden, vakarlı ve ciddi kişi.
dayiban   Gece ile gündüz.
dayic   Kovayla kuyudan su çekip havuza boşaltan kimse.
dayin   Borç veren. Alacaklı. Ödünç para veren. (Bak: Dâin).
dayine   (C.: Davâyin) Dişi koyun.
dayis   (C.: Dâsse) Hırsız.
daym   Zulüm. Sıkıntı. İhtiyaç.
dayyik   Pek dar.
de'b   Bir işde devam ve iltizamla emek çekip çalışmak. * Adet, usul, tarz, kaide. * Şân. * Emir. * Kâr. * Tardeylemek.
de'da   Her ayın son günü. * Şaban'ın son günü. * Çok karanlık gece.
de'l   Aldatmak. * Ahdi bozmak, sözü tutmamak.
de'lan   Ağır yük getirmiş hayvanın yab yab yürümesi.
de's   Yemek.
de'sa   Câriye.
de'z   Boğmak. * Bir şeyi doldurmak.
deaim   (Dıâme. C.) Destekler, payandalar, direkler.
deavi   (Davâ. C.) Dâvalar, mes'eleler.
deb'   Yumuşak yer. * Kuvvetle basmak. ◊ Vurmak, darb.
debabic   (Dibâc. C.) Dallı, çiçekli ipek kumaşlar.
debabis   (Debbus. C.) Topuzlar.
debabud   İki ırgaçla dokunan bir bez cinsi.
debar   Mahvolmak. Helâk olmak.
debat   (C. Debâ) Uçmayan çekirge.
debb   Hareket etmek. * Ağır ağır yürümek.
debbabe   Kale duvarlarını oymaya yarayan bir savaş aleti. Tank.
debbağ   Derileri sepileyip meşin, sahtiyan, kösele vesaire yapan.
debbe   (C.: Debbât) Matara dedikleri su kabı. * Yağ. Bal ve macun koyacak kaplar.
debbus   (C.: Debâbis) Topuz.
debdab   f. şan, şöhret. Azamet, haşmet, cesamet.
debdebe   Gürültü, patırtı. Gösteri için yapılan gürültü. Tantana. Haşmet.
deber   Savaşırken askerin bozulması, bozguna uğraması.
debeş   Evin esası.
debh   Belini büküp eğildiğinde, başını öne doğru fazlaca eğmek.
debib   Yürümek. * Harekete geçmek.
debir   f. Müsteşar. * Kâtib, yazıcı.
debistan   f. Mekteb, okul.
debkel   Bir araya toplanmış mal. * Derisi kalın, çirkin kimse.
debl   Küçük eşek. * Toplamak, cem'etmek. * Islah etmek.
debr   (C.: Dübur) Oğul kız topluluğu. * Bal arısı.
debre   (C.: Deberât-Dibâr-Edbür) Savaşırken askerin bozulması. * Bir evlek yer. * Vaktinden sonra gelmek.
debretmek   t. (Tepretmek) Kımıldatmak, harekete getirmek, oynatmak.
debş   Çekirgenin ot yemesi.
debs (dibâs)   Dibekde buğday döğmek.
debsa'   Çok fazla kırmızı olduğundan, siyah gibi görünen şey.
debub   Semizlik ve şişmanlığından dolayı yürüyemeyen deve.
debur   Batı rüzgârı. * Fırak, ayrılık. * Halef etmek.
debus   f. Topuz.
decac   (C.: Dücüc) Tavuk. * Horoz, tavuk ve piliç cinsi.
decace   (Dücâce, dicâce) Tavuk.
decc   Tavuğu çağırmak.
deccal   Hakkı bâtıl, bâtılı hak olarak gösteren. (Deccal'ın Cennet dediği Cehennem gibi, Cehennem dediği de Cennet gibi olacağı rivâyet edilir.
decdece   Tavuğa 'bilibili' diye seslenmek.
dececan   Ağırca, yab yab yürümek.
decen   Çok yağmur.
decl   'Örtmek. * Devenin katranlanması. * Karıştırmak, yalan söylemek. Hakkı bâtıl; bâtılı hak diye göstermek. Anarşi çıkarmak. * Bâtılı hak gösteren. * Mübâlâgalı fâili; Deccaldır.' More…
decn   Bol yağmur, rahmet. * Havanın bulutlu olması. * Bir yerde mukim olma. Bir yerde oturma.
decran   Neşeli, sevinçli, bahtiyar kimse.
decucat   Ayakları kısacık dişi deve.
decv   Nikâh. * Çok karanlık, zulmet.
decye   (C.: Dücâ) Karanlık, zulmet.
dedektif   Fr. Hususi araştırma yapan, tâkib ve tarassudda bulunan polis.
deeb   Âdet, usul, kaide, an'ane.
def'   Ortadan kaldırmak, Öteye itmek. * Mâni' olmak. Savmak. Savunmak. * Himaye etmek. * Fık: Bir dâvayı müdafaa için başka bir dâva açmak.
def'a   Bir kerre.
def'aten   Hemen, birdenbire âni olarak. Beklenmedik anda. Bir def'ada.
def'ateyn   İki kere, iki defa.
def'î   Hemen, bir anda.
defa   Boynuz ve kanat uzunluğu. * Bir şeyin eğilip ikiye bükülmesi.
defaat   Kerreler, def'alar. Müteaddid.
defadi'   (Dıfda. C.) Kurbağalar.
defain   (Define. C.) Defineler.
defatir   (Defter. C.) Defterler. Not yazmağa mahsus kâğıttan beyaz kitablar.
defenni   Alaca renkli bir cins elbise.
defer   Koltuk kokusu gibi olan pis koku. * Yemeğe kurt düşmesi.
deff   Yan, cenb. * Kolay.
deffe   Yan, yüz. * Kitab cildinin iki tarafından herbiri.
defi'   Kızgın olan nesne.
defif   Ağır ağır gitmek. * Kuşun, ayakları yerde iken kanatlarını salıp hareket ettirmesi.
defin   (Defn. den) Medfun, defnedilmiş, toprağa konulmuş, gömülmüş, gömülü.
define   Para veya altın gibi eskiden saklanmış şeylerin bulunduğu yer. * Kıymetli eşya. Kıymeti ve değeri yüksek olan şeyler veya kimse.
defk   Atmak. Dökmek.
deflasyon   Fr. Paranın piyasada azalmasıyla satın alma gücünün artması.
defn   Gömmek, gömülmek. Cenazenin mezara gömülmesi.
defr   Kokmak.
defter   (C.: Defâtir) (Yunanca iki kanatlı manasına gelen bir kelimeden alınmıştır). Not yazmağa, ders için veya ticari hesablara mahsus kağıttan beyaz kitab. Pusula. * Liste.
defterdar   Defter tutan. Devletin gelir ve masraflarını tutan vazifeli memur. Eskiden Maliye Nâzırı bu nam ile anılırdı. Bir vilayetin maliye işlerine bakan memur.
defterdarlik   Eskiden maliye bakanlığı. * Şimdi vilâyetlerin mali işlerine bakan daire.
defva   Boyu uzun ağaç. Uzun boyunlu keçi.* Boynu uzun olan kadın.
dega   f. Hile, habislik, dolandırıcılık. * Hilekâr, dolandırıcı, habis. * Kalp para, bozuk akçe.
deh   f. İyi hoş. Lâtif, güzel. * Tabur. * Saf. ◊ f. On (10), aşer.
deh-sal   f. Gezegen, seyyare, yıldız.
deh-sale   f. On yaşında. On yıllık.
deh-yek   f. Öşr, onda bir.
deha   Çok akıllılık. Zekiliğin ve anlayışlılığın son derecesi. İleri görüşlülük, geniş ve çok güzel fikir sâhibi olmak. ◊ Yaymak, döşemek.
dehadar   f. Uyanıklık, zeki ve çok akıllı oluş.
dehaet   Dahilik, dehâ sahibi olma. Zekilikte, anlayışlılıkta çok yüksek olma.
dehak   Kırmak, kesmek. * Acı çektirmek, azap etmek.
dehakîn   (Dihkan. C.) Köy ağaları. * Köylüler, çiftçiler.
dehal   Aldatmak, mekir ve hile etmek.
dehalet   Sığınmak, aman dilemek, medet, yardım isteyiş.
dehaliz   (Dehliz. C.) Dehlizler, holler, koridorlar.
dehan   (Dıhen- Dahen) f. Ağız, Fem.
dehane   f. Küp, testi, fırın ve bunlara benzer şeylerin ağzı.
dehangüşa   f. Söyliyen, açılmış ağız, konuşan ağız.
dehar   f. Mağara, dağ mağarası. Kovuk. Çatlak.
deharir   Zamânın şiddetleri.
deharis   Belâ. Şiddet.
dehaz   f. Feryat, figan. Bağırıp çağırma. Yüksek sadâ ile medet isteme.
dehbel   Yemekte lokmanın büyük olması. * Bir kuş adı.
dehdak   Kesmek. Kat'.
dehdan (dehdehân)   Develerin bir yere toplanması.
dehdehe   Yuvarlamak, döndürmek.
dehdehî   f. Hâlis altun.
dehen   f. Ağız.
dehhaşe   Çok fazla derecede korkunç, dehşet verici.
dehişt   f. İttifak, ittihad, birlik. * Bir tarzda hareket, aynı şekilde hareket.
dehkel   Zahmet, meşakkat. * şiddetli ve meşakkatli zaman.DEHKEM Â: Yaşlı adam. İhtiyar adam.
dehl   Zamandan bir saat. * Azca nesne.
dehles   Kısa boylu kimse.
dehliz   (C.: Dehâliz) Hol, koridor. Ev ile kapı arası.
dehm   (C.: Dühum) Ansızdan gelmek. * Çok fazla miktarda asker. * Çok adet, kesret.
dehma   Belâ. Zahmet * Çömlek. * Çok adet, kesret, sayı çokluğu. * Kadim, eski. * Halis kırmızı koyun. * Koyu kızıl.
dehmak   Kesmek, kat'.
dehme   Yumuşak yemek.
dehmece   İhtiyar kişinin ayağında köstek var gibi yab yab yürümesi.
dehmeka   Yumuşak ve güzel yemek. * Her nesnenin yumuşağı.
dehmus   Cömert kişi. Kerim kimse.
dehn   Değnekle vurmak. * Yağmurun, yeri ıslatması. * Bir şeyi yağlamak. * Bir kimseye münâfıkane muâmele etmek.
dehna   Ova, sahrâ. Çöl, geniş veya susuz ova. * Bir yer ismi.
dehnec   Zümrüt gibi bir kıymetli taş.
dehr   Zaman, çok uzun zaman, ebedi. * Bin yıllık zaman. * Dünya.
dehr suresi   Kur'ân-ı Kerim'in 76. suresi olup Sure-i İnsan, Ebrar, Emşac, Hel Etâ Suresi de denir.
dehre   f. (Dahra) Testere gibi dişli ve eğri budama âleti. Bağ budamak için kullanılan testere gibi dişli olan bıçak.
dehrî   Dehr ve zamana dair ve müteallik. DEHRİYE - Devre ait. Zamana dair ve müteallik. * Âlemin ezelî ve ebedîliğini iddia edip âhirete inanmıyan münkir ve imansız bir fırka.
dehriyyun   (Dehrî. C.) Dehriye fırkasından olanlar.DEHS (Dehâs) - İçine ayak batan yumuşak yer.
dehş   f. Bulanıklık, karanlık. Zulümat. * Bir işe başlama.
dehş(e)   Tenbel olmak.
dehşet   Korkup kaçılacak şey. Ürkmek, şaşmak. Korku ve telâş içinde olmak.
dehşet-efşan   f. Korkunç, korku ve dehşet saçan, ürkütücü.
dehşet-engiz   f. Çok dehşet verici. Çok korkutucu.
dehüm   f. Onuncu.
dehun   f. Hatırlama, ezber okuma.
dehver   Cem'etmek, toplamak. * Lokmayı büyük yapmak.
dehy (dehâ)   Kişinin fikir ve ferâsetinin isabetli ve doğru olması.
dehya   Te'kid için 'Dahiye' lâfzına sıfat yapılır. 'Dâhiye-i dehya' gibi.
dejenere   Fr. Bozulma, soysuzlaşma.
dek   t. Edat olup zaman ve mekân için kullanılır. 'Hatta, tâ, kadar' mânalarına gelir. Meselâ: Akşama dek çalıştım. ◊ f. Desise, hile, dolandırıcılık. * Sâil, dilenci. 
dek-baz   f. Hileci, hilekâr, oyuncu, aldatıcı.
deka'   (C.: Dükk-Dükük-Dekâvât) Hörgücü arkasına düşmüş dişi deve.* Kaygan yer.
dekaik   (Bak: Dakaik)
dekakin   (Dükkân. C.) Dükkânlar.
dekametre   yun. On metrelik uzunluk birimi.
dekan   Lât. Üniversitelerde bir fakültenin başkanı.
dekar   Lât. Bin metrekarelik ölçü birimi.
dekdak   (C.: Dekâdik) Kum yığını.
dekdeke   Yerin deprenmesi. * Sancıma. * Def etme, kovma.
dekele   Sıvı balçık. Kuvvetleriyle gururlanıp sultanın emrine uymayan kavim.
dekik   Tam bir yıl.
dekk   (C.: Dekeke) Vurmak. * Dökmek. * Parça parça etmek. Delil.
dekke   Ufalanmak. Pâre pâre olmak. * Vurmak, döğmek. * Seki, sofa.
dekken   Hurdahaş olmak, yerle bir olma, ufalanmak, parça, parça olmak.
dekor   Fr. Süs. Bir sahneyi mütenasib bir nizamla süslemek.
dekoratör   Fr. Dekor ve dekorasyon yapan sanatkâr.
dekovil   Fr. Ray aralığı 60 cm. yahut daha az olan küçük demiryolu.
del'as (del'ak)   Büyük, kuvvetli deve.
delab   (Dülâb) (C.: Degâlib) Bâzısı su ile ve bâsızı da hayvan ile döndürülen su çekmeğe mahsus çark.
delail   (Delil. C.) Deliller. Bürhanlar. İsbât vasıtaları.
delak   Sansar.
delal   Cilve, naz, işve. İnsana güzel ve sevimli görünecek hâl, durum.
delalat   (Delâlet. C.) Delâletler, alâmet olmalar,yol göstermeler, kılavuzluklar.
delalet   Delil olmak. Yol göstermek. Kılavuzluk. Doğru yolu bulmakta insanlara yardım etmek. * İşaret.
delas   Yumuşak ve berrak şey.
deldel   (Deldâl) Deprenmek.
dele   (C.: Delâ) Kova.
delec   Gecenin evvelinden gitmek.
delef   Tekaddüm etmek, ileri geçmek. Önde bulunmak.
delehmes   Arslan. * Bahâdır, kahraman. * Çeri. * Kuvvetli kişi. * Çok karanlık olan gece.
deles   Karanlık. * Yaz sonunda yapraklanır bir ot. * Bir şeyi gizlemek.
delh   Heder olmak, boşa ve faydasız olarak gitmek.
deli'   Âsan yol, kolay olan yol.
delif   Yavaş yürümek.
delik   Hurma ve yağdan yapılan bir yemek. * Oğmaç aşı. * Rüzgârın yerden savurup tozuttuğu toprak. ◊ f. Gül tohumu.
delil   Kılavuz. Doğru yolu gösteren. Meçhûlü keşfetmekte ve malumun sıhhatını isbat etmekte vasıta ve âlet ittihaz olunan husus. * Beyyine. Bürhan.
delk   f. Eski ve yamalı elbise. Dervişlerin giydikleri eski aba. * Kılıcı kınından çıkarmak. ◊ Oğuşturmak. El sürtmek. Oğmak.
dell (dilâl)   Naz. * Hey'et. * Güzel ahlâk.
dellak   (Delk. den) Hamamlarda müşterileri keseleyip yıkayan kimse, tellâk.
dellal   İlân edici. Yüksek sesle bildiren. * Müşterileri çeken. Davet eden. * Hakka davet eden.
dels   Karanlık, zulmet. * Bir şeyi saklamak, gizlemek. * Sonbaharda yapraklanan bir ot çeşiti.
delta   yun. Nehirlerin taşıdığı toprakların (alüvyonları) akarsuyun, denize veya göle döküldüğü yerde yığılmasıyla meydana gelen kısım.
deluk   Dişleri kırılmış ve kütelmiş olan yaşlı deve. * Kınından çıkması kolay olan kılıç.
delv   (Delve) Kova. Su koyulan ve kuyudan su çekilen bakraç. * Oniki burçtan birinin adı.
delz   Vurmak, darb.
dem   f. Nefes. Soluk. * Ağız. * Nazar. * An, vakit, saat. * Koku. * Kibir, gurur. * Âli, yüksek. * Körük. ◊ Kan.
dem vurmak   t. Bir şeyden gelişigüzel bahsetmek.
dem'   Göz yaşı. Sürurdan veya keder sebebiyle ağlama neticesi gelen göz yaşı.
dem'a   Bir damla göz yaşı.
dem'a-riz   f. Ağlıyan, gözyaşı döken.
dem'an   İçi iyice dolmuş olan. Ağız ağıza dolu kap.
dem-beste   f. Sesi soluğu kesilmiş, susmuş.
dem-güzar   f. Yaşayan, vakit geçiren.
dem-keş   f. Nefes çeken, soluk çeken. * Devamlı öten bir güvercin cinsi. * Kaval, ney gibi çalgıları devamlı üfürenler. * Bazı kuşların, kübbül gibi uzun uzun ötenleri. * Şarap içen.
dem-keşide   f. Kafadar, arkadaş.
dem-saz   f. Arkadaş, refik, hem-dem, dost. Sırdaş.
dem-sazî   f. Dostluk, arkadaşlık. Sırdaşlık.
dema   f. Her zaman. Vaktâki. * Soluk. Nefes. Hastalık sebebiyle tez tez solumak. * Ürpermek. * Dem. An.
demadem   f. Zaman zaman. An be an. Sık sık. Her vakit.
demagog   yun. Demagoji yapan kimse.
demagoji   yun. Halkı kendi menfaati için okşama siyâseti. Halkın hoşuna gidecek sözlerle insanların sevgisini kazanarak kendi maksadını elde etmeğe çalışmak. Halk avcılığı. Cerbeze.
demak   Tipi (Kış gününde rüzgârın karı her tarafa savurmasıdır.)
demal   Ters. * Ekşimiş hurma.
demame   Çirkinlik.
deman   f. Heyecanlı. Hiddetli, hiddete kapılmış. * Vakit, zaman. An. * Bağırıp çağırma, feryat, figân. * Heybetli, güçlü, kuvvetli, azametli, cesim. * Kükremiş.
deman(i)   Ters, terslik.
demankeş   f. Zaman, müddet, vakit, an.
demar   f. Helâk, mahv, telef, ölüm, mevt.
demar-âver   f. İntikam alan, müntakim. Helâk eden.
dembedem   f. Bazan. Vakit vakit. Arasıra.
demc   Dühul etmek, girmek. * Mestur olmak, örtünmek.
demcele   (C.: Demâcil) Şişman kadın. * Huyu, hilkati güzel, iyi kadın.
demdem   Yüce, yüksek yer.
demdeme   f. Hiddetli söz. Avâz. Hoşa gitmeyen sesler. * Sinek vızıltısı. * Öğütmek. Sürte sürte ezmek. * Azab vermek, eziyet etmek. * Hile. * Davul. * şöhret, nam, ün.
deme   f. Ateş körüğü.
demekmek   Katı, şedid. * Çok kuvvetli kimse.
demendan   f. Cehennem. * Ateş, nar.
demende   f. Saldırıp kükreyen. * Üfleyen.
demes   (C.: Dimâs) Yumuşak kumlu yer.
demeşk (dimeşk)   Şam şehri. * Yürüğen kuvvetli, seri deve.
demevî   Kana dâir, kana mensub ve müteallik. * Mc: Asabi, sinirli. Kanın çokluğu sebebi ile hâsıl olan mizaç.
demg   Başı, dimağa erişinceye kadar yarmak. Dimağa vurmak. * Güneşin sıcaklığı dimağa tesir etmek.
demim(e)   Çirkin ve kısa boylu kimse.
demk   Hız. Sür'at.
deml   Yeri terslemek. * Yara, cerh.
demles   Kaba, galiz nesne.
demma'   Mütekebbir gönüllü, gururlu kimse.
demne   f. Fırın ve ocak bacası.
demode   Fr. Modası geçmiş, kimse kullanmaz hâle gelmiş olan.
demokrasi   'yun. (Demos: Halk; Kratia: İdare, iktidar) Halk iktidarına dayanan hükümet şekli. Devlet iktidarını elinde bulunduranların, halkın çoğunluğunun iradesiyle seçildiği hükümet şeklidir. 
demokrat   Demokrasi taraftarı.
demokratik   Fr. Demokrasiye uygun.
demrag   Çok kırmızı olan.
dems   Örtmek. Defnetmek, gömmek.
demşinas   f. Hikmetli davranan, akıllı.
demuk   Sür'atli, seri, hızlı.
demy   Kan, dem.
den'   Horluk, zelillik.
dena'   Arkanın yumru olması, kamburluk.
denaet   Alçaklık, çok fena hareket. Zillet, kötü mizac. * Asılsızlık, aslı olmamak.
denaet-kârâne   f. Alçakçasına, alçakça.
denanir   (Dinar. C.) Dinarlar.
denaset   Kirlilik, paslılık, temiz olmayışlılık.
denavet   Yakın olmak, yakınlık.
denaya   (Bak: Deniyyât)
dendane   f. Diş tanesi. * Çark vesaire dişi.
dendene   f. Mırıltı, homurdanma. Ağır ağır, dudak kıpırtısıyla, yavaş yavaş söylenen söz.
denef   İyileşmeyen hastalık.
denen   Bir kişinin belinin bükülüp eğri olması. * Kolları çok kısa olmak. * Hayvanların ayakları kısa ve göğüsleri yere yakın olması.
denes   (C.: Ednâs) Kir, pas, pislik, murdarlık, necaset.
deney   (Bak: Tecrübe)
deng   f. Hayran, şaşkın, şaşmış olan, ahmak, ebleh, bön, sersem. * İki katı maddenin tokuşmasından hasıl olan ses. * Pergel noktası.
deni   (C.: Deniyyât) Soysuz, alçak, ahlâksız. * Dünyaya âit, fâni ve geçici. * Yakın, karib.
deni'   Hor, zelil.
denie   Eksik, noksan, nakise.
denis   Kirli, paslı.
deniyyat   (Denâya) (Denî. C.) Ahlâksızlıklar, aşağılık şeyler.
deniyye   Kaftan düğmesi, elbise düğmesi.
denn   (C.: Denân) Küp.
depresyon   Fr. Maddi veya manevi çöküntü. İç sıkıntısı.
der-akab   f. Hemen, derhâl, çabuk, arkasından, akabinde.
der-amed   f. Gelir.
der-an   f. Derhâl, o anda, hemen.
der-ban   f. Kapıcı, kapıya bakan.
der-bar   f. Ev kapısı.
der-beder   f. Serseri, kapı kapı dolaşan. * Dağınık, perişan.
der-bend   f. Dağda ve tepede zahmetlerle geçilen yer, dar geçit, boğaz. Hudut. Kale. * Anahtarsız kapı.
der-best(e)   f. Kapalı kapı. * Kapanmış susmuş.
der-hast   f. Arzu, taleb, istek, dilek. * Dilekçe, istida.
der-kâr   f. Mâlum, âşikâre olan. * İçinde olan. İçte bulunan.
der-kemin   f. Pusu bekleyen, pusuda olan.
der-niyam   f. Kınına sokulmuş, kınında, kılıfta.
der-saadet   f. Saadet kapısı. İstanbul'un eski ismi.
dera   f. Çan, çıngırak.
derahim   (Dirhem. C.) Dirhemler. Okkanın dörtyüzde birleri. * Akçeler, paralar.
derahis   Şiddetler.
derare   Deyyus. Karısının kötü hâllerini görmemezlikten gelen kişi.
derari   f. (Dürrî. C.) Parlak yıldızlar. * Renkli şeyler.
deraz   f. Uzun, tavil.
derb   (Dürb) Bir şeyi âdet edinmek. * Dadanmak, alışmak. * Haslet, cür'et. * Tecrübe etmek. * Denemek.
derc   İçine almak. Katmak. * Kitaba koymak. * Nakışlı kâğıt üzerine yazılan yazı. * Hattatın yazılmış kâğıt tomarı.
dercan   f. Can içinde.
dercan etmek   Can içine almak, hayatını ona vermek.
derçin resmi   Kesilen hayvanlardan alınan bir cins vergi.
derd   f. Tasa, keder, kaygı. * Hastalık, illet.
derd-aşina   f. Dert görmüş, mihnet görmüş kişi.
derda   f. Yazık! Vah vah!
derdab   Sadâ, ses.
derdak   (C.: Derâdik) Küçük çocuklar. * Her şeyin küçüğü.
derdar   Servi ağacından bir sınıf.
derdebis   Belâ. * Zahmet. * Boncuk. * Yaşlı kişi.
derdmend   f. Tasalı, kaygılı, dertli.
derdnak   f. Dertli, kederli, kaygılı, tasalı.
derdur   Su çevriği, girdab. * Derin çukur yer.
derebeyi   Ortaçağda kendi arazisi içindeki insanlara istedikleri gibi hükmeden, devamlı olarak birbirleriyle savaşan geniş toprak sahiplerinden her biri. * Mc: Asi, zorba.
derecat   (Derece. C.) Dereceler, basamaklar, kademeler, yükseklikler, mertebeler.
derece   (C.: Derecât) Yukarıya çıkacak basamak. * Dairenin bölündüğü dilim. 360 kısmın beheri ki, açıları ölçmeye yarar. * Termometrenin bölündüğü kısımların beheri. Mertebe, paye. * Miktar, rütbe. More…
dered   Ağızda diş olmamak.
derek   Urgan ucuna eklenip, kovanın kulpuna bağlanan ip parçası (urgan suya değmesin diye) * Kiriş uçlarında olan halka (yayın başlarına geçirirler.)
dereka   (C.: Deruk) Sığır derisinden yapılan kalkan.
derekât   Aşağılık dereceleri. En aşağı mertebeler.
dereke   Aşağı inen basamak. Aşağı mertebe. * Sıfırın altındaki derece. Düşüklük.
derekî   Gerileme.
derem   Baldır etli olduğundan dolayı topuğun görünmeyip belirsiz olması ve sâir kemiklerin etlilikten belirmeyip örtülmesi. * Ağızdan dişlerin dökülüp yerini et bürüyüp belirsiz olması. * Davarın More…
derem-güzin   f. Sarraf.
derem-sera   f. Para basılan yer.
dereman   Kişinin adımlarının birbirine yakın olması. (O kimseye 'dârim' derler).
deren   Kir, vesah.
derende   f. Yırtan, yırtıcı.
derer   Kasdetmek.
deres   Nişanın belirsiz olması. * Kaftanın eskimesi. * Evin köhne olması.
dergâh   (Der-geh) f. Cenab-ı Hakk'a ibadet edilen yer. * Büyük bir huzura girilecek kapı. Kapı. Padişahların kapısı. * Şeyhlerin tekkesi.
dergiş   f. İzdiham, çok kalabalık. * Bir zerdali cinsi.
derh   Men etmek, engel olmak.
derhal   f. şimdi, hemen, bu anda, vakit kaybetmeden.
derhem   f. Karışık, karmakarışık. * Muztarib, sıkıntılı, ıztırab çeken. * İncinme.
derhişte   f. Cömertlik, sehavet.
derhor   f. Lâyık, münasib, uygun, yakışır, derhuş, sezâ, şâyeste. (Derhurd da denir.)
derhuş   f. Derhor, lâyık, münasip, muvafık, uygun, yakışır, şayeste.
deri   f. Farsçanın sahihi, fasih olanı. (Kapı demek olan 'der' ismi Farsça olduğu halde Arapça sayılarak müennesi 'deriyye' yapılmıştır.) * Havası hoş ve lâtif. Yeşilliği bol More…
deriçe   f. Küçük kapı, oyma kapı. Pencere.
deride   f. Yırtık, yırtılmış.
derir   Yürügen davar.
deris   (C.: Dirsân) Eski kaftan, eski elbise.
deriyye   Avcıların gizlenip av gözledikleri yer.
derk   En aşağı kat, her şeyin dibi. Aşağı inen basamak. * Anlamak.
derkaa   Kaçmak, firar.
derketmek   Bir şeyin en esasını, dibini öğrenmek, iyice anlamak.
derma'   Topuğu belli olmayan, şişman kadın. * Tavşan. * Kırmızı yapraklı bir acı ot.
derman   f. İlâç, tiryak. * Çare-i necat, kurtuluş sebebi. * Tâkat, güç, kuvvet.
dermande   (C.: Dermândegân) f. Âciz, beceriksiz, biçare, zavallı.
dermek   Çok beyaz olan un. * Beyaz ekmek.
dermeyan   (Der-miyân) f. Ortada olan şey, arada.
dermeyan etmek   Anlatmak, söylemek, iddia ve defi'de bulunmak. Beyân. İleri sürmek.
dernek   Eğlence için yapılan toplanma. * Düğün. * Cemiyetler kanununa göre kurulmuş cemiyet.
derpey   f. Hemen, ardı sıra.
derpiş   f. Önde olan, göz önünde bulunan.
derr   İyi iş. İyilik. Mahz-ı hayır. * Zat, kimse. Hod. Nefs. Bir kimsenin zâtı. * Yüzün tazeliğinin, teravetinin hastalıktan dolayı gitmesinden sonra, iyi olup düzelmesi.
derrace   Eskiden kullanılan bir çeşit harb âletidir ki, üstü sığır derisi ile örtülü olup, tekerlekleri içinde dönerdi. * Bisiklet.
derrak   (Derk. den) Çok dikkatli olan, çabuk anlayan, anlayışlı, müdrik.
derrar   Yün eğerdikleri iğ.
ders   Tenbih, tâlimat, vazife. Bir şeyi öğrenmek için muallim veya o işi iyi bilen birisinden azar azar alınan vazife. * Akıl.
ders-han   f. Ders okuyan, talebe, öğrenci.
dersec   Mercimek.
dershane   f. Sınıf, ders verilen yer, ders yeri.
deruc   Hızlı esen rüzgâr, fırtına.
deruhde   f. Üstüne almak. Kendini vazifeli bilmek. * Üzerine alınan iş.
derun   f. İç taraf. Dâhil. * Kalb.
derunî   f. Gönülden, içten.
derva(h)   f. Şaşkın, şaşırmış olan, hayran. * Başaşağı asılmış. * Lâzım, zaruri, lüzumu olan, gerekli.
dervah   f. Hastalıktan yeni kurtulan, iyice kendisine gelemeyen kimse. * Sağlam, metin, muhkem. * Doğru, asıl, gerçek. * Yiğitlik, cesaret, cesur olmak, şecaat. * Ayıp, utanma. * Sertlik, kabalık. More…
dervaze   f. Kapı. Şehir. Şehir kapısı, kale kapısı.
derviş   f. Gayet mütevazi ve kanaatkâr olan. * Kimsesiz, fakir. * Mâneviyâtla gönlü zengin olan fakir. * Mürid veya şeyh.
dervişân   (Derviş. C.) f. Dervişler.
dervişâne   f. Dervişe yakışır halde, saflık ve kalenderlikle. Müstağni ve fakir bir surette.
dery   Bilmek.
derya   f. Deniz, bahr.
derya-bend   f. Liman. * Tersane.
derya-neverd   f. Denizde dolaşan, denizde gezen.
derya-nuş   f. Çok fazla içki içen.
deryab   f. Akıllı, anlayışlı, müdrik.
deryaçe   f. Göl, küçük deniz.
deryan   Bilmek, ilim.
deryaniye   Hörgücü ikiden fazla olan sığır nevi.
deryuz   f. Dilencilik.
derzen   f. İğne.
des   f. Eş, eşit, müsâvi, benzer, denk.
des'   Def'etmek kovmak. * Ağız dolusu kusmak.
desais   (Desise. C.) Vesveseler, desiseler. Gizli hileler.
desak   Bir kabın dolduktan sonra taşıp dökülmesi.
desatir   (Düstur. C.) Düsturlar, kaideler.
desem   (C.: Düsum) Yağ. * Uyuz.
desen   Fr. Eşyanın, rengini göstermeden, yalnız şeklinin bir satıh üzerine çizilmişi. * Bir kumaşı süsleyen şekiller.
desfan   (C.: Desâfi) Bir şeye tâlip olan kişi.
desi'   İki omuz arasında boyun battığı yer.
desia   Atâ, bahşiş, hediye. * Huy, hulk, tabiat.
desik   Dolu nesne.
desimetre   Fr. Metrenin onda birine eşit uzunluk birimi.
desis   (C.: Desâyis) Gizlenmiş, gizli.
desise   Gizli hile, oyun.
deşişe   Bulgur.
desisekâr   f. Hileci, hile yapan.
desisekârâne   f. Hilekârcasına. Desise ve hile edene yakışır surette.
deskere   f. Şehir ve kasaba, il ve ilçe. * Hasta insan, eşya vs. taşımaya yarayan tahta. ◊ (C.: Desâkir) Dağ başında olan harab kale. * Küçük köy.
desma   Siyah olan nesne.
desmere   (C.: Desâmire) Dağ başında olan harap yıkık kale.
deşne   f. Hançer.
despot   yun. Rum piskoposu. * Eskiden Bizanslı ve Balkanlı derebeyi.
desr   (C.: Dusur) Bürünmek, örtünmek. * Çok olan mal. ◊ Def'etmek, kovmak.
dess   Yavaş yağan yağmur. * Acıtıcı derecede dövmek. * Def'etmek. ◊ Gizlenmek. * Örtmek.
dessas   Çok aldatıcı, çok desiseci.
desse   Toprak içinde gömülüp yatan bir nevi yılan.
dest   f. El, yed. * Mc: Kudret, fayda, nusret, galebe. * Düstur. * Tasallut. * İkmâl. * Âlî makam. Meclisin şerefli yeri. ◊ (C.: Düsut) Dört bucaklı yastık ve elbise. * Hile.
deşt   f. Bozkır, çöl, sahra. Kumluk ve nebatsız geniş arazi.
dest ü pâ(y)   El ve ayak.
dest-alay   f. Bulaşık el, bulaşmış el.
dest-be-dest   f. Elden ele, el ele. * Peşin satış. * Birbirine bitişik olan.
dest-beste   f. El bağlamış, eli bağlı.
dest-bürd   f. Kuvvet, kudret. * Üstünlük, zafer, muvaffakiyet.
dest-bus   f. El öpme.
dest-diraz   f. El uzatan, zulmeden. * Sarkıntılık etme, el uzatma.
dest-gâh   f. İş yeri, tezgâh. * İktidar, servet, kuvvet.
dest-gir   f. Muavenet. Arka olmak. Tutucu, yardımcı, muin. Zahir.
dest-güşa   f. Avuç açan el açan.
dest-güzar   f. İmdada yetişen, yardım eden, yardımcı.
dest-huş   f. Oyuncak.
dest-i gaybî   f. Görünmez el, inâyet-i İlâhi. * Mc: Allah'ın yardımı.
dest-i rast   Sağ el, sağ taraf.
dest-keş   f. Gözleri görmeyen bir kimseyi ellerinden tutup dolaştıran. * Kazanç. Kâr. * Yay gibi elde kolaylıkla idare olunabilen şey. * Dilenci. * Bir işten vazgeçen.
dest-mal   f. Elbezi.
dest-maye   f. Sermaye, elde olan şey.
dest-muze   f. Armağan, hediye.
dest-pak   f. Fakir, fukara. * Mendil. * Dindar.
dest-renc   f. El emeği. El ile yapılan iş. * Ücret, kazanç, kâr.
dest-res   f. İsteğine ulaşan, elini yetiştiren. * Kudret, zenginlik, iktidar.
dest-suze   f. Nişanlı kız.
dest-vane   f. Savaşta giyilen demirden yapılmış eldiven. * Kadınların kollarına taktıkları süs eşyası, bilezik. * Meclisin baş kısmı.
dest-var(e)   f. Çoban değneği. Baston. * El bileziği. * Ele benzer, el gibi, el kadar.
dest-yar   f. Yardımcı, muin. Arka.
dest-yarî   f. Yardım, muavenet.
dest-zen   f. Tutunma. * El uzatma.
destak   Şarabın beyazlığı ve dökülmesi.
destan   f. (Dest. C.) Eller. * Hikâyeler, masallar. * Hile, tezvir, mekir. * Meşhur Zâloğlu Rüstem'in babasının nâmı.
destar   f. Sarık, imâme, başa sarılan tülbent.
destar-çe   f. Mendil.
destarbend   f. Sarık saran, sarıklı.
deste   f. Tutam, bağ, demet, kabza. * Muin, mededkâr. * Süpürge. * Küstah.
deste-çub   f. Sopa, değnek.
deste-dad   f. El veren, yardım eden.
deste-dad-i teslim   f. Teslim elini veren, itaat eden, uyan.
destec   Desti. * Kola takılan bilezik.
destek   f. Bir şeyin yıkılıp devrilmemesi için, o şeye vurulan payanda, dayanak. * Küçük el. * Yün ve pamuk gibi şeyleri eğirmeye yarıyan âlet.
desti   f. Testi.
destine   f. Bilezik, el bileziği.
destroyer   ing. Çok sür'atli giden küçük savaş gemisi, torpido muhribi.
destur   f. İzin, müsaade. Şerlilerden kurtulmak için söylenen söz. * Allah'ın inayeti.
destur (düstur)   Asıl. * Kanun. * Vezir-i azam, baş vezir.
detektif   (Bak: Dedektif)
determinant   Fr. Denklemlerin çözümlerini rahatlıkla bulmaya yarayan matematiksel tablo.
dev   şeytan, ifrit, cin.DE'V: Aldatmak, hud'a.
deva   İlâç, çare. Hastalığın iyi olmasına sebeb olan gıda.
deva-saz   f. Çâre bulan, ilâç tertip eden.
devabb   (Dabbe. C.) Binek hayvanları. Hayvanlar. * Yürüyenler.
devac   f. Üste örtünecek şey. Yorgan.
devadar   f. Devâlı, devâ verici, iyileştiren.
devahi   (Dâhiye. C.) Büyük belâler. Afetler. Kazâlar. * Çok üstün zekâ sahipleri.
devahil   (Dâhile. C.) İçler, batınlar.
devahin   (Dâhine. C.) Duman çıkaran bacalar.
devai   (Dâiye. C.) Batından, içten gelen bir duyguyu teşvik edici hâlât.
devaî   (Devâiye) İlâç cinsinden. İlâca âit ve müteallik. Devaya dâir.
devair   (Dâire. C.) Daireler. Resmî işlerin görüldüğü yerler.
devalüasyon   Fr. Paranın değerinin düşürülmesi.
devam   Bir halde bulunma, sürekli olma, daimîlik. * Bir işe veya bir memuriyete gidip gelme. * Sebat.
devan   f. Hızlı yürüyen, koşan, seğirten.
devanik   (Dânık. C.) Bir dirhemin dörtde birleri.
devar   Baş dönmesi hastalığı.
devari'   (Dır. C.) Zırhlar. Zırhlılar. Zırhlı gemiler.
devat   (C.: Devâyât) Divit.
devavin   (Divân. C.) Divânlar, eski şairlerin şiirlerini topladıkları kitablar.
devb   Kötü hâl.
devbel   Bir karar üzere durup büyümeyen küçük eşek.
devdat   Çocukların oyun oynadığı yer.
devderî   Kısa boylu cariye.
devende   f. Seyyah. Seyahat eden, gezen, dolaşan.
deveran   Dönüş, dolaşmak. Tedavül. Yerinde durmamak. Devretmek.
devf   Suda ıslamak. * Irak etmek, uzaklaştırmak. * Misk ezmek.
devh   Hor, hakir olmak. Hor, hakir etmek. * Kahretmek.
devha   (C.: Devah-Devâyih) Büyük ağaç.
devir   (Devr) (C: Edvâr) Nakil. Birisinin uhdesinden diğerinin uhdesine geçirmek. * Bir şeyi sonuna kadar okuyup bitirmek. Geçmiş dersleri hatırlama. * Bir şeyin çevresinde dolaşmak. Dönme. * More…
devir dairesi   Denizde geminin çeşitli hızla ve muhtelif dümen açısı ile çizdiği dâire.
devirli   Fiz: Müsavi zaman aralıkları ile tekrarlanan hareket. Periyodik.
deviye   Otsuz sahrâ. Otu olmayan çöl
deviyy   Nerden geldiği anlaşılamayan sesler, gürültüler, patırtılar.
devk   Döğmek. * Karışmak.
devke (deveke)   Karışmak, ihtilât.
devkes   Arslan. * Çok adet, çok miktar.
devle (düvle)   Devlet kelimesinin Arapça tabirlerde geçen bir şekli. * İki asker muharebe ettiklerinde birinin diğerine galip olması.
devlet   Sınırları belli olan bir memleketin sahibi olan insanların kurduğu siyasî, hukukî, idarî mahiyetteki merkezî teşkilât.
devlet ü ikbal   Ulviyet ve iyi tâlih.
devlet-abadî   f. Hindistan'ın Devlet-âbâd şehrinde imal edilen ve güzel san'atlarda kullanılan bir çeşit kâğıt.
devlethane   f. Ev, köşk, konak.
devletli (devletlü)   f. Eskiden vezir ve müşir gibi büyük rütbeli kimselere verilen bir ünvan.
devletlü necâbetlü   Osmanlılar zamanında şehzâdeler için kullanılan bir tabirdir.
devletlü re'fetlü   Eskiden seraskerler için kullanılan ünvan.
devletlü semâhatlü   Zamanında Şeyh-ül İslâmlara verilen bir ünvan.
devr   f. Casus, hafiye. ◊ (Bak: Devir)
devr-han   f. Kur'an-ı Kerim'i devamlı okuyup devreden kişi.
devrak   Şarap ölçeği.
devran   Devir, felek, zaman, deveran, dünya.
devranî   Deverana âit ve müteallik.
devre   (C.: Devrât) Dönüş dönme, dönem. * Birkaç yıldan meydana gelen zaman süresi. * Elektrik devresi. Üzerinden elektrik akımı geçmekte olan bir iletken yolun tamamı.
devriy   (Devriyye) Geceleri gezen kol takımı, gezici karakol. * Bülbül, karatavuk, sığırcık ve bu gibi kuşların dahil olduğu sınıf.
devriyye   Osmanlı İmparatorluğu devrinde ilmiye sınıfına mahsus bir pâye.
devs   Ziynet etmek, süslemek. * Bir şeyi ayağı ile basıp çiğnemek.
devş   Fâsid olmak.
devsere   Büyük, semiz, kuvvetli deve.
devv   Otsuz çöl.
devvar   Durmayıp dönen, devreden. Devredip gezen. * Gerdân. * Kâbe-i Muazzama'nın bir adı. * Haremden alıp beraber tavaf edilen taş.
devvare   Geo: Daireler çizmeye yarayan bir âlet, pergel.
deyabüz   İki ırgaçla dokunan bez.
deyacir   (Deycür. C.) Karanlıklar, zulümatlar.
deybub   Koğucu, dedikoducu.
deycuc   (C.: Deyâcic) Karanlık, zulmet.
deycur   (C.: Deyâcir) Karanlık.
deydan   Edep. * Âdet.
deyden   Edep. * Âdet.
deydenet   Âdet, usul.
deydenun   Toplamak. * Haslet, huy, âdet. * Oyun.
deyh   (C.: Diyeha) Hor ve rezil olmak.
deyku'   Katı, şedid.
deylem   Karıncaların ve kenelerin toplandığı yer. * Belâ. * Zahmet. * Düşman. * Türaç kuşunun erkeği. * Cemaat. * Bir kabile adıdır ve ehline 'Deylemî' derler.
deymas   (C.: Deyâmis) Hamam. * Alçak zemin.
deymum   Devamlı, berkarar, zevalsiz.
deymumet   Daimlik, devam, dâimiyet.
deymumî   Devamlılık, devam, dâimiyet.
deyn   Borç. Verilmesi lâzım gelen şey. * Fık: Zimmetinde sâbit olan şey.
deyr   (C.: Edyâr) Kilise, manastır. * Âlem-i insaniyet, insanlık âlemi.
deyranî   Manastır adamı.
deyrhane   f. Kilise, manastır.
deysak   (C.: Deyâsik) Uzun yol. * Beyaz olan şey.
deysan   Cömertlik.
deysem   Köpekten olmuş kurt eniği. * Sultan böreği denilen kırmızı çiçekli bir ot.
deyseme   İnci.
deyyan   Herkesin hesabını ve hakkını en iyi bilen ve veren. Hâk Teâla. Kahhar. Hâsib. Hâkim. Kadir. Râi. Cenâb-ı Hak.
deyyar   Bir kimse. Ehad. * Yurt sahibi birisi. * Manastır sahibi.
deyyas   Kaba, galiz olan kimse.
deyyus   Derare. Karısının kötü hâllerine göz yuman ve ses çıkarmayan adam.
di   f. Dün, dünkü gün, bugünden bir evvelki gün.
di'bil   Belâ. * Meşakkat, güçlük.
di'dan   Devenin çok yelmesi. * Bir şeyi örtmek.
di'f   (C.: Ez'âf) Her nesnenin bir misli miktarı.
di'îl   Ölüme yakın olan hasta deve. * Kurbağa yumurtası.
di'îs   Süngü ile çok vuran kimse.
di'liye   Deve kuşunun dişisi.
di's   Kum. * Kumdan yığılmaş yumuşak tepe.
di've   Nesep dâvâsı etmek. * Yalan dâvâ etmek.
di'zabe   Kısa boylu ve eti çok olan kimse.
dia   Rahat.
diabe   Davet.
diae   Şehadet parmağı.
diam(et)   Binaya vurulan destek, direk, payanda. * İleri gelen, makamca yüksek olan baş başkan, reis, şef.
diame   (C.: Diam-Deâyim) Evin direği. * Ulu, şerif kişi, seyyid.
diayet   Dâvet.
dib'an   (C.: Dabâin-Dıbâ) Erkek sırtlan.
dibabe   Yumuşak nesne.
dibac   (C.: Debâbic) Atlas dedikleri kıymetli ipek bez.
dibace   f. Mukaddeme, başlangıç, önsöz.
dibagat   Tabaklama. Deriyi kullanılır ve temiz hale koyma işi.
dibare   (C.: Dibâr) Bir evlek yer.
dibatr   Katı nesne.
dibbîc   Bir, ehad.
dibbîh   Bir, ehad.
dibg   Dibâgat etmek. Arınıp pâk olmak.
dibk   'Bürc dedikleri nesne ki ağaçta biter; yazda ve kışta bitmez. * Ağaç posası.'
dibl   Belâ ve zahmet.
dibne   Gülmek. * Maymun sesi.
dibr   Çokluk.
dibre   Çokluk.
dibs (dibis)   Pekmez. Hurma pekmezi. Bal. * Çok cemaat.
dibsa' (debsâ)   Dişi çekirge.
dicac   Ummanda yetişen büyük bir dikenli ağacın suyudur ve sabun gibi kiri izâle eder.
dida'   Devenin şiddetle yelmesi ve sıçraması. * Ay sonu.
didaktik   yun. Mevzuu, hikmet ve nasihattan ibaret olan söz. Öğretici.
didar   f. Mülâkat, görüş. * Görünme. * Yüz. Çehre. * Görüş kuvveti, göz. * Açık, meydanda.
didd   (C.: Ezdad) Mugâyir, aykırı. * Düşman. * Nazir, misil, benzer.
dide   f. Göz, ayn, çeşm. * Görmek. * Gözcü. * Göz bebeği. * Göz ucu.
dif   (C.: Edfâ) Çok hararet. * Derin duvar. * Deveden gelen fayda, menfaat.
difaf   Hazırlandırmak.
difda'   (C.: Defâdı') Kurbağa.
difdi' (difda')   (C.: Dafâdi) Kurbağa.
diffe   Irmak ve kuyu kenarı.
difl   Zakkum ağacı. * Katran. Zift.
difla   Ağu ağacı denen ve çok acı olan nesne.
difnas   Akılsız, ahmak kimse. (Müe: Difnes) Dig: f. Topraktan yapılmış tencere, çömlek.
diger   f. Başka, diğer, öteki.
diger-bâr   f. Başka zaman, başka defa.
diger-bin   f. Başka kişilerin faydaları için fedakârlıkta bulunan kişi.
diger-gun   f. Değişmiş, başkalaşmış, bozuk.
diger-kâm   f. Başkalarını düşünen.
diger-ruz   f. Diğer gün, başka gün.
digs   (C.: Edgas) Yaş ve kuru karışık bir tutam ot. * Te'vili sahih olmayan karışık rüya.
dih   f. 'Veren, verici' mânalarına gelir ve kelimelerle birleşir. Meselâ: Ârâm-dih  - Rahatlık veren. ◊ f. Köy, karye. * On sayısı. ◊ (C.: Diha) Hurma salkımı.
dih-dar   f. Köy ağası.
dih-gan   f. Ekinci, çiftçi, köylü.
dih-hüda   f. Köy kâhyâsı, köy ağası.
dihak   Dolu bardak.
diham   (Dahm. C.) Kalın ve iri olan şeyler.
dihan   Kırmızı deri, sahtiyan. * (Dühn. C.) Vücuda sürünülecek yağlar.
dihas   Çok, kesir. * Eskimeye yakın olan.
dihat   (Dih. C.) f. Köyler, karyeler.
dihçe   f. Küçük köy. * Çiftçi, köylü.
dihda   Yuvarlamak. Döndürmek.
dihh   Güneş, şems.
dihi   Köyle ilgili, köylü, köye mensub.
dihim   f. Taç.
dihiş   f. Verme, veriş, bağışlama, ihsan, atiyye.
dihk   Gülme.
dihk-âver   f. Güldüren, güldürücü.
dihkan (dühkan)   (C: Dehâkin) Sipâhi. * Köy kethüdâsı. * Emirlerin tasarrufunda kuvvetli olan, sözü geçen adam. * Bezirgân. * Acem fellahlarının maslahatgüzarı.
dihl   Kısa boylu, tıknaz kimse.
dihlas   Arslan. * Yavuz, bahâdır, kahraman, çeri kimse.
dihle   Bir kişinin her işine karışan has adamı.
dihliz   (C.: Dehâliz) Ev ile kapı arası.
dihrac   (Dahrece) Yuvarlama.
dihris   (C.: Dehâris) Terzilerin kullandığı tiriz denen cisim.
dihvenne   Habis kimse. * Semiz kısa boylu, tıknaz kişi.
dihye   Sahabeden bir zâtın adı. (R.A.)
diîn   Asıl. * Maden.
dîk   Darlık, sıkıntı. Gam. Kalbe sıkıntı veren.
dik   Horoz.
dikak   Herşeyin ufalmışı, incesi, kırıntısı. * Şirden adı verilen bağırsak.
dikîs   Akılsız kadın.
dikk   Yufka gibi ince olan şey. * Bir nevi sıtma.
dikka   (C.: Dükuk) Rüzgârın savurduğu toprak. * Uzaklaşmış olan şey.
dikkat   İncelik, dakik oluş. Ehemmiyet ve kıymet verme.
dikrar   (C.: Dekârir) Koğucu, dedikoducu. * Belâ. Zahmet. * Yalan söz. * Fuhşiyât.
dikta   Lât. Diktatörlerin davranışları. * Hiç ses çıkarmadan yerine getirilecek emir.
diktatör   Fr. Mevcut kanunları çiğneyerek, örf ve adalet esaslarına aykırı olarak, devleti keyfine göre idare eden devlet adamı. Müstebid.
dikte   Fr. Başkası tarafından yazılmak üzere söyleyip yazdırma. * Karşı koymayacak olan birisine, aşırı arzu ve isteklerini bildirip kabul ettirme.
dil   f. Gönül, kalb, niyet. * Cesâret, yürek. * Mandıra, ağıl.
dil'   Karpuz veya kavun dilimi. * Tıb: Kaburga kemiği. * Geo: Dik kenar. Kenar.
dil-âgâh   f. Kalbi uyanık. Akıllı, bilgili, görgülü. Gönül anlar.
dil-ârâ(y)   f. Kalbi süsleyen, gönlü zinetlendiren.
dil-ârâm   f. Gönül eğlendirici, kalbe rahatlık veren. Gönül okşayan.
dil-âsâ   f. Gönlü rahatlandıran, avutan.
dil-aşub   f. Kalbi sıkan, yüreğe sıkıntı veren, gönle eza veren. * Kalbi meftun eden güzel.
dil-asude   f. Kalbi rahat.
dil-âver   f. Yiğit. Cesaretli. Yürekli. * Gönül alıcı.
dil-aviz   f. Câzib, çekici, gönle asılan. Gönlü asılı tutan, dilber.
dil-azad   f. Gönlü rahat, gönlü bir şeyle ilgili olmıyan.
dil-azar   f. Gönlü inciten, hatır kıran.
dil-azurde   f. İncinmiş. Gönlü, kalbi kırılmış.
dil-baz   f. Güzel konuşan. Sözü ve işi hoş olan. Gönül eğlendiren.
dil-bend   f. Gönül bağlıyan, seven.
dil-ber   f. Gönül alan, kalbi çeken. Güzel, dilber.
dil-beste   f. Kalbi bağlı, âşık.
dil-cu(y)   f. Gönül çeken, gönül arıyan.
dil-dade   f. Gönül vermiş, âşık.
dil-dar   f. Kalbi hükmü altında tutan. Sevgili, mâşuk.
dil-duz   f. Kalbe batan, gönül delen.
dil-düzd   f. Gönül çalan.
dil-efruz   (Dilfiruz) f. Kalbi yakan, gönül parlatıcı.
dil-ferah   f. Sevinçli, gönlü rahat.
dil-figar   f. Gönlü yaralı, âşık.
dil-firib   f. Gönlü aldatan, câzibeli.
dil-germ   f. Öfkelenmiş hiddetlenmiş, gönlü kızmış.
dil-gir   f. Kalbe sıkıntı veren gönül tutan. * Gücenmiş olan, kırgın.
dil-güşa   f. İç açan, gönül açan, kalbe ferah veren. * Türk musikisinde bir mürekkeb makam.
dil-hah   f. Gönül talebi, gönül arzusu.
dil-harab   f. Gönlü yıkılmış, gönlü kırılmış.
dil-hiraş   f. Yürek parçalıyan, tırmalıyan.
dil-hun   f. Kalbi yaralı, yüreği kanlı. Mükedder, mağmum.
dil-hurrem   f. Neş'eli, gönlü sevinçli.
dil-huş   f. Yüreği rahat, gönlü hoş.
dil-keş   f. Gönlü çeken, kalbi cezbedici.
dil-kub   f. Gönül zedeliyen, vuran.
dil-mürde   f. Duygusuz, kalbi ölmüş.
dil-nişin   f.Gönlüde yer tutan. Lâtif, hoş.
dil-riş   f. Dertli, kalbi yaralı, gönlü yaralı.
dil-rüba   f. Gönül alan, gönül kapan.
dil-şad   f. Sevinmiş. Kalbi hoş olmuş.
dil-saz   f. Gönül yapan.
dil-şikaf   f. Yürekleri delen, çok acıklı, dokunaklı.
dil-şiken   f. Can sıkıcı, kalb kırıcı.
dil-şikeste   f. Kalbi kırık, gönlü kırılmış olan.
dil-sir   f. Gözü gönlü tok.
dil-sitan   f. Gönül alan.
dil-şüde   f. Gönlü gitmiş. Âşık.
dil-şüküfte   f. Gönlü açılmış, ferahlamış.
dil-teng   f. Sıkıntılı, kederli, gönlü darda olan.
dil-tengî   f. Gönlü darlığı, iç sıkıntısı.
dil-teşne   f. Kalbi susamış. Gönlü çok istekli, çok özlemiş.
dilahis   Leşker, asker. Çeri başı.
dilalet   Kılavuzluk etmek. * Nazlanma. İşve. * Üstünlük, galebe.
dilamis   Yumuşak ve berrak olan şey.
dilas   (C.: Düles) Hızlı, seri.
dilas (delis)   Yumuşak ve berrak olan nesne.
dildil   f. Iztırab, acı, elem, sıkıntı, azab. İnilti.
dile   f. Dil, gönül, kalb yürek. * Gönül sahibi.
dilekçe   (Bak: İstida)
dilhas (dülâhis)   Arslan. Çeri kimse.
dilir   (C.: Dilirân ) Bahadır, cesur, cesaretli, yiğit, yürekli.
dilirân   (Dilir. C.) Bahadırlar, cesurlar, cesaretliler, yiğitler, yürekliler.
dilirâne   f. Mertçesine, yiğitçesine, bahadırcasına.
dilirî   f. Mertlik, yiğitlik, yüreklilik.
dilüviyum   Jeo: Nehirlerin en eski alüvyonlarına verilen isim.
dim   f. Yüz, yanak, çehre, surat.
dima   f. (Bak: Demâ)
dima'   Göz yaşı akan yerlerin izi. ◊ (Dem. C.) Kanlar.
dimad   Yara üstüne yapılan yakı ve bağlanan bez.
dimağ   Beyin. Kafanın içi. (Bak: Kalb)
dimam   Çocukların yüzlerine sürülen ilâç. * Sevap.
dimar   Cehalet devrinde Arabistanda bir sanem (put) ismi. * Bir daha sâhibinin eline geçmesi ümid edilmeyen zâil olmuş mal. * Sonraya bırakılan vâde. Müddeti hudutsuz borç. * Gizli. ◊ More…
dimase   Yumuşak. * Asanlık, kolaylık.
dime   (C.: Diyem) Gündüz veya gecenin üçte biri miktarı ile tam gün kadar sürebilen, gürleme ve yıldırımı, olmayan yağmur.
dimen   Süprüntülükler. Mezbele. Gübre. Fışkı.
dimişk   Şam şehri. Suriye'nin başkenti. ◊ (Bak: Dimişk)
dimişkî   Şam şehriyle alâkalı. Şam'a ait ve müteallik. * Şam'da yapılan ve güzel san'atlarda kullanılan bir nevi kâğıt.
dimkis   İbrişim.
dimmet   Deve ve koyun tersi.
dimn   Deve ve koyun tersi.* Selin getirdiği çörçöp. ◊ Her nesnenin arası. * Koltuk.
dimne   (C.: Dimen) Ters. * Duvar temeli. * Kin, düşmanlık. * Süprüntülük. ◊ f. Tilki.
dims   Duvar temeli.
din   Ceza, ivaz. * İman ve amel mevzuu olarak insanlara Cenab-ı Hak tarafından teklif olunan Hak ve hakikat kanunlarının hey'et-i mecmuasıdır. ◊ (Dyne) Fr. Fiz: Bir gramlık bir More…
dina   İzdihamlık, kalabalık, çokluk.
dinak   İri gövdeli, şişman kadın.
dinamik   yun. Cisimlerin hareketleriyle bunları meydana getiren sebebler arasındaki alâkayı araştıran mekanik ilminin bir kolu. * Hareket eden, durup dinlenmek bilmeyen, hareketli. * Fls: Sâbitin More…
dinamo   yun. Hareketi elektrik akımına çevirmeye mahsus âlet.
dinan   Küpler.
dinar   Lât. Eskiden kullanılan altın ve sikkeli para.
dindar   f. Dinî kaidelere hakkıyla riayet eden, dininin emirlerini yerine getiren, mütedeyyin.
dindarane   Dindar bir kimseye yakışacak tarzda.
dinen   Din bakımından, diyanet noktasından, dince.
dinkas   İfsad etmek, bozmak.
dinn(e)   Bahillik.
dinnabe   Kısa boylu kimse.
dinname   Kısa boylu.
dinneme   Kısa boylu.
dinperver   f. Sağlam dindar, dine hizmet eden. Salabet-i diniye sâhibi.
dintar   Çok yaşamış kertenkele.
dinya   Emmi oğlu, amca oğlu.
diplomat  yun. Memleket hakkında siyasi söz sâhibi. Dış meseleler hakkında milletlerarası işlerle uğraşan siyaset adamı. * Becerikli, söz söyliyebilen.
dir'   (C.: Dırâ'- Duru') Cevşen. Cenkte, muharebede giyilen zırh. ◊ Zırh, demirden gömlek. * Kadın gömleği.
dir-baz   f. Uzun zaman, uzun müddet, uzun.
dirab   Erkek dişiye aşmak. * Küçük dağlar.
dirahş   f. Nur, ziya, parıltı, parlama, ışık.
dirahşan   f. Parlak. Parıldayan. Parlaklık. Münevver, ziyâdar. ◊ f. Parlıyan, parlak.
dirahşende   f. Işıklı, nurlu, ışıldayan, parıldayan.
diraht   f. Ağaç. Şecer.
dirak   (Daraka. C.) Deriden mâmul kalkanlar. ◊ Tâbi olmaklık, itaat etmeklik.
diram   Ateşin alevlenmesi. * Ateşin alevi. * Odun parçası, tahta parçası (tezcek ateş tutuşup alevlenir.)
diran   (Dâr. C.) Evler, hâneler.
dirar   Ziyân yetiştirmek.
dirase   Kitab okumak. * Elbiseyi eskitmek. * Gizli yol. * Harmanda buğday döğmek. * Uyuz olan deveyi katranlamak.
dirayet   Zekâ, bilgi. Kuvvetli tecrübe sahibi olmak. * Fetanet. Temkin ve tecrübeye dayanan akıl.
dirayetkâr   f. Bilgili, dirâyetli, kavrayışlı.
dirayetli   Kavrayışlı, zeki, bilgili, anlayışlı.
diraz   f. Uzun.
diraz-dest   f. El uzatan. El uzunluğu.
dirazî   f. Uzunluk.
dirdih   Yaşlı, pir, ihtiyar kişi.
dirdim   Ağzında dişleri kırılmış ve kütelmiş yaşlı deve.
direfs   İpek. * Katı, sağlam nesne. * Büyük iri yapılı adam. * Büyük deve.
direfş   f. Alem, bayrak, sancak.
direktif   Fr. Üst makamlardan, tutulacak yol üzerine verilen emirlerin tümü, hepsi. Talimat, emir. Nasıl, ne şekil olacağına çalışacağına dair emir.
direktuvar   Fr. Fransız ihtilâlinin üçüncü yılında Konvansiyon'un yerine geçen idare şekli.
direm   (Dirhem) f. Eskiden kullanılan bir ağırlık ölçüsü. Şimdiki üç gram ağırlık. Okka denen eski ağırlık ölçüsünün (1/400) kadarıdır. Şer'an, orta büyüklükte yetmiş tane arpa ağırlığı. * More…
direm-sera   f. Darbhâne, para basılan yer.
direng   f. Gecikme, yavaşlık, teenni, teahhur. * Dinlenme, karar, istirahat, aram.
direv   f. Ekin biçme, hasat.
direv-ger   f. Ekin biçen, orakçı.
dirga   Sıvı, balçık.
dirgam   (C.: Darâgım) Arslan, esed, gazanfer, şir, leys, haydar.
dirha   Süngü ile oynadıkları halka.
dirham   (C.: Derâhim) Kuruş.
dirhami   Bir dirhem.
dirhem   (Bak: Direm)
dirhevs   Katı, şiddetli nesne, şedid.
diriğ   f. Men'etmek, korumak, esirgemek. * Eyvâh, yazık.
diriga   f. Yazık, eyvahlar olsun!
dirin(e)   f. Eski, kadim.
diritnot   (Diritnavt) ing. Büyük harp gemisi.
dirkite   Acem diyarında bir oyun adıdır. (Bir yere gelip raks ederler.)
dirr   Avret üzerine avret almak, evli iken bir daha evlenmek.
dirre   (C.: Direr) Sütün çokluğu. * Sütün akanı. * Turra. * Kırbaç.
dirriz   Bahil kimse. * Kısa boylu, âdi kadın.
dirs   (C.: Derâsa-Edrâs) Kertenkele, fare ve kedi gibi hayvanların eniği. ◊ Azı dişi. * Katı, muhkem yer. * Az yağmur. * Kötü huy.
dirv(e)   Av öğrenmiş olan köpek yavrusu. * Dağ ağaçlarından pelit ağacına benzer bir ağaç.
dirvas   Büyük deve. * Boynu kalın olan adam. * Arslan. * Köpek ve devenin sütü.
diryak   Tiryâk, ilâç.
dirz   (C.: Duruz) Dünya nimetleri. * Lezzet.
disam   Şişe ağzına konulan tıpa. * Yaraya bağlanan bez. * Kulak içine sokulan şey. * Yarık ve delik tıkamada kullanılan tıkaç.
disar   (C.: Düsür) Üste giyilen kaftan, elbise. * Yatak çarşafı. * Arapçada elbise demek olduğu hâlde Osmanlıcada yalnız Farsça kaidesi ile yapılan sıfat terkiblerinde ziyadelik, çokluk, bolluk More…
dise   f. Kişi, şahıs, zât, fert.
disiplin   Fr. Uyulması lâzım gelen kaide ve yasaklar. * Nizam ve intizam te'mini için zihnî, ahlâkî, ruhî, cismanî tâlim ve terbiye.
diskalifiye   Fr. Müsabaka dışı bırakılmış.
div   f. Dev. * İblis, şeytan. * Cinn, ifrit.
div-bad   f. Şiddetli rüzgâr, kasırga, fırtına. * Divanelik, delilik, cinnet.
div-beçe   f. Deve yavrusu.
div-came   f. Eskiden savaşlarda giyilen kaplan veya arslan postekisi.
div-çe   f. Sülük. * Kadın tuzluğu adı verilen bir bitki çeşiti. * Ağaç kurdu, güve. * Arka kaşağısı.
divan   Eskiden yaşamış şâirlerin şiirlerinin toplandığı kitap. * Büyük meclis. Büyük ve idâre işlerine bakan bilgili, nüfuzlu kimselerin toplandıkları yer.
divan durmak   Huzurda hazır olarak beklemek.
divan-i hümâyun   'f. Halkın dâva ve şikâyetlerinin dinlenip halledildiği, devlet meselelerinin görüldüğü padişah huzuru. Bu mecliste; sadrazam, şeyh-ül İslâm, kazaskerler, defterdarlar ve sair büyük More…
divançe   f. Kafiye itibariyle harf sırası tertibiyle yapılan küçük şiir mecmuası.
divane   f. Deli. Aklı başında olmayan.
divane-gî   f. Delilik, divânelik.
divane-rev   f. Çılgın, delicesine davranan.
divanhane   f. Odalar arasındaki büyük salon. Büyük ev. Divan kurulacak büyük oda. Saraylarda odalar hâricinde olan büyük salon.
divar   f. Duvar.
divâr-ger   f. Duvarcı.
dive   f. İpek böceği.
divek   f. Ağaç kurdu, güve.
diver   f. Ev sahibi.
divit   Yazı yazmak için kullanılan hokka ve kalemi bir arada ihtiva eden mahfaza.
diya   Helak olmak, telef olmak.
diyaf   Bir mevzi.
diyanet   Dindarlık. Dinin hükümlerine riâyet ve muktezasınca amel etmek. Din emirlerinin hüsn-ü ihtiyar ile tatbiki. Din işleri.
diyar   (Dâr. C.) Memleket.
diyar-i gurbet   f. Gurbet diyarı. Yabancı memleket.
diyar-i rum   f. Eskiden Osmanlı ülkesindeki Anadolu.
diyas(e)   Ekini davar ayağı ile bastırıp çiğnetmek. * Kılıcı ruşen etmek, kılıcı parlatmak.
diyat   (Diyet. C.) Diyetler. (Bak: Diyet)
diyeke   (Dîk. C.) Dîkler, horozlar.
diyer   (Dâr. C.) Dârlar, hâneler, evler.
diyet   Kan bedeli. Yaralanan veya öldürülen bir kimse için en yakın vârisine ödenmesi şer'an hükmolunan para veya mal. Can pahası. * Para, değer. Kıymet. ◊ Tar: Almanya'yı More…
diyk   (Bak: Dîk)
diz   f. Kal'a, sur.
diz(e)   f. Levn, renk.
diza   Noksanlaştırmak. * Eziyet vermek. * Ezâ etmek. * Hor ve hakir etmek.
dizçek   Dizleri muhafaza etmek için muharebelerde kullanılan bir nevi zırh.
dizdar   f. Kale muhafızı, kale ağası.
doğa   (Bak: Tabiat)
doğa ötesi   (Bak: Metafizik)
doğma   yun. Fikir, rey. * Fls: Kat'i olarak ileri sürülen fikir.
doğmatizm   (Bak: Nassiye)
dok   ing. Gemi tamir veya inşasında kullanılan üstü örtülü havuz. * Ticari eşya için rıhtımlarda yapılan büyük depo.
doktrin   yun. Hatt-ı hareket. Hareket tarzı. Düstur, tarik. Re'y. * Fls: Bir sistem meydana getiren fikir ve kanaatlerin hepsi. Bir felsefe veya edebiyat okulunun fikirlerinin tümü.
dolap   (C.: Devâlib) Kuyudan su çıkarıp bahçeleri sulamaya mahsus döner makine. * Her çeşit döner çark, çıkrık. * İçine eşya vesaire konulan raflı veya rafsız göz. * Eskiden selâmlık ile harem More…
dolunay   t. Ayın yuvarlağına karşı gelen yarım küre yüzeyinin tamamıyla aydınlık görünmesi hâli. Ayın 14 veya 15 nci günleri. * Bedir.
domaniç   Kambur. Tümsekli, fırlak.
dominyon   ing. Büyük Britanya İmparatorluğu'nun, anavatanla aynı hakları olan deniz aşırı parçalarından beherine verilen isim.
dönüm   919 m2 lik eski bir arazi ölçüsü.
dost   (C.: Dostân) f. Sevilen insan, muhib, yâr. * Erkek veya kadın sevgili, mâşuk, mahbub, mâşuka, mahbube. * Hakiki dost ve âşıkların ve âriflerin âşık oldukları Allah.
dostan   (Dost. C.) Dostlar.
dostane   f. Dostça, dostlukla.
dostî   f. Dostluk.
döviz   Fr. Yabancı devlet parası. * Yabancı ülkelerde ecnebi paralarla ödenecek olan poliçe, çek gibi senetler.
doz   Kim: Bir maddenin bir karışıma girmesi gereken muayyen miktarı. * Tıb: Bir hastaya bir defada veya bir günde verilecek ilâç miktarı. * Ölçü, miktar.
dram   yun. Korkunç ve kanlı tiyatro piyesi. * Müthiş bir vakıa. Musibet, felâket. Heyecan uyandıran hâdise veya hareket.
dramatik   yun. Drama benzer. Heyecan verici, acıklı. * Temsil yapılmak üzere yazılan heyecan verici veya acıklı tiyatro eseri. Acıklı olanına Trajedi, gülünç olanına da Komedi denir.
du'   (C.: Ezvâ-Zayân) Erkek baykuş.
dü'bub   Zayıf nesne. * Çirkin huylu, kısa boylu kimse. * Kolay yol. * Uzun at. * Karınca nevinden bir nev. * Hububattan bir cins.
dü'bus   Ahmak.
du'ce   Gözün büyük ve siyah olması.
du'k   Zayıf adam.
dü'lul   (C.: Dâlil) Belâ, zahmet, dâhiye.
du'ma   Ulu yol.
du'mus   (C.: Deâmis) Rengi siyaha benzer bir küçük su canavarı.
du'şuka   Bir böcek cinsidir ve sahrâlarda olur.
dü'sur   (C.: Deâsir) Yıkılmış havuz.
dü-bâlâ   f. İki kat.
dü-dide   f. İki göz.
dü-dilî   f. Tereddüt, kararsızlık, neticeye varamamak.
dü-gane   f. İki adet, iki tane, ikiz. Çift.
dü-giti   f. İki âlem. Dünya ve âhiret.
dü-muy   f. Saçına sakalına kır düşmüş adam.
dü-nim(e)   f. İki parça, ikiye yarılmış, bölünmüş ikiye ayrılmış.
dü-şah(i)   f. Çatal ağaç. * Tomruk. * Eskiden suçlunun boynuna takılan çatal ağaç.
dü-vazdeh   f. Oniki.
dü-vist   f. İki yüz.
dü-vüm(in)   f. İkinci, saniyen.
dü-zeban   f. İki dilli.
dua   Allah'a (C.C.) karşı rağbet, niyaz, yalvarış, tazarru. * Salât, namaz. * Cenab-ı Hak'tan hayır ve rahmet dilemek. Allah'ın rızâsını, hidayet ve istikamete muvaffakiyyeti More…
düabe   Lâtife etme, şaka yapmak. * Oyun.
duâgû   (Duâhân) f. Duâ okuyan. Duâ eden.
duat   (Dâî. C.) Duâ edenler. Allah'a yalvaranlar. * Dâvet edenler.
duban   Duman.
dübar   Çarşamba günü.
dübar(e)   f. İki kat, çift kat, kat kat, katmerleşme.
dübb   Ayı.
dübba'   Kabak.
dübbe   Yol, tarik.
dübeyt   f. İki beyitten müteşekkil rübainin diğer ismi.
düble   Beyaz helva parçası. * Büyük lokma.
dübr   (Dübür) Kıç, mak'ad, süfre. * Bir işin nihayeti, sonu. * Bir şeyin arkası, gerisi.
dübse   Siyaha benzeyen kırmızılık.
dübsiyy   Kumruya benzer bir kuş.
dubu'   Yapışmak.
dübul   Su arkı.
düca   Zulmet, karanlık.
dücac   Galebe ile çağrışmak. * İnlemek. * Aldatmak, kandırmak.
dücace   (Bak: Decace)
dücale   Katran.
dûçar   f. Yakalanmış. Çatmış. Mübtelâ. * Ulaşmış.
dücce   Fazla karanlık, ziyade zulmet.
düci   (Dücye. C.) Karanlıklar, zulümat.
dücme   Karanlık, zulmet.
dücne   (C.: Dücen-Dücenât) Kapalı hava, karanlık.
ducret   Sıkıntı, gönül darlığı, zahmet. Zaruret.
ducret-ver   f. Sıkıntılı.
dücüc   (Decâc. C.) Tavuklar. Tavuk, horoz ve piliç cinsleri.
dücun   Bulutun göğü bürüyüp örtmesi.
dücünne   (C.: Dücünnât) Bulut kat kat olma. * Karanlık, zulmet. * Yağmur yağma.
dücye   (C.: Dücâ) Bal arısının kovanı. * Avcılar kümesi. * Zulmet, karanlık.
dud   f. Duman, sis. Tütün. * Elem, gam, keder, tasa. ◊ Kurt, böcek.
dud-alud   f. Dumanlı.
dûd-hâne   f. Kabile, silsile, hânedan, soysop.
dude   f. Kavim, kabile, aşiret, ocak, aile. * İs'inden mürekkeb yapılan çıra. ◊ Kurtcağız, küçük solucan, böcek.
düden   Coğ: Yerin altında akan suların oyup meydana getirdiği derin kuyu.
dudhar   f. Kelebek. * Aşçı, yemek pişiren kimse. * Külhancı.
dudman   f. Hanedân, sülâle, akarib, aile, kabile, kavim, aşiret.
dudu   (Tuti) Dudu kuşu, papağan. ◊ Hanım, kadın, hatun.
düello   İtl. Hakareti tamir için iki kişi arasında hususan Avrupa'da ve şâhitler önünde yapılan silâhlı çarpışma.
düf   (C.: Düfuf) Def.
düf'a   (C.: Difâ) Çok çabuk akan su.
düfak   Bir şeyin dolu olması.
düffa'   Büyük sel.
düfn   Gömülmüş kuyu.
düfuk   Atılmak. * Dökülmek.
dug   f. Ayran.
duga   Akılsız kadın.
duga'   Kedi miyavlaması. * Tilki sesi. * Zelil, hakaret görmüş kimsenin sesi.
dugab   Tavşan sesi.
dugaga   Ahmak, akılsız kişi.
dugata   Eğri bir ağaç cinsi.
dugd   f. Gelin, yeni evlenmiş kız.
dugmeran   Kara, esved.
dugmus   (C.: Degâmis) Rengi siyaha yakın küçük bir su canavarı.
dugn   Karanlık, zulmet.
dugta   şiddet. * Meşakkat, zorluk.
duh   f. Çorak, otsuz ve çıplak arazi. * Tüysüz, çıplak yüz ve baş. Köse ve dazlak. * Yapraksız ve meyvasız ağaç. * Hasırotu. ◊ f. Kız, kerime, duhter. * Havai fişek. * Hasır otu, More…
duha   Kuşluk vakti. * Güneş. * Vuzuh ve beyan. * Kur'ân-ı Kerim'in 93. Suresinin adı. Vedduhâ da denir.
duhala   (Dahil. C.) Yabancılar. Muhacirler. Sığınanlar. Dahilde olanlar.
duhan   Duman. Tütün. * Kur'an-ı Kerim'in 44. suresinin adı. * Mc: Gaflet ve dalâlet dumanı ki, hakikatların görünmesine mâni olur. Arap lisanında galib olan şerre, duhan tesmiye ederler. More…
duhas   Denizlerde çok olan büyük bir canavar. (Arkasıyla, boğulan kimselere yardım edip kurtarır, 'dülfin' de derler.)
dühat   Akıllılar. Akılda çok ileri olanlar. Dehâ sâhibi. Son derece anlayışlı ve zekâ sahibi olanlar.
dühdün   Bâtıl nesne.
dühdür   Bâtıl nesne.
duhh   Tütün.
duhl   (C.: Dehâhil) Ufak kuşlar.
dühme   Siyahlık, karalık.
duhmesan   Kara yağız, iri yapılı adam. * Akılsız adam.
duhn   Darı.
dühn   Ot, yemiş veya çiçekten çıkarılan yağ.
duhne   Tohum tânesi, tek tâne. * Darı.
dühriyy   Yaşlı, ihtiyar, müsinn.
duhruce   (C.: Dehâric) Yellengen böceğinin yuvarladığı ters. * Deve kuşunun yavrusu.
duhseman   Kara yağız, iri vücutlu adam.
duht   f. Kız, kerime.
duht-ender   f. Üvey kız. * Eskiden kadın esirlerinin bir cinsi.
duhte   f. Sağılmış. * İğne ile dikilmiş.
duhter   f. Kız.
duhtere   f. Bekârlık, kızlık.
duhterî   f. Kızlık, bekârlık.
duhuk   Doğurduktan sonra rahmi çıkan dişi deve.
duhul   İçeri girme. İçeri dahil oluş.
dühül   f. Davul.
duhul ü huruc   İçeri girip çıkma.
duhuliye   Eskiden, satılmak üzere şehir ve kasabalara getirilen her cins ticaret malından alınan vergi. * Bir yere girmek için verilen para.
duhur   Zillet, zelillik, hakirlik, aşağılık. Adilik. ◊ Def'etme, çıkarma, kovma, uzaklaştırma.
dühûr   Devirler, zamanlar. Dünyalar.
duhus   Bâtıl olmak.
duhye   Kuşluk vakti kesilen kurban.
duka   Eskiden Avrupa'ca pek yüksek bir asalet ünvanı idi.
düka'   Deve öksürüğü.
dukak   (C.: Dekâyık) İnce nesne. * Un. * Zor, güç.
dükas   Uyuklamak.
dükne   Siyâha benzer bir renk.
dülake   Davar emziğinde kalan süt bakiyesi.
dülbe   (C.: Düleb) Çınar ağacı.
dülbent   f. Tülbent.
dülce   (Delce) Gece vakti bir yere gitmek.
düldül   Fahr-i Kâinat (A.S.M.) Efendimize mahsus bir katır ki, sonradan Hz. Ali (R.A.) Efendimize bahş buyurulmuştur.
dülfin   Denize düşenlere yardım edip, onları kurtaran bir balık.
dülke   Küçük bir canavar.
dull   Helak.DUM  (Devâm): Sâbit ve sâkin olmak.
dülu'   Huruç etmek, çıkmak.
düluk   Batma, güneş batması.
düm   f. Kuyruk.
düm-büride   f. Kuyruğu kesik.
düm-çe   f. Kısa kuyruk, kuyrukçuk.
düma   (Dümye. C.) Suretler. Küçük putçuklar.
düma'   Hastalık veya ihtiyarlık sebebiyle gözden akan yaş. * Bahar günlerinde üzüm çubuğundan akan su.
dümac   Çok sağlam nesne. * Gizli örtülü olan şey.
düman   Yemişin çürüklü olması. * Ekine su düşüp, kesilmek.
dümasir   (Demser) İnişi yumuşak olan yer. * Etli, büyük deve.
dümdar   f. Askerlikte arttaki emniyeti te'minle vazifeli, geriden gelen ve askeri tâkib eden birlik. Ordunun geriden emniyet kuvveti. * Mc: Son zamanlarda gelen büyük evliyâullah.
dümel (dümmel)   Tıb: Büyük kan çıbanı.
dümlüc   Doğan kuşu. * Kan alacak yer.
dümluk   Yassı, yuvarlak taş.
dümlus   Berrak, yumuşak nesne.
dümme   Arap oyunlarından bir oyun ismi. * Yol, tarik.
dumr   Zayıflık. * Hafiflik.
dumu'   (Dem'. C.) Göz yaşları.
dümu'   (Dem'. C.) Gözyaşları.
dümuk   Ansızın duhul etmek, birdenbire girmek.
dumur   Bir uzvun maddi veya mânevi kabiliyetinin körelmesi. Gıdasızlıktan dolayı bir uzvun kuruyup kalması. Helâk. Körelmek. * Bir yere izinsiz gitmek. ◊ Büyüyüp gelişememek. More…
dümur   Destursuz olarak eve girmek.
dümus   Geceleyin çok karanlık olmak.
dumuz   Susma, sükut.
dümye   (C.: Dümâ) Oyun. * Ağaçtan yapılmış nakışlı suret. Sanem.
dûn   Aşağı, alçak. Kolay. Zayıf. Gölgeli. Aşağılık. Altta, aşağıda. ◊ Gayrı, diğer, maadâ.
dûn-perver   f. Kötü kimseleri koruyan, alçak kişileri muhafaza edip onların ilerlemelerine yardımcı olan.
dunak   Nezle.
dünb(e)   f. Kuyruk.
dünbal(e)   f. Kuyruk.
dünbek   f. Bekçi davulu. * Dümbelek.
dune   Hastalık.
dünu'   Horluk, hakirlik.
dünüvv   Ulaşmak, yakın olmak.
dünya   (Müz: Ednâ) (Denâet veya dünüvv. den) En yakın, en aşağı.
dünyadâr   f. Dünya işleriyle uğraşan, mal ve mülk sahibi olan. Dünya hayatına fazla meyilli olan.
dünyalik   t. Zenginlik, para ve mal.
dünyaperest   f. Dünyaya tapacak derecede ehemmiyet verip âhiretini düşünmeyen. Maddiyatı çok seven.
dünyevî   (Dünyeviye) Bu âleme mensub ve müteallik. Dünyaya âit ve dünya ile alâkalı.
dür   (Bak: Dürr)
dur ü diraz   Uzun uzadıya.
dur-baş   f. 'Uzak ol!' anlamına gelen bir emir. * Değnek, sopa, âsa.
dur-bin   f. Uzak gören. Uzağı gösteren âlet.
dur-binî   f. İlerisini görürlük, uzağı görmeklik.
dür-dane   f. İnci tanesi. * Mc: Çok güzel ve sevimli çocuk.
dur-dest   f. Ulaşılması zor şey, erişilmesi güç şey. Uzak, uzun.
dur-endiş   f. Önceden görüp düşünen. Tedbirli. Her şeyin ilerisini evvelden mülâhaza eden. İlerisini düşünen.
dur-nüma(y)   f. Uzağı gösteren.
dur-nüvis   f. Uzağı yazan. Telgraf.
dura-dur   f. Uzaktan uzağa. Uzak uzak. Uzun uzadıya.
durah   Gökte melâike kâbesi olan beyt-il mâmur.
dürahis   Katı nesne. * Gövdesi etli olan insan veya hayvan.
düramih   Yürürken sallanan kişi.
durat   Yellenme.
dürb   (Bak: Derb)
durbe   Âdet, haslet. * Cür'et. * Tecrübe.
dürbe   Âdet. Haslet. * Cür'et ve mümareset. Tecrübe.
dürbîn   Uzaktan gören, dürbün.
durc   İçine inci ve altın konulan küçük hokka.
dürc(e)   Kutu, kutucuk, küçük kutu. * Mücevherat kutusu. * Hokka gibi olan ağız, biçimli ağız.
dürd(e)   f. Tortu, çöküntü, posa, işe yaramayan kısım.
dürdakis   Başla boyun arasında olan kemik.
dürdî   f. Çöküntü, tortu.
dürdür   Dişin kök yeri. * Çocukların dişlerinin çıkıp bittiği yer.
dure   Hakir ve şânı küçük olan adam.
dürece   Süllem, merdiven. * Bağırtlak kuşu. (Kanatlarının içi siyah ve dışı boz olan bir kuş.)
dürer   (Dürr. C.) f. Büyük inciler.
dürhamin   Belâ. Zahmet, meşakkat.
durî   f. Uzaklık.
durit   Kovmak, def etmek.
dürnuk   (C.: Derânik) Bir cins döşek.
durr   Zayıflık. Hâli yaramaz olmak.
dürr   (Dürdâne, dürre) f. İnci. İnci tanesi.
dürr-efşan   f. İnci serpen. Söylediği sözler inci olan ağız.
dürr-i cân   f. Canın incisi. Çok sevgili.
dürr-i misâl   f. Misâlin incisi. İnci misâlinde, misâlin parlağı.
dürr-i yetim   f. Sadef içinde tek olan inci. * Mc: Hz. Peygamber Muhammed (A.S.M.)
dürrace   (C.: Derrâc) Türac denilen kuş.
dürrae   (C.: Derâri) Ferâce, kaftan, elbise.
dürrat   (Dürre. C.) Büyük, iri inci taneleri.
durre   (C.: Dür-Dürrât-Dürer) İnci.
dürre-i beyzâ   f. Parlak, büyük inci.
dürrî   Dürr'e mensub, inci ile ilgili.
dürşe   Hâcet, ihtiyaç.
duru'   (Dır. C.) Savaşda giyilen zırhlar, cevşenler, çelik elbiseler. ◊ Uzak, ırak, baid.
düru'   (Dır'. C.) Zırh gömlekler.
durub   (Darb. C.) Döğmeler, vurmalar, darblar.
düruc   Dürmek. * Geçmek. * Koymak.
dürud   f. Dua, medih, tahiyye, selâm. * Ekin biçme. * Yontmuş ağaç, kereste.
dürug   f. Yalan, Doğru olmayan söz.
dürug-zen   f. Yalancı.
dürur   İnmek. * Akmak, seyelân.
durus   Kuyu örülen taş.
dürus   (Ders. C.) Dersler. * Müfret olarak bir şeyin eseri mahv ve müzmahil olmak.
dürüst   f. Sıhhati yerinde, sağ, sahih, salim. * Doğru, hatasız. * Bütün, tam.
dürüşt   f. Katı, kalın, yağun. * Kaba, sert.
dürüstî   f. Doğruluk, düzgünlük, sağlamlık.
dürüştî   f. Kabalık, sertlik, katılık, kalınlık, yoğunluk.
dürye   Bilmek.
dürzi   (C.: Düruz) Suriye'nin güneyi ile Ürdün ve İsrâil'de yaşayan ve sonradan Araplaşmış olan bir kavimdir. Arapça konuşurlar. Dalâlet fırkalarından en bâtıl yolda olan bir fırkadır. More…
dûş   f. Omuz. Ketif. * Dün gece. * Âlem-i menâm, rüya âlemi. * Mütesadif ve mütelâki olan.
düş   f. (Bak: Dûş)
dûş azmak   Rüyâda iken kirlenmek, ihtilâm olmak.
duşab   f. Hurma ve üzüm pekmezi. Pekmez.
düşab   f. Pekmez.
düşenbih   f. Haftanın ikinci günü, pazartesi.
düşeş   f. İki altılık. Tavla zarında iki defa altı gelmesi.
düşin(e)   f. Dün gece.
duşize   (C.: Duşizegân) f. Kız, bâkire. El değmemiş.
düsme   Toz bulaşmış olan nesne. * Adi, alçak kimse.
düşnam   f. Sövme, sövüp sayma, ta'n.
düsse   Arap çocukları arasında meşhur olan bir oyun. ◊ Başa soğuk geçmek.
düstur   f. Umumi kaide. Kanun, nizam. * Örnek, nümune * Üslub. İzin, müsaade. * Mu'teber ve mu'temed kimse. * Destur.
düsum   (Desem. C.) Yağlar.
düsur   Mahvolma. Eseri kalmama. Ortadan kalkma. Nişanı belirsiz olma. * Kaftan eskime. * Ev köhne olma.
düsür   (Disar. C.) Perçinler, halatlar, kenetler. Geminin tahtalarını birbirine bağlayan rabıtalar. ◊ (Disar. C.) Üste giyilen kaftanlar, elbiseler. * Yatak çarşafları.
düşvar   f. Müşkil. Güç. Zor.
düşvar-ger   f. Dağ.
düşvarî   f. Zorluk, güçlük, suubet.
duud(e)   Nezle olmak.
duva   Baykuş sesi.
düvab   İşi birbirine ulaştırmak.
düval   f. Tasma, kayış.
düvam   Sabit ve sakin olmak.
düvar   Baş çevrilme.
düvel   (Devlet. C.) Devletler.
düvel-i muazzama   f. Büyük devletler. Düvel-i muazzama-i İslâmiyye gibi.
düvel-i müttefika   f. İttifak etmiş, birlik olmuş, birleşmiş devletler.
düvelî   (Düveliyye) Devletlerle alâkalı.
düvuk   Ahmaklık, hamâkat.
düvvac   Hâkimlerin giydiği bol kaftan. * Yorgan. * Tac.
düvvame   Çocukların çevirerek oynadığı bir fırıldak.
düyun   (Deyn. C.) Borçlar.
düyunat   (Düyun. C.) Borçlar.
duz   f. Dikici, diken, dikmiş.
duzah   f. Cehennem. Tamu. * Mc: Keder. Külfet.
duzah-mekân   f. Makamı Cehennem olan kâfir, münâfık.
duzahî   f. Cehennem'e mahsus, cehennemî, zebani.
düzd   (C.: Düzdân) f. Sârık, hırsız.
düzdan   (Düzd. C.) f. Hırsızlar, sürrak.
düzdâne   f. Hırsız gibi, hırsıza yakışır şekilde, hırsızca.
düzdî   f. Hırsızlık, sirkat.
düzeç   (Uydurma bir kelimedir.) (Bak: Tesviye âleti)
düzenbaz   Hile yapan, aldatıcı.
duzene   f. Sivrisinek, arı gibi haşeratın iğnesi.
düzine   On iki parçadan ibaret takım.
düzlem   (Uydurma bir kelimedir.) (Bak: Müstevi)
düztaban   t. Tıb: Ayak tabanı düz olan kimse. Böyle kişiler çabuk yorulurlar ve hızlı yürüyemezler.
e'ba   Yükler, hamuleler, çuvallar.
e'cam   (Acem. C.) Arab olmayanlar. Güzel arabi bilmeyenler. Güzel ve fasih konuşamıyanlar. * Acemiler.
e'cube   (Bak: U'cube)
e'rac   Anadan doğma topal, aksak.
e'vam   (Bak: A'vam)
e'zar   Özürler. Kusurlar. Bahaneler.
eâcib   (U'cube. C.) Çok tuhaf ve acaib, şaşılacak şeyler.
eacim   (Acem. C.) Yabancılar, Arap olmayanlar. İranlılar.
eadi   (Adüv. C.) Düşmanlar. Hasımlar.
eali   (A'lâ. C.) İtibarı ve şerefi yüksek zâtlar. İyiler. Günahtan sakınan temiz ve sâlih amel sâhibi kimseler.
eamm   Pek şumullü, daha umumi ve geniş.
earib   (A'rabî. C.) Çölde yaşayan, göçebe Arablar.
eariz   (Aruz. C.) Aruzlar, şiir vezinlerinden bahseden ses kalıpları. Şiirde beytin birinci mısraının son kısımları.
earr   Hörgücü küçük deve.
easir   (İ'sâr. C.) Şiddetli fırtınalar, kasırgalar.
eâzim   (A'zam. C.) İleri gelen büyükler. Büyük adamlar.
eazz   Galip. * Daha aziz, daha şerefli, en şerefli, azizler.
eb   (Ebâ, Ebu, Ebi) Baba, peder. Ced.
eb'ad   Çok uzak, en uzak, daha uzak.
eb'âd   (Bu'd. C.) Mesafeler, uzaklıklar.
ebab   Bir yere gitmek için hazır olmak.
ebabil   Dağ kırlangıcı. Kuş sürüsü. Sürüler, bölükler.
ebadid   Müteferrik, dağınık.
ebaet   (C.: Abâ) Kamışlık yer. * Kamış.
ebahh   Sesi kısık olan kimse. Avazı tutkun kişi. (Müe: Buhhâ)
ebahir   Kuş kanadının üçüncü mertebede olan yelekleri.
ebaid   (Eb'ad. C.) Yakın olmayan (hısım ve akraba.) * En uzak yerler.
ebalis   (Ebâlise) (İblis. C.) İblisler, şeytanlar.
ebarik   Balçıklı, kumlu yer. * (Ebrak. C.) Alaca atlar. ◊ (İbrik. C.) Su kapları, ibrikler.
ebatih   (Ebtah. C.) Kumlu dereler ve ırmaklar.
ebatil   (Ubtule. C.) Beyhude, bâtıl, hurâfe, mantıksız, hakikatsız şeyler. ◊ Böğürler, yanlar.
ebazer   (Bak: Ebu Zerr-i Gıffarî)
ebazir   (Ebzâr. C.) Yemeklere katılan baharatlar, kurumuş kekikler.
ebb   (C.: Abâb) Kuru ot. Taze ot. * Mer'a, otlak, çayır. * Kavga etmek veya bir yerden gitmek için hazırlanmak.
ebbal   Deve çobanı.
ebbale   Bir yüklük odun. * Bir kısım halk. Cemaat. Cemiyet.
ebbar   İğneci. İğne yapan veya satan kimse.
ebbaz   Kaçma, ürkme. * Sıçrayıp atlayan karınca.
ebced   Arabça Eski Sâmi alfabesindeki harf sırasının sayı değerine göre tertiplenmesinden meydana gelen birinci kelime. Bu tertip İbrâni ve Süryâni Alfabesindeki harfleri içine alır. İbâredeki More…
ebcedhan   f. Ebced okuyan. Mektebe yeni başlayan, acemi.
ebcel   Cüssesi büyük olan iri yapılı adam. * Atta ve devede bulunan bir damar. (İnsanda o damara, 'ırk-ı ekhal' derler.)
ebda'   (Bedi'. den) En bedi. Ziyade bedi' ve güzel. Daha çok dikkati çeken.
ebdal   (Bedil veya Bedel. C.) Evliyâdan, ziyâde nuraniyyet kazanmış olanlar.
ebdan   f. Kavim, aşiret, kabile. * Şayeste, lâyık, münâsib, muvafık, uygun. ◊ (Beden. C.) Bedenler. Tenler.
ebecc   Patlak gözlü adam.
ebed   Ebedîlik. Zevalsizlik. Sonu olmamak.
ebedd   Gövdeli, iri cüsseli kimse. İki uyluğunun arası geniş ve etli olan kimse.
ebeden   (Ebedâ) Devamlı olarak. Kat'â ve aslâ. Hiçbir vakit.
ebedgâh   f. Kabir, mezar.
ebedhane   f. Kabir, mezar.
ebedî   Sonsuza ve ebediyete âit. Ebediyete dâir ve müteallik.
ebediyyen   Ebedî olarak, ilel-ebed. * Hiç bir vakit, hiç bir zaman.
ebelet   Çok yemekten gelen ağırlık, hazımsızlık.
eben   Töhmetli, kabahatli kişi. * Adâvet, düşmanlık.
eber   Hurmanın budaklanması ve ıslah edilmesi. * Akrep sokması.
eberr   Çok faziletli, şerefli. Çok sâdık ve dindar. Çok iyilik sever. * Şenlikten uzak, bedevi.
ebes   Çok süt içmekten dolayı midede ve karında meydana gelen şiş. 
ebeveyn   Ana ile baba. (Eb ile ümm.)
ebgaz   Çok fazla buğzedilen, hiç sevilmeyen, nefret edilen.
ebh   Unutulan şeyi hatırlatmak.
ebhak   Bir gözlü.
ebhal   (Buhl. den) En hasis, çok cimri, daha tamahkâr. * Büyük gözlü.
ebhar   Nefesi ve ağzı fena kokan adam.
ebhâr   (Bahr. C.) Bahirler, deryalar, denizler.
ebhas   Gözlerinin üstünde veya altında bir miktar yumruca et parçası olan kişi.
ebhekan   Kuzu kulağı adı verilen ot.
ebhel   Ardıç ağacının yemişi. * Ardıç ağacının bir nevi
ebhem   Söz söylemeye muktedir olmayan. Konuşmaya iktidarı bulunmayan adam.
ebher   En bâhir, en âşikâr. En parlak, daha çok zâhir. * Temiz kanı yürekten bedene dağıtan büyük bir damar.
ebhire   (Buhâr. C.) Dumanlar, buğular.
ebhur   (Ebhar) (Bahr. C.) Denizler, bahrlar. ◊ (Bahur. C.) Buharlar. Buğular.
ebi   (Bak: Ebu)
ebib   İri taneli yağmur.
ebih   Yüzünden örtüyü kaldırmayan tesettürlü kadın.
ebil   Devenin hâllerinden anlıyan kimse. ◊ Nasârâ rahibi ve ekâbiri.
ebiye   İmtinâ edici, çekinen kadın.
ebka   Ağlattı (mânasında mâzi fiili. Bak: İbkâ)
ebka'   Alaca karga.
ebkâr   (Bikr. C.) Bekârlar. * Mc: Evvelce kimsenin söylemediği sözler.
ebkem   (Bükm. den) Dilsiz. Konuşamıyan.
ebkem ü lâl   Cevapsız bırakmak. Susmak. Dilsiz gibi sükût etmek.
ebkemî   f. Dilsizlik, dili olmamak.
ebkemiyet   Dilsizlik. Konuşamamazlık.
eblad   Eser.
eblağ   En beliğ. Daha beliğ. Daha fasih. Çok beliğ.
eblak   Rengârenk. * Alaca bulaca. * Alacalı at.
eblak-süvar   f. Alaca ata binmiş kişi. * Mc: Savaşçı, cenkçi yiğit.
eblec   Açık kaşlı. * Mc: Nurlu, parlak, vuzuhlu.
ebled   Ebleh, ahmak, bön. Söylenilen şeylere aklı hemen taalluk etmeyen kimse. * Açık kaşlı. * Şişman gövdeli kişi.
ebleh   Ahmak. Bön. Budala.
eblehâne   f. Ahmakçasına. Eblehçesine.
eblehî   f. Ahmaklık, saflık, bönlük.
eblehiyyet   Ahmaklık, eblehlik, bönlük, salaklık, saflık, kalın kafalılık.
eblek   f. Alacalı renk.
eblem   Kalın dudaklı adam.
eblim   Bal, asel.
ebluç   f. Ezilmiş tozşekeri. Nebat şekeri.
ebluk   f. Münafık, iki yüzlü adam. * Şarlatan.
ebnâ   (İbn. C.) Oğullar. Çocuklar. Veledler. Ferzendeler.
ebniye   (Bina. C.) Binalar. Yapılar.
ebr   Ürkmek. Kaçmak. ◊ f. Bulut.
ebrac   Burçlar, kaleler.
ebrah   Zor olmak, güç olmak.
ebrak   Fazlaca parıltılı. * Taşlı, kumlu, balçıklı yer. * Alaca renkli at. * İki renkli lekeli bir şey.
ebrâr   (Berr. C.) Özü sözü doğru olanlar, hamiyetliler. Sâdıklar. İyiler.
ebras   İnsanın rengini degiştiren alaca ve miskin eden çok fena bir maddi hastalık ismi.
ebrec   Gözünün akı çok olan güzel gözlü kimse.
ebred   (Berd. den) Çok soğuk.
ebrek   En bereketli.
ebrencen   f. Bilezik. Kadınların kollarına taktıkları altından mâmul zinet eşyası.
ebreş   Alaca benekli at. * Kırmızı ve beyazdan meydana gelen alaca renk.
ebresim   İbrişim.
ebresimî   İbrişimci.
ebric   Yayık adı verilen ve yoğurttan yağ çıkarılan nesne.
ebrkâr   f. Şaşkın, sersem, ne yapacağını bilmeyen adam.
ebru   f. Kaş. * Bir nevi dalgalı kumaş ve kâgıt ismi.
ebruferah   f. Güler yüzlü.
ebruvân   f. Kaşlar.
ebs   Sütü çok içmekten dolayı karnı şişmek.
ebsar   (Basar. C.) Gözler. Dikkat sahipleri. Görücüler.
ebtah   (C.: Ebâtih) Kumlu ırmak ve dere.
ebtal   (C.: Ebâtil) İnsanın böğrü. * En boş. Boşuboşuna. Çok bâtıl. ◊ (Battâl. C.) Yiğitler, cesurlar, döğüşken erler.
ebter   Kuyruğu kesik hayvan. * Sonunda oğlu ve kızı kalmayan insan. * Ölümünden sonra adı hatırlanıp anılacak hayrı ve ihsanı kalmayan kişi. * Eksik, tamamlanmamış.
ebtine   (Bâtın. C.) Çukur yer, kuytu yer.
ebu   Peder, baba, ata, eb.
ebu ca'fer   Sinek.
ebu cabir   Ekmek.
ebu cemil   Tere otu.
ebu davud   (Bak: Kütüb-ü Sitte)
ebu eyyub   Deve, cemel.
ebu halid   Köpek, kelb. * Canavar.
ebu hanife   (Bak: İmam-ı A'zam)
ebu humeyd   Ayı denilen canavar.
ebu ikrime   Güvercin kuşu.
ebu kalemun   Bir nevi kumaş ki, göze türlü türlü görünür. Bâzıları 'gülistân-ı kemhâ' derler.
ebu kays   Çakal.
ebu nafi'   Sirke.
ebu sabir   Tuz, milh.
ebu süfyan   (Mil: 597 - 653) Kureyş kabilesinin bir kolu olan Beni Ümeyyenin Reisi ve Hz. Muâviyenin (R.A.) babası.
ebu süleyman   Horoz.
ebu za'fel   Fil.
ebu ziyad   Eşek, hımar.
ebu zübab   Fâre.
ebu zür'a   Domuz, hınzır.
ebuk   Kaçmış köle.
ebûü   İkrar ederim, sığınırım, itiraf ederim, tövbe ederim mânasına fiildir.
ebva'   Medine-i Münevvere'ye bağlı olup, Mekke-i Mükerreme yolunda bir köyün adıdır. Medine'ye yirmiüç mil uzaklıktadır. Köyün üstünde dik ve kuru bir dağın adı da Ebvâ'dır. Bu köy More…
ebvâb   (Bab. C.) Kapılar. * Kısımlar. Bahisler. Parçalar.
ebyan   Cömert, eli açık, muhtaçlara ve yoksullara yardım eden kimse. * Yemekten tiksinen kişi.
ebyat   (Beyt. C.) Beyitler. İki mısradan müteşekkil kısımlar.
ebyaz   Beyaz. Akça. Parlak. Daha parlak. Sefid olan.
ebz   Ürkme, korkma. Kaçma, kaçış. * Aniden, birdenbire ölmek.
ebza   Göğsü çıkık.
ebzah   Göğsü çıkık.
ebzar   (Bezr. C.) Yemeklere konulan baharat.
ebzer   Üst dudağında sarkık derisi olan.
ebzün   Küvet, banyo. * İçinde yıkanılabilinen küçük havuz.
ecahil   (Echel. C.) En cahil, daha bilgisiz olanlar.
ecamire   Taifeler, kabileler, kavimler.
ecanib   (Ecnebi. C.) Ecnebiler. Yabancılar.
ecbe   Alnı geniş olan adam.
ecc   (C.: İcâc) Devekuşu seğirtmek.
ecce   (C.: İcâc) Sıcak fazla olmak. * Karışmak.
ecda'   Burnu kesik olan kimse. * Kulağı, eli ve dudağı kesik kimse.
ecdad   (Cedd. C.) Dedeler. Babalar. Büyük babalar.
ecdas   (Cedes. C.) Kabirler. Mezarlar.
ecdel   (C.: Ecâdil) Çakır doğan kuşu.
ecder   (Cedir. den) Daha büyük. Pek münasib.
ecebe   Büyük alınlı. Alnı geniş olan kimse.
ecel   Her mahlukun ve canlının Allah tarafından takdir edilen ölüm vakti. Âhirete göç etmek. * İleride olacağı şüphesiz olan. * Allah'ın takdir ettiği ömür.
ecel-i müsemma   f. Muayyen bir zamana kadar, Allah'ın takdir ettiği ölüm.
eceliyyet   Sonradan vukuu şüphesiz olan hâdise.
ecell   (Celil. den.) Çok güzel. çok büyük. En üstün. Çok celil. ◊ Evet, neam, belî.
ecem   (C.: Acâm) Çok fazla sıcak.
eceme   (C.: Acâm-Ecemât - Ecem-Ücüm) Meşelik. * Kamışlık.
ecemm   Mızraksız adam. * Boynuzsuz koyun. * Etli kemik. * Bacasız ev.
ecen   Suyun tadı ve rengi değişik olmak.
ecerran   İns ve cinn.
eceşş   Gür sesli.
ecfan   (Cefn. C.) Göz kapakları. * Asma çubukları. * Kirpikler.
echam   Gözü büyük ve kırmızı olan. * (Müe: Cahmâ)
echel   Çok câhil. Çok bilgisiz. En câhil.
echeliyyet   Çok bilgisizlik. Çok câhil oluş.
ecic   Ateş parlaması.
ecil   İşini geriye bırakan, geciktiren. * Geciktirilen, geriye bırakılan şey. * Bir yerde birikip toplanmış su.
ecille   (Celil. C.) Fazilet, ilim ve rütbe itibariyle daha yüksek olanlar. Büyükler.
ecim   Bir şeye çok devam etmekten usanç gelme. * Suyun necis olup bozulması. * Birini istemediği hâle koymak.
ecinne   (Cenin C.) Ceninler. Ana karnındaki çocuklar.
ecinnî   Cin taifesinden bir fert. (Bak: Cinn)
ecir   Ücretle çalışan, nefsini kiraya veren. Gündelikçi. ◊ (Bak: Ecr)
ecirlik   t. Ücretle çalışma, hizmetkârlık.
ecirnâ   (İcâret. den) Bizi hıfzeyle, muhafaza eyle (meâlinde.)
ecirni   (İcâret. den) Beni hıfzeyle, beni koru (meâlinde).
ecl   İllet, sebeb, cihet. İçin, dolayı... den. Arabçada 'Li' ilâve ederek kullanılır. Meselâ: Li-eclillâh  - Allah için, Allah rızası için.
ecla   Pek âşikâr, pek belli. Pek parlak, ziyade güzel. * Başında kıl bitmeyen kel.
ecla'   Dudakları kısa olup dişlerini tamamen örtmeyen.
eclad   (Cild. C.) Hayvan derileri.
eclah   Devenin veya üstü düz olan arabaların üzerlerine yapılan ufak kulübe. * Başı kel olan adam.
eclec   Yumru ve geniş alınlı.
eclef   (Cilf. den) Çok edepsiz, pek hayasız.
eclel   Ulu ve büyük kimse. * Azam.
ecliyet   Cihetiyet, sebebiyet. Sebeb oluş.
ecma   Üstü açık ev.
ecma'   En toplu. Birikmiş. Ziyade birleşmiş.
ecmain   Hepsi, cümlesi.
ecmal   (Cemel. C.) Develer. * Cümleler. * Yekünler.
ecmat  (Ecme. C.) Ormanlar, sık ağaçlı yerler.
ecme   (C.: Ücem-Ecmât) Orman, sık ağaçlı yer.
ecmel   (Cemil. den) Çok güzel, en yakışıklı. Daha güzel.
ecnab   (Cenb. C.) Yanlar. Yan taraflar.
ecnad   (Cünd. C.) Cündler, askerler, erler, neferler, taburlar.
ecnâs   (Cins. C.) Çeşitler, neviler, türler.
ecneb   Muti ve münkad olmayan. İtaatkâr olmayan. * Garib, yabancı, ecnebi. *Sert başlı at.
ecnebi   Yabancı. Garip. Alışmamış. Başka milletten olan.
ecnebiyyet   Ecnebilik, yabancılık, gariblik.
ecnef   Haktan, doğruluktan, adaletten uzaklaşan, ayrılan adam. * Beli eğri, kambur olan adam.
ecniha   (Cenah. C.) Kanatlar. Cenahlar. Taraflar.
ecr   (C.: Ücur) Bir iş, bir hizmet mukabilinde verilen şey. * Ahirete aid mükâfat, hayır ceza. * Ücret, mukabil, karşılık. Sevab. * Tıb: Kırılan bir uzvun sarılması.
ecra'   (C.: Ecâri) Bir şey yetişmeyen kumlu yer.
ecram   (Cirm. C.) Ruhsuz büyük varlıklar. Cirmler. Yıldızlar.
ecras   (Ceres. C.) Büyük çıngıraklar, çanlar.
ecreb   Uyuz hayvan veya insan.
ecred   Tüysüz adam, köse. Genç. * Çorak, otsuz yer. Bir şey yetişmeyen arazi. * Tüyü yumuşak ve kısa olan at.
ecribe   (Cirâb. C.) Dağarcıklar, meşin veya bezden yapılmış olan çantalar.
ecsad   (Cesed. C.) Cesedler. Cisimler. Tenler. Vücudlar.
ecsam   (Cisim. C.) Cisimler.
ecsel   Karnı büyük olan kişi.
ecsem   Cesim, pek iri, gövdesi büyük olan. İri yarı kişi.
ecuc   Işık veren, parlayan. Parlak nesne. * Suyun tuzlu ve acı olması.
ecüme   Havuz.
ecvad   (Cevad. C.) Sahiler. Cömertler. Eli açıklar.
ecvaf   (Cevf. C.) İçler. Kovuklar.
ecved   En cömert. En sahi. Daha iyi.
ecvef   Ortası boş. Kof. * Mc: Boş kafalı. Çok cahil. * Gr: Ortasında harf-i illet sayılan elif, vav, yâ harfleri bulunan fiil kökü.
ecvibe   (Cevab. C.) Cevaplar.
ecyad   (Cîd. C.) Uzun boyunlar.
ecyaf   (Cife. C.) Kokmuş etler. Cifeler.
ecyal   (Cîl. C.) Soylar. Tâifeler. Kavimler. Nesiller.
ecyed   Uzun boyunlu (adam.)
ecyem   Gözü büyük ve kırmızı olan. (Müe: Ceymâ)
eczâ   (Cüz. C.) Eczacılıkta kullanılan çeşitli maddeler. * Ciltlenmemiş kitab ve saire. * Cüz'ler, parçalar, kısımlar. * Bir kimyevi terkible vücuda gelip yanma hassası gibi böyle bir kuvvet More…
eczahane   f. Eczacı dükkanı. Ecza dolabı. İlaç satılan mağaza.
eczal   (Cizl. C.) Ağaç kökleri, tomrukları.
eczeb   Suyu geçirmeyen sağlam zemin.
eczem   (Cüzâm. dan) Cüzamlı, miskinlik illetine uğramış olan. * Parmakları veya eli kesik olan adam. ◊ Burnu kesilmiş.
ed'ac   Gözleri kara renkte ve büyükçe olan. * Pek siyah şey.
ed'iye   (Duâ. C.) Duâlar.
edâ'   Yerine getirmek. Ödemek. Borcunu vermek. Vazifesini yapmak. * Tarz. Üslub. * Şive. * Tekebbür. * Fık: Namazı vaktinde kılmağa 'Eda' ve vakit geçtikten sonra kılınan namaza da More…
edakk   En dakik, pek ince, çok mühim.
edall   (Bak: Adall)
edâmallah   Allah (C.C.) dâimî eylesin (mealinde duâ.)
edani   (Ednâ. C.) Ednâlar, en deniler, en alçaklar. Alçak, pek bayağı ve aşağılık kimseler.
edat   Sebep. Âlet. Avadanlık. * Gr: Kendi başına mâna ifade etmeyip, kelime veya fiillerle birlikte mâna ifade eden kelime veya harf. İsim ile fiilden gayri kelime.
edb   Ziyafet verip, halka yemek yedirmek.
edbar   (Dübür ve Dübr. C.) Ard ve arka taraflar. Herhangi bir şeyin sonları ve akibetleri.
edbes   Rengi ne kızıl, ne siyah olan hayvan.
edd   (C.: Üdüd) Kuvvet. * Yetişmek. * Ric'at etmek.
eddai   Mâlum bir duâcı. Duâcınız. Hayrınızı isteyen meâlinde imza yerine yazılan bir tâbir.
edeb   'Terbiye. Kavlen, fiilen insanlara lütuf ile muamele etmek. Güzel ahlâk. Usluluk. Hayâ. * Ist: Sünnet-i Resul'e (A.S.M.) uygun hareket etmek. * Utanılacak şeylerden insanı koruyan.
edebî   Edebe dâir. Güzel söylenmiş yazı. Edebiyata âit. Ehl-i edebe, terbiyeli, ahlâklı ve edebli olanlara dâir ve edebe mensup ve müteallik.
edebiyat   Düşünce, duygu veya herhangi bir hakikatı veya herhangi bir fikri yazı veya sözle, manzum veya nesir halinde güzel şekilde ifâde san'atı. Bu san'atla uğraşan ilim kolu. * Edebiyata More…
edebiyat yapmak   Mc: Güzel ve uzun uzun sözlerle mevzu dışına çıkarak konuşmak.
edebiyyun   Edebiyatçılar. Edebiyatla uğraşanlar.
edeme   Derinin iç yüzü. (Dış yüzüne 'beşere' derler.)
edevat   (Edat. C.) Aletler. Takımlar, parçalar. * Gr. Fiil veya isimlere eklenen küçük kelime veya harfler. Edatlar.
edeyan   f. Çok koşan hayvan.
edfa   (Edfâk) Beli kamburlaşıp bükülmüş kimse. * Uzun boynuzlu keçi. * Kanadı uzun kuş.
edfer   İğrenilen, tiksinilen, nefret edilen şey.
edgam   Yüzü ve dudaklarının etrafı siyah olup, sâir bedeni başka renk olan at.
edhak   Daha uzak, daha ırak.
edhan   (Dühn. C.) Sürülecek güzel kokulu yağlar.
edhar   Eb'ad ve erzel kimse.
edhem   (C.: Dühem-Edâhim) Karayağız at.
edhine   (Duhân. C.) Duhanlar, dumanlar, sisler. * Tütünler.
edi   Küçük ve şerir (adam). * Küçük kap.
edib   Edebiyatçı. Güzel ve san'atlı söz söyleyen veya yazan. * Edebli, terbiyeli.
edibâne   f. Edibe yakışır, terbiyeli bir surette. Edebiyatçı gibi.
edille   (Delil. C.) Deliller, işaretler. Alâmetler. Rehberler. İsbat vasıtaları.
edim   Sahtiyan, tabaklanmış deri. * Satıh, yüz, zemin.
edimme   Derinin ikinci tabakası.
ediyye   Az, kalil.
edken   Bulanık, * Rengi siyaha yakın olan.
edlem   Karayağız, siyah adam. * Kara eşek. * Uzun yanaklı. * Uzun boylu.
edm   Üns tutmak. * İttifak etmek, birleşmek. * Islâh etmek.
edmas   'Kaşlarının üç kısmı ince ve dipleri kalın; başının kılları ise az olan kimse.'
edmen   f. Hâlis ve katıksız misk.
edmiga   (Dimağ. C.) Beyinler, dimağlar.
edmu'   Göz yaşları. Aberat.
edna   Pek aşağı, en alçak. Pek az, pek cüz'i. * Çok yakın.
ednanî   (Denâvet. den) Beni yaklaştırdı (meâlindedir.)
ednas   (Denes. C.) Pislikler, necisler, kirler. * En aşağılar, âdi ve bayağı kişiler.
ednef   Burnu kısa olan adam.
ednik   Çengel.
edra'   Vücudu beyaz, başı siyah olan at. * Hecin.
edred   Dişsiz, dişi çıkmamış veya dökülmüş kimse.
edrem   Topukları etli kimse (ki, topuğu etten belli olmaz.) * Dişleri dökük adam. * Düz şey. ◊ f. Eğerin altına konulan keçe.
edreng   f. Sıkıntı, içdarlığı. Musibet, belâ, felâket, âfet.
edsak   Ağzı büyük olan adam.
edsem   Çok yağlı (şey.)
edser   Gaflette bulunan, gafil adam.
edv   Aldatmak, hud'a.
edva   (Da'. C.) İlletler, hastalıklar.
edvar   (Devr. C.) Devirler, zamanlar.
edvek   Devenin, misvak ağacını yemesi. * Bir yerde sâkin olmak. * Yaranın veremi sakin olmak.
edveş   Gözü dumanlı adam.
edviye   (Devâ. C.) İlâçlar, devâlar.
edyak   (Dîk. C.) Dîkler, horozlar.
edyan   (Din. C.) Dinler.
edyar   (Deyr. C.) Manastırlar, kilisler. Hıristiyanların ibadethâneleri.
ef'a   Engerek yılanı. * Mc: Fena huylu, tabiatı kötü olan adam.
ef'âl   (Fiil. C.) Fiiller, işler, ameller.
ef'ide   (Fuâd. C.) Kalbler. Gönüller.
efadil   (Efâzıl) Faziletliler, iyiliksever ve temiz kimseler.
efahim   (Efhâm. C.) Büyük zatlar. Pek büyük, muhterem kimseler.
efahis   (Ufhus. C.) Taşların aralarında veya kayalıkta bulunan kuş yuvaları.
efai   (Ef'a. C.) Engerek yılanları.
efaik   (Efike. C.) Yalanlar, dolanlar, düzme sözler. İftiralar.
efaim   Vâsi olmak, geniş olmak, bol olmak.
efakil   (Efkel. C.) Titrekler, titreyenler.
efanin   (Üfnûn. C.) Değişiklikler. * İşler, şartlar, hâller. * Sarmaşık gibi birbirine sarılmış sık ağaç dalları.
efarit   (İfrit. C.) İfrit gibi, ifrite benzer adamlar. Hilekârlar, kurnazlar, cüretliler. * Pek hain cinler. * Şeytanlar, iblisler.
efatih   Mantar ve ona benzer bitkiler.
efavic   (Efvâc. C.) Bölükler, takımlar, kısımlar.
efavik   (Fuvâk. C.) Hıçkırıklar.
efaviye   Yemeklere konulan kokulu baharat.
efayik   (Efike. C.) Uydurma, düzme, asılsız, yalan sözler. İftiralar.
efâzil   (Efdal. C.) Fâzıllar, faziletliler. Mümtaz ve çok bilgili kimseler.
efda'   Eli ve ayağı eğrilmiş.
efdah   (Fadih. den) Çok rezil, daha rezil.
efdal   (Fazl. C.) Ziyadeler, fazlalar, çoklar. * İhsanlar, ikramlar, iyilikler, meziyetler, hünerler. ◊ Daha faziletli, daha lâyık, daha iyi.
efdalan   Emn ile adâlet.
efdaliyet   Faziletçe üstünlük. Fazileti, iyiliği ziyâde olmak.
efder   (Evder) f. Amca. Babanın erkek kardeşleri. * Yeğen. Amca, hala, teyze çocukları.
efek   Sarfetmek, harcamak.
efekk   Zayıflıktan dolayı omuzu mafsaldan ayrılmış olan kimse.
efektif   Fr. Nakit para, elde bulunan para.
efell   Güdük kılıç.
efendi   (Rumcadan) Sahib, mâlik, mevlâ. Ağa. Şer'î hâkim, kadı, molla.
eferr   Çok koşan, pek çok kaçan.
effaf   Çok of! çeken. Sıkıntılı, muztarib ve kederli kimse. Elemli, gamlı, tasalı adam.
effak   (İfk. den) Çok iftira eden, çok yalan isnad eden kişi. ◊ Ticaret için bütün dünyayı dolaşıp gezen tüccar adam.
efgan   f. Acı ile bağırıp çağırmalar. Feryatlar ve istimdat.
efgar   (Figâr) f. Yaralı, kötürüm, sakat, cerih.
efgen   (Figen) f. Düşüren, yere atan, yıkan, yere atıcı, düşürücü, yıkıcı.
efgende   f. Yere atılmış, düşürülmüş. Yıkılmış, yıkık. Bozulmuş, tahrib edilmiş. * Biçare, zavallı, düşkün.
efham   (Fahim. den) Çok büyük, pek büyük. ◊ Anlayışlar, zihinler, anlamalar.
efhas   (Fahs. C.) Her şeyin içleri, boşlukları.
efhaz   (Fahz. C.) Akrabalar, yakın hısımlar.
efhem   Anlayışlı, kolay anlayan.
efid   (Eftid) f. Medhedici, öven, sena eden. * Hayret edilecek, şaşılacak, taaccüb edilecek şey.
efih   Bir adamın beynine vurmak.
efik   Dibâgatı tamam olmamış deri.
efika   Fenâ, hoş olmayan, çirkin ve kötü şey.
efike   (C.: Efâik) Yalan, dolan, iftira.
efil(e)   (C. Afâl-Efâil) Genç küçük deve.
efin   Çürük ceviz. * Zayıf fikirli ahmak kimse.
efjûl   f. Kandırma. * Kışkırtma, tahrik etme. * Dağınık, perâkende.
efk   (Ufuk) Yalan söyleme. * Kaçmak. Bir işten sapmak. ◊ Çok fazla atâ ve ihsan etmek. * Gitmek, zehab.
efkam   Eğri.
efkar   Pek fakir, çok fakir.
efkâr   (Fikir. C.) Fikirler. Düşünceler.
efkel   (C.: Efâkil) Titremek.
efl   Gurub etmek, batmak.
eflah   Çok felah bulan, kurtulan, selâmete çıkan. Taleb ettiği şeye, arzusuna vasıl olan.
eflak   Osmanlı İmparatorluğu zamanında, Romanya'yı meydana getiren asıl ülke
eflâk   (Felek. C.) Felekler, gökler. Dünyalar, âlemler. Asumanlar.
eflatun   Plâton. (M.Ö. 429 - 347) Aristo'nun üstadı, Sokrat'ın talebesi, eski Yunan filozofudur.
eflatunî   Leylakî ile ergüvanî arasında, hafif mor karışık renk.
eflatuniye   Eflâtuna göre olan felsefe, düşünüş (Plâtonizm). Çok ileri veya parlak devir.
eflec   (Felc. den) Seyrek, sık olmayan diş. Bazıları dökülmüş olan diş. * Geniş omuzlu, kollarının arası açık olan adam. * Nüzul hastalığına tutulmuş olan kimse.
efles   Çok müflis, iflâs etmiş, züğürt.
eflud   Yetişkin, gürbüz (çocuk).
efn   Noksan etmek. İçmek. * Sağmak. * Davarın sütü az olmak.
efnad   (Fened. C.) Bunaklar, yaşlarının ilerlemesinden bunamış olanlar.
efnan   (Fen. C.) Neviler, çeşitler. * (Fenen. den) İnce dallar. * Üslublar, şubeler.
efniye   (Finâ. C.) Avlular.
efra'   İşi gücü olmayan adam. Boş dolaşan kişi. * Kuruntulu, vesveseli adam. * Başının saçı tamam olan kimse. (Müe: Für'â)
efrad   (Ferd. C.) Fertler. Askerler.
efrah   Ferahlamalar. İç açılmaları. Sevinmeler.
efrahte   f. Yukarı kaldırılmış, yükseltilmiş, yükselmiş.
efrak   Ayrılmış. * Çatal ibikli horoz.
efran   Neş'eli, keyifli, sevinçli olan kimse. Mesrur.
efras   (Fers. C.) Atlar. Beygirler.
efraşte   f. Yükseltilmiş, yukarı kaldırılmış.
efraz   f. Kaldırma. Yükseltme. Yüksek. Yukarı. Bülend.
efrenc   (Fr. Franc. dan) Bu kelime, Ortaçağda teşekkül ederek, o sıralarda Frankların ve bilhassa Charlemagne'in hükmü altında bulunanlara ve zamanla genişleyerek bütün Avrupalılara denmiştir. More…
efrend   f. Debdebe, gösteriş, süs, bezek.
efrez   Arkası kambur gibi olan (adam.)
efrug   f. şu'le, nur, ziya, ışık.
efruhte   f. Şu'lelenmiş, parlamış, ziyalanmış, nurlanmış, ışıklanmış, aydınlanmış. * Yanmış, tutuşmuş.
efruşe   f. Un helvası.
efruz   f. (Efruhten: Tutuşturmak, ziyalandırmak mastarının emir kökü) Şule. Aydınlatıcı. Parıltı.
efsa   f. Sihirbaz. Efsuncu. İnsanı teshir edici.
efsah   Daha fasih. En fasih. Pek çok güzel ifade.
efsak   En fâsık, çok edepsiz.
efsal   (Fesl. C.) Alçak, âdi ve aşağılık kişiler.
efşal   (Feşil. C.) Korkaklar, cesaretsizler.
efşan   f. Dağıtan, saçan, serpen.
efsane   Masal. Uydurulmuş yalan hikâye.
efsane-cuyî   f. Masal, efsane arayıcılık.
efsane-perdaz   f. Hikâye yazan, masal uyduran, meddah, romancı.
efsar   f. Yular.
efşar   f. Çimdikleme. * Sıkılmış, sıkma (meyve suyu gibi.)
efşe   f. Bulgur.
efsed   Pek fena, çok bozuk, fazlaca kötü.
efser   f. Tâc. Padişah tâcı.
efsun   f. Sihir, büyü, üfürük. Sihirbazların tuzağı. Hile ile yapılan kötü işler.
efsunger   f. Büyücü, sihir yapan. Efsun yapan kimse.
efsürde   f. Soluk, donmuş, hissizleşmiş.
efşürde   f. Sıkılmış, posası çıkartılmış (şey.)
efsürde-dil   f. Kalbi hissizleşmiş. Donuk gibi olmuş kalb.
efsürde-dimag   f. Beyni donmuş. * Mc: Kabiliyetsiz.
efsürde-mizac   f. Kanı soğuk, soğuk kanlı, mizâcı soğuk adam.
efşüre   f. Lübb, hülasa, öz, usâre.
efsus   f. Yazık! Hay! Eyvah! gibi bir teessür edatı.
eftah   Parmaklarının boğumu yassı ve yumuşak olan. * Tırnaklarının boğumları yumuşak olan kuş. ◊ Yassı burunlu.
eftan   f. Düşerek. Düşen.
eftar   (Fitr. C.) Baş ile şehâdet parmaklarının araları.
eftel   (C. Fütul) Ön ayaklarının arası geniş olan at.
efuk   Gezi ufanmış ok.
efur   Sıçrayıp seğirtme.
efvac   (Fevc. C.) Cemaatler, takımlar, kısımlar, bölükler, grublar.
efvaf   Nâzik, ince kumaşlar.
efvag   Ağzı büyük olan adam.
efvah   Menfezler, ağızlar, delikler. * Mc: Yemeğe lezzet için konan baharat.
efvahî   f. Avam sözü, halk kelâmı, ehemmiyetsiz.
efveh   Ağzı büyük ve ön dişleri uzun olan adam.
efvek   Yalancı, yalan söyleyen.
efyal   (Fil. C.) Filler.
efyun   f. Haşhaştan çıkarılan uyutucu madde. Afyon.
efyun-keş   f. Afyon kullanmaya alışmış olan. Afyon tiryakisi.
efza   f. (Sonlarına eklenen kelimelere) Artıran, çoğaltan mânasını verir. Meselâ: Hayret-efzâ  - Hayret verici, hayret artıran.
efza'   (Fezâ. C.) Korku ile bağırıp çağırmalar. ◊ Şiddetli, katı, eşed.
efzar   f. Ayakkabı, kundura. * Gemi yelkeni. * Yemeklere koku ve tad vermesi için konulan baharat. * San'atkârların kullandıkları san'at âletleri.
efzayiş   f. Artma, çoğalma, tezayüd, tekessür.
efzûd   f. Çoğalan, artan, tekessür eden, tezayüd eden.
efzun   f. Fazla, çok ziyade.
efzunî   f. Kesret, çokluk, fazlalık, ziyadelik.
efzunter   f. Daha fazla, daha çok.
egalit   (Uglute. C.) İnsanı yanıltacak hatalı sözler, yanlış kelâmlar.
egamm   Saçları yüzüne ve ensesine sarkan ve çok olan kimse.
egani   (Ugniyye. C.) Nağmeler, şarkılar, türküler, âhenkler.
egann   Sözü burnu içinden söyleyen, burnundan konuşan. * Otlu dere.
egare   f. Kandırma, kışkırtma, teşvik etme.
egarib   Firak anı, ayrılış zamanı. Savaş ânı.
egarr   Çok parlak ve kıymetli. Beyaz şey. * İşi güzel ve hatırlı olan kimse, aziz ve şerefli.
egbiya   (Gabi. den) Gabiler. Akılsızlar. Anlayışı kıt olanlar.
egdiye   (Gıdâ. C.) Gıdalar.
eğe   Maden vesaire yontmaya mahsus ince dişli âlet. Törpü.
eğerçi   (Eğerçend) f. ...ise de, her ne kadar, ...olsa da.
eglak   (Galak. C.) Kilitler, kilitli şeyler. Mc: Anlaşılması zor olan ifadeler.
eglal   (Gull. C.) Halkalar. Kelepçeler. Mahkemenin cezaya müstehak kılıp mahkum ettiği kimselerin boyun ve ayaklarına vurulan zincirler. * (Galel. C.) Ağaçlar arasında korulukta akan sular.
egleb   (Bak: Ağleb)
egmak   (Bak: A'mak)
egmis   (Gams. dan) Batır, daldır (meâlinde).
egnam   Koyunlar.
egniş   f. İnşa etme, bina yapma. Yapı meydana getirme.
egniya   (Gani. C.) Zenginler.
ego   Lât. Ben. Ene.
egoist   Bencil, hodpesent, hodbin, kendini beğenmiş, menfaatperest.
egoizm   Fr. Bencillik. Kendi menfaatını ön plâna alma. Her işi ve davranışta kendini düşünme. Bencillik, hem ahlâk, hem de dinde reddedilen kötü bir huydur. Bencillikten kurtulmanın çaresi, İslâm More…
egosantrizm   Fr. Pks: Benmerkezcilik. Zihnî gelişmenin ilk çocukluk safhası. Bebek büyüyüp kendi varlığı ile başka varlıkları ayırmaya başladığı zamanlarda kendine has bir düşünce tarzı ile düşünür. Sanki More…
egraz   (Garaz. C.) Garazlar.
egsan   (Bak: Ağsân)
egşiye   (Bak: Ağşiye)
egtaşa   Karartı.
egtiye   (Bak: Ağtiye)
egul   f. Hiddet ve öfke ile yan yan bakma.
egval   (Gul. C.) Büyük felâketler, âfetler, musibetler, belâlar. * şeytanlar. * Gulyabaniler.
egvar   (Gavr. C.) Dipler, çukurlar, kuyular. Sonlar, uçlar.
egzost   ing. İçten yanmalı motorlarda yanmış akaryakıt gazı. Bu gazın boşaltılması tertibatı.
ehabb   Çok sevgili. En sevgili.
ehacc   Pek katı, çok sert şey.
ehacî   (Uhcüvve. C.) Bilmeceler, bulmacalar, yanıltmacalar.
ehad   Bir. Tek. İnfiradla muttasıf sıfât-ı kâmileyi cami' olan. (Bak: Ehadiyyet)
ehadd   (Hadd. den) Çok keskin.
ehadid   (Bak: Ahadid)
ehadis   Hadisler. Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) sözleri, hareketleri ve emirlerini bildiren hakikatler. (Bak: Hadis)
ehadü hüma   Onlardan biri. Her ikisinden biri.
ehaff   Çok hafif.
ehakk   Daha haklı, pek haklı. Daha doğrusu. En hakiki.
ehali   (Ehl. C.) Bir memleket, şehir, kasaba köy veya semt veyahut da mahallede yerleşip oturanlar. * Avam, halk umum.
ehamm   Yakın. * Kara, esved.
ehann   Genzinden konuşan kimse, hımhım.
ehasin   Pek güzel, en güzel olan şeyler.
ehass   Daha hususi, daha yakın, daha hâlis. Hususi. Ziyade hâs.(Eamm'ın zıddıdır.) ◊ Daha uyanık. Daha hassas. ◊ En hasis. En bayağı. ◊ Saçı dökülmüş kişi.
ehatt   En ucuz, daha ucuz. * Daha cilâlı.
ehaveyn   İki kardeş.
ehbar   (Habr. C.) Âlimler. Yahudi âlimleri. * Sürurlu anlar.
ehdâb   (Hüdb. C.) Kirpikler.
ehdaf   (Hedef. C.) Hedefler, nişan alınan yerler. * Yüksek yerler. * Meramlar, talebler, arzular, istekler, gayeler, maksadlar, kasıtlar.
ehdak   (Bak: Ahdâk)
ehdam   İnce belli.
ehdeb   Kirpikleri sık ve uzun olan adam.
ehder   Sarkık dudaklı.
ehemm   Çok mühim olma, daha mühim. Çok kıymetli, çok lüzumlu.
ehemmiyet   Mühim olma, ağırlık, değerlilik, dikkate değer olma, dikkat ve ihtimam, kıymet, nazar-ı dikkati çekme.
ehevat   (Uht. C.) Kız kardeşler. * Kadın arkadaşlar. * Benzer şeyler.
ehibba   (Habib. C.) Habibler, dostlar, sevgililer.
ehil   (Bak: Ehl)
ehilla   Dostlar, kardeşler. (Bak: Ahillâ)
ehille   (Hilâl. C.) Hilâller. Yeni hilâl şeklinde olanlar.
ehir   (Bak: Ahîr)
ehl   (Ehil) Yabancı olmayan, alışık olduğumuz. * Dost, sahip, mensup. Evlâd, iyal. Kavm, müteallikat. Usta, muktedir ve becerikli anlamıyla ehil ve ehliyet İslâmiyette önemli bir husustur. More…
ehl-i hak   f. İmân, İslâmiyet ve Hak yolunda olan. Hak mezhebde olan. Hakka, hakikata vâsıl olmuş olan.
ehl-i hâl   f. Hâlden anlayıp, duruma göre idâre eden kimse. İlâhi tecellilere ve mânevi feyze mazhar olan.
ehl-i hibre   f. Ehl-i vukuf. Bilirkişi. Meselenin künhüne vâkıf mütehassıs zât.
ehl-i ilhad   f. Doğru meslek ve dinden, Hak yolundan çıkıp bâtıl yola sapan, imansızlar, dinsizler.
ehl-i keşf   f. Perdeli olan ve zâhir hislerle bilinmeyen hakikatları, Cenab-ı Hak'kın lütf u ihsanı ile bilen veliler.
ehl-i rum   f. Osmanlı. Eskiden Anadolu'da yaşayanların bir ismi. Çünkü Osmanlılar Romalıların (Rumların) çok bulunduğu memleketlerini fethedip yerleştiler.
ehl-i salib   f. Bayrağında salib (haç) bulunanlar. Hristiyanlar. * Osmanlılardan 209 sene evvelki tarihte Haçlı Seferlerine katılan Hristiyan Ordusu.
ehl-i sekr   f. Aklı ile hareket edemeyip hissi ve zevki ile hareket eden, sarhoş. * Tas: İlâhî bir tecelli ile istiğrak halinde olanın kendinden geçmesi hali.
ehl-i sevahil   f. Sahilde, deniz veya göl kenarında yaşayanlar.
ehl-i şuhud   f. Kâinatta tevhid delillerini aynen seyreden, İlâhi ve gizli sırlarını Hakkın izni ile gören şuhud ehli. Veli. * Görecek derecede kat'i kanaat sâhibi olan enbiyâ ve evliyalar.
ehl-i sûk   f. Çarşı halkı, esnaf.
ehl-i sünnet   f. Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) söz ve hareketlerine şüphesiz, kat'i ve sağlam delillerle uyan. Sahabe ve onlara tâbi' olanların mezhebi ve o mezhepte olan. Bunların More…
ehleb   Kuyruğu kıllı olan at.
ehlen ve sehlen   Hoş geldiniz, safâ geldiniz (meâlinde söylenir.)
ehlî   Munis, alışık. Yabancı olmayan. Kendisi ile ünsiyet edilen.
ehliyyet   Yeterlik. Bir işin ehli olduğuna dâir vesika. İktidar. Liyâkat. İstihkak. Meharet ve mensubiyet.
ehlullah   Allah'a itaat edip, O'nun sevgisi ile O'na yaklaşmış olan Veli. Allah'ın sevgisine mazhar olan Evliya.
ehme   f. Eksik, nâkıs noksan. * Bulunuş.
ehname   f. Aşk, muhabbet, sevda. * Kendine çekidüzen verme.
ehram   Mısır'da Firavunların piramit şeklindeki mezarları.
ehramen   f. şeytan, iblis. * Dev.
ehras   Dilsiz. (Bak: Ahras)
ehre   Büyük ağızlı.
ehred   Yırtık şey. (Üstbaş hakkında kullanılır.)
ehriman   (Ehrimen, Ehremen) f. Ateşperestlerin şer ilâhının ismi. Bâtıl bir ilâh ismi.
ehsa   Şaşmış, şaşa kalmış, hayret etmiş ve taaccübüne gitmiş olan kimse.
ehşa   Karındaki iç uzuvlar. Karında olan.
ehsâs   (Hiss. C.) Hisler, duygular.
ehtat   Bir bölük cemaat.
ehtem   Ön dişi gedik olan.
ehun   f. Toprakta meydana gelen delik, yarık.
ehva   (Heva. C.) Nefsin istek ve arzuları. Muhabbetler. Hahişler. * Kasdetmek. * Atmak. ◊ (Havvâ. dan) Siyah. Kararmış olan.
ehval   (Hevl. C.) Korkular. Korkulacak hâller. Fenalıklar.
ehvar   f. Şaşkın, şaşırmış kimse. Alık, sersem adam.
ehvec   En muhtaç, pek muhtaç. (Bak: Ahvec) ◊ Uzun boylu ahmak adam.
ehvek   Ahmak kimse.
ehvel   Korkunç nesne.
ehven   Daha aşağı. Daha ucuz. Bayağı. Adi. * Zararı az olan. En zararsız.
ehveniyet   Ucuzluk, ehvenlik, daha hafif, daha zararsızlık.
ehver   f. Sevgili, mâşuk.
ehya   (Bak: Ahyâ) ◊ Ucuzluk.
ehyan   (Hîn. C.) Zamanlar. (Bak: Ahyân)
ehyeb   Daha heybetli, daha büyük.
ehyef   İnce belli ve yakışıklı genç. * Çelimli at.
ehyemin   (Heyeman. C.) Âşık olmalar, şaşkınlıklar.
ehyun   Örümcek, ankebut.
ehza'   Ok mahfazası içinde sona kalan ok.
ehzab   (Bak: Ahzab)
eimme   (İmam. C.) İmamlar. (Bak: İmam)
einne   (İnân. C.) Yularlar. Dizginler.
eizze   (Aziz. C.) Azizler.
ejah   f. Vücutta ve bilhassa ellerde çıkan ufak urlar, siğil, sivilce.
ejder   (Ejderha) f. Büyük canavar. Büyük yılan.
ejgan   (Ejgehân) f. Tenbel, miskin, iş yapmaktan hoşlanmayan.
ejhan   f. Tenbel.
ejir   f. Akıllı, uyanık, açık göz.
ekabb   İnce belli.
ekâbir   (Ekber. C.) En büyükler. Pek büyükler. Devlet ricali. Rütbece büyük olanlar.
ekadih   (Kıdh. C.) Kıdhlar, oklar.
ekahi   (Ukhuvan. C.) Papatyalar, papatya çiçekleri.
ekalim   (İklim. C.) İklimler, memleketler, mıntıkalar.
ekall   Daha az, en az, pek az. En küçük. (Bak: Akall)
ekalliyet   (Akalliyet) Bir hükümetin tebaiyyeti altında yaşayan, yabancı din ve milliyete mensub olup, ekseriyeti teşkil etmeyen halk. Azlık. Azınlık.
ekam   (Ekme. C.) Tepeler, bayırlar.
ekanim   (Uknum. C.) Asıllar, rükünler, zatlar.
ekarib   Akrabalar. Yakın hısımlar.
ekarim   (Kerim. C.) Kerem sâhibi olanlar.
ekasi   (Aksâ. C.) En uzaklar, pek uzaklar.
ekasim   (Aksam. C.) Aksamlar, paylar, kısmetler.
ekasir   (Akser. C.) En kısalar, pek kısalar.
ekasire   (Kisrâ. C.) Kisralar, şahlar. Eski Acem padişahları.
ekasis   (Kıssa. C.) Kıssalar, ibretli hikâye ve dersler.
ekati   (Kati. C.) Sürüler, koyun sürüleri.
ekavil   (Akvâl. C.) Kaviller, sözler.
ekazib   Yalanlar, kizbler, yalan ve uydurma sözler, asılsız kelâmlar.
ekazz   Yeleksiz ok.
ekba'   (Kibâ. C.) Süprüntüler.
ekbad   (Kebed ve Kebid. C.) Kebedler, ciğerler.
ekber   Daha büyük, en büyük.
ekbes   Alnı yumru ve başı büyük kimse.
ekdâr   (Keder. C.) Kederler, acılar, üzüntüler.
ekdâr ü âlâm   Kederler, acılar.
ekdas   (Küds. C.) Küdsler. Hurmalar.
ekder   Bulanık. * Bozrenkli.
ekele   (Âkil. C.) Çok yiyenler, oburlar, pisboğazlar.
ekeme   Bayır, yüksekte olan taşlık tepe.
ekerat   Ziraat ve imar için, sahiblerinin rençberlere verdikleri arazi.
ekess   Ufak dişli, küt dişli.
ekfa'   (Küfv. C.) Eşler, benzerler, denkler, eşitler, uygunlar, müsaviler, muadiller.
ekfal   (Bak: Akfâl)
ekfan   (Kefen. C.) Kefenler, ölülerin sarıldıkları bezler.
ekhal   (Kühl. C.) Göze çekilen sürmeler.
ekheb   Gök renkli, mavi renkli.
ekhel   Gözü sürmeli.* Baş ve gövde damarı.
ekid(e)   Sağlam, metin, muhkem. * Sarih, kesin, açık, kat'i, muhakkak. Kuvvetli, te'kidli.
ekiden   Metin, muhkem ve sağlam şekilde. * Açık ve kesin olarak. Sarahaten ve kat'iyyen. * Mükerreren, tekrar olarak.
ekile   Yenmiş, yenilmiş yemek.
ekinoks   Fr. Altı aylık fasılalarla gece ve gündüzün eşit oluşu.
ekir   (C.: Ekere) Ekinci.
ekkaf   Eğerci, semerci.
ekkal   Çok yeyici, obur.
ekke   Pek sıcak gün.
ekl   Yemek yeme.
ekl ü şürb   Yeyip içme.
ekle   Bir kere doyana kadar yemek.
eklef   Yüzü çilli olan adam. * Koyu renkli arslan.
eklektizm   yun. Fls: Birbirinden farklı görüşlerin bazı ortak taraflarını bulup uzlaştırıcı bir görüş ileri sürme.
ekliptik   Güneşin dünya etrafında yapmış olduğu zahirî hareketinde çiziyor gibi göründüğü yol.
ekmam   (Kimm. C.) Tomurcuklar. Ağaç çiçeklerinin kapçıkları. ◊ (Kümm. C.) Elbisenin kolları, yenleri, kol ağızları.
ekme   (C.: Ekemât-Üküm) Yüksek yer.
ekmeh   Anadan doğma kör. * Tepe,bayır, yüksek yer.
ekmehiyyet   Ekmehlik, anadan doğma körlük.
ekmel   Mükemmel, en kâmil, eksiği olmayan, en mükemmel.
ekmelâne   Ekmel olana yakışacak şekilde.
ekmeliyyet   Pek mükemmel ve kusursuz olanın hâli. Kusursuzluk, mükemmellik, noksansızlık, eksiksizlik.
eknan   (Kinân. C.) Mahfazalar, perdeler. * Evler, odalar, hücreler. Çadırlar.
eknun   f. şimdi, el'an, hâlâ.
ekol   (Fr. Ecole) Fikir üzerinde işleyen bir nevi mekteb. * Bir üstadın talebeleri. Bir üstadın mesleği, tarzı.
ekoloji   yun. Canlı varlıklarla çevreleri arasındaki münasebetleri araştıran biyoloji kolu.
ekonomi   yun. İktisad. Tutum. Geliri gideri hesaplıyarak lüzumsuz masrafı bırakıp artırmağa çalışmak.
ekra'   (Bak: Ker')
ekrad   Kürdler.
ekram   Küçük burunlu. * Küçük boylu.
ekran   Üzerine bir cismin hayalinin aksettirildiği saydam olmayan düz satıh.
ekreh   Çok iğrenç, en kerih.
ekrem   Çok cömert, daha kerim, en kerim.
ekremane   Ekremce, ekrem olana yakışacak şekilde. Çok elaçıklığıyle, cömertlikle.
ekremiyyet   Ekremlik, ekrem olma hâli.
eksa   Üstüste pek çok giyinen (adam.)
eksantrik   Lât. Merkezden uzakta kurulmuş. *Mat.: İç içe olduğu hâlde merkezleri ayrı olan daireler. * Müstesna, taaccüb edilip şaşılacak, hayret verici.
ekşef   Açık nesne. * Savaşta kalkanı olmayan kimse.
ekseh   Aksak kimse.
ekselans   Fr. Eskiden bakanlar, elçiler ve cumhurbaşkanları için kullanılan bir ünvan.
eksem   Büyük karınlı, şişman adam.
ekşem   Doğuştan kusurlu olan. Burnu, kulağı kesik veya noksan doğan (adam). * Pars denilen vahşi hayvan.
ekser   Pek fazla. Daha çok. Kesrette olan. En çok.
ekseri   f. Çoğu zaman, çok defa, ekseriyetle.
ekseriya   (Ekseriyya) Pek çok zaman, en ziyade, sık sık, ekseriyet üzere, alel-ekser.
ekseriyet   (Ekseriyyet) En büyük kısım, çokluk.* Bir topluluk ve hey'etin yarısından fazlası. * Bir mecliste üyelerin verdikleri rey'lerin büyük kısmı ve bunların üstünlüğü.
ekseriyet-i mutlaka   f. Yarımın bir fazlasıyla elde edilen ekseriyet, mutlak ekseriyet.
ekseriyetle   Daha ziydesiyle. Çoklukla.
eksibe   (Kesib. C.) Büyük çöllerde ve sahralarda, rüzgârın biriktirdikleri kum yığınları.
eksiyye   f. Boza.
eksper   Fr. Uzun tecrübe neticesi bir sahada ihtisas kazanan, meleke sahibi olan kimse.
ekspres   ing. Seyahatı esnasında ancak büyük duraklarda duran ve çok hızlı giden vasıta.
ektad   Cemaatler, topluluklar, kalabalıklar, bölükler, takımlar. * Misaller, temsiller, örnekler.
ektaf   (Ketif. C.) Omuzlar. Omuz kemikleri, kürek kemikleri.
ektar   (Keter. C.) Haysiyetler, onurlar, şerefler, şanlar, ünvanlar, soylar. Nesebler, dereceler, mertebeler.
ektem   Çok sır saklayan, esrar gizleyen kimse. * Büyük karınlı ve şişman olan adam.
ekul   (Ekl. den) Çok fazla yiyen, obur, pisboğaz.
ekulâne   f. Oburcasına.
ekulî   Oburluk.
ekulü   Ben derim, ben söylüyorum (meâlinde.)
ekulü kemâ kâle   Onun söylediği gibi söylerim (meâlinde.)
ekva   Daha kuvvetli, en kuvvetli.
ekva'   Eli eğri olan.
ekvab   Küpler, kadehler. Sırçalar.
ekvah   (Kûh. C.) Kamıştan yapılan penceresiz ufak kulübeler.
ekvan   (Kevn. C.) Alemler. Mahluklar. Varlıklar. Oluşlar.
ekvar   (Küvâre. C.) Petek. Arı kovanları.
ekvas   (Kevs. C.) Yaşmaklar.
ekvator   Fr. Hatt-ı istivâ. Dünyayı kuzey ve güney diye müsavi iki yarım küreye ayırarak, ikisinin arasından geçtiği farzedilen çember şeklindeki büyük çizgi. * Yer yuvarlağının tam ortasında More…
ekvaz   (Kûz. C.) Kâseler, bardaklar, kadehller.
ekyal   (Keyl. C.) Keyller, kileler, hububat ölçüleri, ölçekler.
ekyas   (Kis. C.) Kisler, para keseleri. Torbalar. * (Keys. C.) Akıllı kimseler.
ekyes   Pek kiyâsetli, zeki, zekâvetli kişi. Mâhir, maharetli, becerikli adam.
ekzeb   Büyük iftira, büyük yalan, uydurma.
ekzef   (Kazf. den) Çok iftira eden. Başkası hakkında çok aleyhde yalan söyleyen.
el'as   Gök dudaklı.
el-ihsan ale-l ihsan   İhsan üzerine ihsan, lütuf üzerine lütuf.
elâ   Arabçada söze başlarken kullanılır. İstiftah harfi tâbir edilir. Beş vecih üzere bulunur. 1 - Tevbih ve tenbih, 2 - İnkâr, 3 - İstifham-ı anin-nefiy, 4 - Arz, 5 - Teşvik ve rağbet ettirme.
ela'   Görünüşü güzel, tadı acı olan bir ağaç.
elass   Sık dişli. * Çenesi kulaklarına yakın olup boynu kısa olan.
elastik   Fr. Esnek, toplanıp çekilir, uzayıp kısalan.
elastikiyyet   Fr. Esneklik. Elâstiklik.
elb   Sürmek. Reddetmek. * Cem'etmek, toplamak.
elbab   (Lübb. C.) Akıllar.
elbette   (Te'kid edâtı) Kat'i veya kat'iye yakın hükümlerde kullanılır. Yazılı sözlerde daha çok 'elbet' şeklinde geçer.
elbürz   f. Kafkas sıradağlarının en yükseği. * Hakkında türlü türlü hurafeler ve masallar anlatılan Kaf Dağı. * Uzun boylu ve yakışıklı kimse.
elcezire   Mezopotamya. Dicle ve Fırat nehirleri arasında bulunan yerin adı. Bugün Irak'ın toprakları arasındadır.
elcime   (Licâm. C.) Hayvanların ağızlarına takılan gemler.
eledd   Sert çarpışan kimse. Metin. * Hakkı kabul etmeyen, inatçı adam.
elektroliz   Fiz: Birleşik bir cismi elektrik vasıtasıyla elemanlarına ayırma işi.
elektron   yun. Atomda negatif yüklü zerrecik. (Bak: Delil-i inayet)
elem   Ağrı. Acı. Keder. Sancı. Dert. Gam. Kaygı.
elem-zede   f. Acılı. Kederli. Dertli.
eleman   (Lât. Element) Unsur. Bileşik bir şeyi meydana getiren basit şeylerden biri. Bir bütünün parçaları.
elemzede-gân   (Elemzede. C.) f. Elemliler, kederliler, dertliler.
elendes   şiddetli savaş eden kimse.
eleng   f. Sur, duvar, siper. * Kale ve istihkâm askeri.
eles   Hâinlik yapmak. Hıyanet etmek. * Mecnun olmak.
elest    Rabbiniz değil miyim? (meâlinde olan âyet-i kerimenin kısaltılmış işaretidir.) (Bak: Bezm-i elest, Kalubelâ)
elet   Noksanlaştırmak. Eksiltmek. * Hapsetmek. * Yemin vermek.
elett   Dişi kökünden çıkıp düşmüş olan kişi.
elezz   (Leziz. den) Çok lezzetli, en leziz.
elf   1000 Bin sayısının ismi. Bin adet şey vermek ve ünsiyet eylemek (mânâlarına gelir).
elfaf   Lifler. Lif lif. Sarmaş dolaş. * Cemaatler, taifeler.
elfaz   (Lafz. C.) Lafızlar. Sözler. Lügatlar.
elfirak   Ayrılma, ayrılık sözü.
elfiye (elfiyye)   Edb: Bin beyitli kaside.
elga   Dolaşık. * Boynuzluluk.
elgaf   Sık otlar ve ağaçlar.
elgaz   (Lügaz. C.) Lügazlar. Bilmeceler, bulmacalar, yanıltmacalar.
elgibta   Gıpta olunur, gıpta ederim.
elh   İbadet.
elha   Malâyâni ve boş konuşan. * Dizlerinden biri diğerinden büyük olan deve. * Karnı sarkık olan. (Müennesi: Lahva)
elhaf   Kirli, pis.
elhal   şimdi, hâlâ, henüz, şimdiki hâlde.
elhan   (Lahn. C.) Lâhnlar, nağmeler, besteler, ezgiler.
elhasil   Hasılı, sözün özü, kelâmın lübbü, neticesi, kısası, kısacası. Hülasa-i kelâm, netice-i kelâm, filcümle.
elhaz   (Lahz. C.) Göz ucu ile bakışlar.
elibab   Durdurmak. Lâzım olmak.
elibba'   (Lebib. C.) Akıllılar, kâmiller, kemalât sahipleri, olgun kimseler.
elif   Birinci harf-i hecânın adı. (Bak: Ebced) * (Ülfet. den) Bütün harflerle ülfet edebildiği için böyle isimlendirilmiştir. Ebcedî değeri de bire delâlet eder. ◊ Munis, sahip, More…
elil   İnlemek, enin.
elim   (Elime) Acı veren, acıtan, ağrıtan. Çok şiddetli ağrı veren.
elips   Fr. Odaklar adı verilen sabit iki noktasından uzaklıkları toplamı sabit olan noktaların gösterdiği kapalı eğridir. Eğri ve kapalı bir geometrik şekildir. Karşılıklı iki tarafından genişlemiş More…
eliyy   Çok yemin eden adam.
eliz   f. Sıçrama. * Çifte, tekme.
elkab   (Lakab. C.) Lakablar, namlar. Rütbe ve makam sahiblerinin derecelerine göre söylenen ve çok zaman hürmet ifâde eden isimler.
elken   Dilinde tutukluk olan, kekeme, peltek.
elkissa   Sözün kısası, sözden anlaşıldığına göre, hülâsa.
ell   Hastanın inlemesi. * Harbe ile vurmak. * Sürmek. Sâfi. * Sür'at etmek, hız yapmak.
elleys   Mutlak hiçlik. Adem-i sırf.
ellezi   Mânası kendinden sonra gelen cümle ile tamamlanan bir kelimedir. (Bak: Mevsule)
elma   Karamtıl dudaklı. * Çok koyu gölge.
elma'   (Elmaî) Çok zeki, zekâveti kuvvetli, idrak derecesi üstün olan kimse.
elmah(i)   Her gördüğü şeyi araştırmağa ve tedkik etmeğe meraklı olan kişi.
elmas   Çok kıymetli, beyaz, şeffaf mâden. Cevher. Kıymetli taş. (En saf karbondur.) ◊ Küçük kaşlı olan.
elmaz   Yalnız üst dudağı beyaz olup, burnu bile ak olmayan at.
elsa'   Sık dişli. * Sin telâffuz edecek yerde sâ telâffuz eden. Râ yerine yâ telâffuz eden (meselâ 'er' diyecek yerde 'ey' demek gibi.)
elsen   Fasih ve düzgün konuşan.
elsine   (Lisan. C.) Diller. Lisanlar.
elt   Noksanlaştırmak. Hapsetmek. * Yemin vermek.
elta'   Boz dudaklı. Dişlerinin rengi değişmiş olan.
eltaf   (Lutf. C.) Lütuflar, iyi muameleler, iyilikler, iyilikseverlikler. Nezaketler, nazik davranmalar. Okşamalar. ◊ Daha lâtif. Daha hoş. Çok lâtif.
elti   t. İki kardeş zevcelerinin her birine nisbetle diğeri. Bir kadının kaynının zevcesi.
eluf   Ülfeti fazla, herkesle konuşup görüşmeye alışık olan kimse.
eluh   Kasem, and, yemin.
eluk   Sefir, büyük elçi.
eluke   Risalet.
elule   Semiz, besili koyun.
elvah   (Levha. C.) Levhalar. Tablolar.
elvan   (Levn. C.) Renkler. Muhtelif görünüşler.
elve   Yemin etmek, kasem.
elveda   Allah'a emânet olun. Allah'a ısmarladık (yerine söylenen bir ta'birdir).
elves   Zayıf kimse. * Ahmak kimse.
elviye   (Livâ. C.) Livâlar, sancaklar, bayraklar.
elyaf   (Lif. C.) Lifler.
elyak   Daha münâsib. Daha lâyık.
elye   (C.: Eleyât) Koyun kuyruğu. * Başparmağın ve dizin aşağı yanlarında olan kabaca etler.
elyel   Çok karanlık gece.
elyes   Bahadır, yiğit.
elyevm   Bugün. Hâlâ. (Bak: Yevm)
elzem   Daha lâzım. Çok lâzım. Ziyade mucib. * Küçük parmaklı.
elzemiyyet   Pek lüzumlu ve gerekli olan bir şeyin hâli. Son derecede lüzum, gereklilik.
em   Soru sorma mânasında atıf edatıdır. İstifham elifi mânasına da gelir. 'Yahut, belki, yoksa' kelimeleriyle tercüme edilebilir.
em'â   (Miâ. C.) Bağırsaklar.
em'ak   (Meak. C.) Göz pınarları.
em'at   Gövdesinde kılı olmayan kimse. * Tüyü dökülen kurda 'zi'b-i em'at' derler.
em'az   (C.: Emâız) Sert, sağlam, taşlı yer.
emacid   (Emced. C.) Emcedler, en şanlılar, en şerefliler, eşrefler, en fazla haysiyet ve onur sahibi olan kimseler.
emak   Uzun, tavil.
emâkin   (Mekân. C.) Yerler. Mekânlar.
emale   (Bak: İmâle)
emalic   (Ümluc. C.) Fidanlar, yapraklar, uzun yapraklı otlar.
emalis   (İmlis'e'. C.) Otsuz ve susuz sahralar, çöller.
emam   Bir şeyin ön tarafı.
eman   Korkusuzluk. * Af ve yardım dileme. Eminlik. (Bak: Aman)
eman-hah   f. Eman isteyen, eman diliyen, aman diyen.
emanat   (Emanet. C.) Emanetler.
emanet   Eminlik. İstikamet üzere bulunmak. * Birisine koruması için teslim edilen şey. Birisine bir şeyi koruması için teslim edilen şey. Birisine bir şeyi koruması için bırakma. Emniyet edilip More…
emanetdar   f. Kendisine birşey emanet edilen kimse, emanetçi.
emanetdarî   f. Emanetçilik.
emaneten   Emanet yoluyla, emanet olarak. * Bir resmî daire tarafından bizzat, ihale şeklinde ve iltizam suretiyle olmayarak.
emani   Emniyetler. Niyetler, gayeler, istekler. Arzular, dilekler. * f. Eminlik, korkusuzluk.
emarat   Emareler, nişanlar, işaretler, ip uçları.
emare   Alâmet, işaret, nişan, iz, ip ucu, belirti.
emaret   Emirlik. Bir emir veya bey veya prensin idaresinde olan memleket.
emarid   (Emred. C.) Bıyıkları terlememiş gençler.
emasil   (Emsel. C.) Benzerler, eşler, akranlar, müsaviler. * İtibarlı kimseler.
emazir   (Mezir. C.) Kuvvetli ve azamet sahibi olanlar.
embel   Kılıcı ve silahı olmayan. * Eyer üstünde doğru oturamayan. * Boynu eğri olan.
emcad   (Mecid. C.) şeref, onur ve haysiyet sahibleri.
emced   (Mecid. den) Pek büyük, daha büyük, şerefi şânı çok olan.
emcer   Karnı büyük kimse.
emdeş   Elinin sinirlerinde rahâvet olup eti az olan kimse.
eme   (C.: İmâ-İmât) Câriye, kadın köle. ◊ Unutmak, nisyân. * İkrar etmek.
emed   Son, nihayet. Gayet. Encam, intihâ.
emedd   (Medd. den) Daha uzun, pek uzun, daha tavil.
emek-dar   f. Emeği geçmiş, kıdem ve mükafâta hak kazanmış memur, hizmetçi. Eski ve sadık hizmetçi.
emel   Ricâ, ümid, şiddetli istek. Ummak. * Gaye.
emene   Emn, emniyet, eminlik.
emere   (C.: İmer) Çöllerde taştan belirlemek için yapılan alâmetler.
emerr   Pek acı.
emess   Çok fazla temâs eden, dokunan. En çok messeden.
emgaz   Kırmızı, kızıl nesne, ahmer. * Aşkar at. * Koyunu sağdıklarında süt ile birlikte kan çıksa 'emgazeti'ş şât' derler.
emhak   Donuk beyaz.
emhal   (Mehl. C.) Mehiller, mühletler, vâdeler, zamanlar, bir iş veya vazifenin yapılması için verilen fazla zamanlar.
emhar   (Mehr. C.) Mehrler, nikâh bedelleri. Zevceynin ayrılmaları halinde kadına verilecek olan ve nikâhta kararlaştırılan para ve sair eşyalar. * (Mühür. C.) Taylar, at yavruları.
emihe   Koyunlarda meydana gelen uyuzluk.
emime   Bir cins ot. * Demirci çekici.
emin   Kalbinde korku ve endişesi olmayıp rahatta olan. Korkusuz. * Kendisinden korkulmayan. * Kendine inanılan. İtimat edilen. * İnanan, güvenen. * Çok iyi bilen, şüphe etmeyen.
emir   Emredici olan. Seyyid. Şerif. Bir memleketin, bir aşiretin veya kabilenin reisi. * Büyük ve meşhur bir soydan gelen. * Hz.Peygamber'in (A.S.M.) soyundan gelen. * Zengin. ◊ More…
emirane   f. Emredene yakışır bir surette. Emir gibi.
emirber   f. Subayların kıt'a ve daire dışında emirlerinde bulunan erler.
emirkulu   Aldığı emri yapmağa mecbur olan, verilen emri yerine getirmekle görevli kimse.
emirname   f. Âmirin emri yazılı olan kağıt. Üst makamdan verilen emir kağıdı.
emkine   (Mekân. C.) Mekânlar, hâneler, evler, mahaller, mevkiler, yerler.
emla'   (Mele'. C.) Topluluklar, mele'ler, cemaatler, cemiyetler, bölükler, kalabalıklar.
emlah   (Melih. den) Pek melih, en melâhatli, çok güzel. ◊ (Milh. C.) Tuzlar.
emlak   (Mülk. C.) Mülkler. İnsanın tasarrufunda bulunan yerler. * Melekler.
emled   En genç, çok körpe ve nazik vücut veya dal (Müennesi: Meldâ)
emles   Avuç içi gibi düz ve yumuşak olan.
emlet   Mülk etmek. Çiftlendirmek, tezvic.
emm   Kasdetmek.
emmâ   (Şart edâtıdır) 'Lâkin, ancak şu kadar var ki' meâlinde.
emmare   Emreden. Zorlayan. Cebreden.
emn   Eminlik. Korkusuzluk. Emniyet. Bir şeye itimad etmek. İnsanda doğruluk ve imandan ileri gelen yüksek bir meleke ve kabiliyet. Rahatlık.
emn ü âsâyiş   Eminlik ve rahatlık, korkusuzluk, tehlikesizlik, güvenlik.
emn ü emân   Korkusuzluk ve emniyet hâli.
emn ü emânet   Emniyet ve eminlik.
emniyet   (Emniyyet) - Eminlik, emin olma hâli, korkusuzluk, tehlikesizlik. * İtimad, güvenme, inanma. * Polis ve zabıta teşkilâtı.
emr   İş buyurma. * Buyurulan şey. * Madde, husus, hâdise.
emran   (Mern. C.) Kürkler, mernler, hayvan derileri, postları.
emraz   (Maraz. C.) Hastalıklar. Marazlar.
emre   Ak gözlü, beyaz gözlü.
emred   Henüz tüyü bitmemiş, sakalı gelmemiş olan genç.
emreş   şerli, kötü kimse.
emret   Kaşının kılı dökülmüş kimse. * Yeleksiz ok.
emrî   (Emriye) Emirle ilgili, emre ait.
ems   Dünkü gün.
emşac   (Meşc. C.) Nutfenin vasfı. Karışık. Dağınık.
emsah   Yürürken uylukların birbirine sürtmesi.
emşak   Yürürken uylukların birbirine sürtmesi
emsal   (Misâl. C.) Denk. Benzer. Yaşları birbiriyle aynı olanlar. *Mat.: Kat sayı. * (Mesel. C.) Kıssalar, hikâyeler, romanlar, masallar, destanlar.
emsar   (Mısr. C.) Büyük şehirler, beldeler, memleketler, kasabalar.
emsel   (Misil. C.) İmtisale şayan olan. Tam benzer. Efdal, ekrem ve eşref olan.
emsen   Bevlin akması.
emsile   (Misâl. C.) Misaller. Örnekler. * Arapçada fiil tasrifini gösteren kitap.
emsiye   (Mesâ. C.) Akşamlar, akşam vakitleri. Günün son zamanları.
emt   Yüksek yer. Küçücük tepecikler. * Doldurma.
emtar   (Matar. C.) Yağmurlar.
emten   Pek metin, çok dayanıklı, en sağlam, fazlaca muhkem.
emtia   (Meta'. C.) Ticaret malları.
emumiyye   Analık.
emun   Kuvvetli, dayanıklı deve.
emvâc   (Mevc. C..) Dalgalar.
emvah   (Ma'. C.) Sular.
emval   (Mal. C.) Mallar.
emvat   (Meyyit. C.) Meyyitler. Ölüler.
emya(n)   f. Para kesesi, içine para konulan torba, çanta.
emyal   (Mil. C.) Miller. (Bak: Mil)
emyus   Anason dedikleri ot. * Kendisinden tuz meydana getirilen taş ki, Türkçe ona 'tuz taşı' derler.
emza   Çok te'sirli olan, çok müessir. * Hükmü çok geçen. * Kat'i, şüphesiz.
emzah   Yürürken uylukları birbirine sürüyüş.
emzer   Katı gönüllü, katı kalbli kimse. ◊ Karnı büyük olan, şişman.
emzice   (Mezc. den) Mizaclar, tabiatlar, huylar, meşrebler.
en'am   Deve, sığır, koyun gibi hayvanlar. * Kur'ân-ı Kerimin altıncı Suresinin adı ve bir kısım Kur'ân âyetlerinden ve Surelerinden müteşekkil dua kitabı.
en'amte   Sen nimet verdin, in'âm ettin (meâlinde).
en'üm   (Ni'met. C.) Nimetler, iyilikler, lütuflar, ihsanlar. * Medine-i Münevverede bir mevki ismi.
ena   Ermek, idrak. * Saat.
ena'   Eğlenmek.
enabib   (Ünbube. C.) Kamış gibi boğum, boğum olan şeyler. İçi boş olan fen âletleri, borular.
enabik   (İnbik. C.) İnbikler.
enacil   (İncil. C.) İnciller.
enadid   Perişan, saçılmış, dağılmış, pejmürde şeyler. Perakende.
enaet   Acele etmeyip teenni üzere olmak. Yavaş hareket.
enafis   (Enfes. C.) En nefis olan şeyler.
enahid   f. Venüs gezegeni. Zühre seyyaresi.
enak   Ferahlı, sürurlu, neş'eli, sevinçli.
enam   Halk. Bütün mahlukat.
enamil   (Enmele. den) Parmak uçları.
enaniyet   (Enâniyyet) Benlik. Kendine güvenmek, gurur. Hodbinlik. Sadece kendine taraftarlık. Her yaptığı işi kendinden bilmek.
enar   f. Nar meyvesi.
enase   Demirin yumuşak olması.
enasi   (Enâsiye) (İnsan. C.) İnsanlar. * Basar, göz.
enasiya   Bir mürekkeb ilâç.
enb   Horlamak, tahkir etmek. Ayıplamak.
enbahun   f. Sağlam, metin, muhkem, tahkim edilmiş yer. * Hisar, kale.
enban(e)   f. Yiyecek çantası, heybe. Dağarcık adı verilen deri çanta.
enbar   f. Yığın, dolu, küme. * Gübre. Ekinlere, kuvvet vermesi için dökülen eski fışkı, hayvan tersi. ◊ (Nibr. C.) Anbarlar, nibrler. İçinde çeşitli mallar saklanan kapalı mahfaza, More…
enbaşte   f. Yıkılmış, dağılmış. * Tıkanmış.
enbaz   (Nebez. C.) Namlar, lâkablar, takma adlar, soyadları. ◊ f. Ortak, şerik, eş.
enbazî   f. Şeriklik, ortaklık.
enbel   En şerefli.
enber   Kadın tuzluğu adı verilen ufacık kara yemiş.
enberut   f. Armut.
enbeste   f. Koyulaşmış, katılaşmış, sıvılığını kaybetmiş. * Uyuşmuş, miskinleşmiş insan.
enbeste-dem   f. Miskin, uyuşuk kişi. Tenbel, gayretsiz kimse.
enbir   f. Yaş ve kuru çamur.
enbire   f. Üzeri toprakla sıvalı olan damlarda sıvanın altına konulan çalı, saz, talaş gibi şeyler.
enbiya   (Nebi. C.) Nebiler.
enbiya suresi   Kur'ân-ı Kerim'in 21.suresi olup Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur.
enbub   f. Minder, döşek, yatak. Döşeme.
enbude   f. İstif edilmiş, katlanmış, nizamlanmış, nizama konmuş, devşirilmiş.
enbuh   f. Ziyade, çok, kalabalık. * Çokluk, ziyadelik, cemaat, izdiham. * Meclis, kurultay. * Kalın, yoğun. * Duvarın yıkılıp dökülmesi.
enbür   f. Ateş veya ocağı karıştırmağa mahsus âlet.
enbüre   f. Dere, çay. * Tüyü dökülmüş olan hayvan. * Dolap beygiri. * İşkembe.
enbuşe   Patates gibi yerden çıkarılan şeyler. * Ağaç kökleri.
enbûy   f. Koklama, koku alma.
enbuzen   f. Asıl, esas, madde.
encad   (Necd. C.) Yüksek yerler, yüce mekânlar.
encâm   Son, nihayet, netice.
encas   (Necis. C.) Pisler. Necis şeyler.
encere   Gemi lengeri.
encin   f. Tane tane, ufak ufak, parça parça. * Sıvacı.
encir(e)   f. İncir meyvesi.
encuh   (Encug) f. Kıvrım. * Buruşmuş, solmuş meyve.
encüm   (Necm. C.) Yıldızlar. Necmler.
encümen   f. Cemiyet. şura. Meclis. Komisyon.
encümen-gâh   f. Cemiyet, meclis.
end-bend   f. Utanmış, mahcub. * Boğum boğum, kısım kısım, parça parça.
enda'   Yüksek, yüce, âlâ. * (Nedâ. C.) Nedâlar, çiğler, şebnemler.
endad   (Nidd. C.) Benzerler. Emsâller. * Misiller. şerikler, eşler.
endad ü ezdad   Benzerler ve zıtlar.
endaht   (Endâhten. den) f. Atmak. İlka etmek. * Silâh boşaltmak.
endahte   f. Terkedilmiş, bir tarafa atılmış. Bırakılmış.
endam   f. Beden. Vücud. * Vücudun tenasübü. Vücudun görünüşü. * Letafet. İntizam ve üslub.
endamî   f. Vücuda uygun, bedene münasib, biçimli.
endar   f. Baştan geçen bir olay, vakıa, sergüzeşt, hikâye, kıssa.
endave   f. Sıvacı malası. * Şikâyet.
endayiş   f. Yaldızlama, sıvama.
endayişger   f. Yaldızcı, sıvacı.
endaz   f. Atan, atmış, atıcı mânasında birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Dehşet-endaz  - Dehşet verici, korkutucu.
endaze   f. Ölçü, mikyas. * Arşının bez, basma vesâire ölçmeğe mahsus küçük cinsi. (60 cm.dir) * Tahmin, takdir. * Derece, mertebe. * Mc: Hesap.
endek   f. Az, kalil. * Yaşı küçük, küçük yaşlı.
endeme   f. Mazideki sıkıntıları hatırlama, geçmişdeki ıztırabları tahattur etme.
ender   (Nâdir. den) Çok az, pek az bulunan, daha nâdir. * (C.: Enâdir) Harman yeri. ◊ (Zarfiyet edatıdır) f. İçinde. Derununda. Dahilinde.
enderez   f. Nasihat, öğüt, vasiyet. * Mektub.
enderî   Kalın ip, halat. * Şam yakınında bir köyün adı. * Bir dağ adı.
enderun   İç, dâhil. * Kalb, içyüz, gönül. * Vaktiyle Osmanlı Sarayının iç teşkilâtı.
endiş   Düşünen, mülâhaza eden, ölçülü davranan mânasında sıfat terkiblerinde kullanılır. Meselâ: Akibet-endiş  - Her işin sonunu düşünen.
endişe   f. Korku. Düşünce. Merak, keder, kuruntu.
endişnak   f. Endişeli, kederli, meyus, sıkıntılı, düşünceli.
endiye   (Neda. C.) Çiyler, şebnemler.
enduh   (Endüh) - f. Keder, elem, gam, gussa, kaygı, sıkıntı, ıztırab, üzüntü.
enduh-güsar   f. Kederi yok eden. Gamı, sıkıntıyı gideren.
enduh-nâk   f. Kederli, sıkıntılı, gamlı, üzüntülü.
enduhte   f. Biriktirmiş, biriktirilmiş. Kazanmış, kazanılmış, Hazırlanmış. * Ödenmiş.
endüstri   Fr. Sanayi, imalât, sanatlar. Hammaddeyi mâmul eşya hâline getirme. Bu da ikiye ayrılır. 1- Küçük sanay: Ev ve atölyelerde basit âlet ve makinelerle eşya imalâtıdır. 2- Büyük sanayi: Su.
enduz   f. Kazanan, elde eden, biriktiren, toplıyan mânalarına gelir ve kelimeleri sıfat yapar.
ene   Ben. * Gr: Birinci şahıs zamiri. (Bak: Enaniyet)
enerji   Fr. Kuvvet. Güç. Fiziki kuvvet. * Gücünü harcama isteği ve iktidarı.
enes   Üns mânasına kullanılır ve vahşetin zıddıdır.
enf   Burun. Koku ve teneffüse mahsus âzâ. * Bir şeyin ucu veya evveli veya en şiddetlisi. * Bir şeyin sivri yeri. * Bir şeyin en şerefli olan yeri.
enfa'   Daha nâfi. Daha menfaatli. Pek faydalı.
enfal   Ganimetler. Düşmandan alınan mallar.
enfal suresi   Kur'ân-ı Kerim'in 8. suresidir.
enfar   (Nefir. C.) Cemaatler, topluluklar, cemiyetler. Halk, ahali, kalabalıklar, izdihamlar.
enfas   (Nefes. C.) Nefesler. Soluklar. * Ruhlar. Canlar. * Cevherler. * Duâlar.
enfes   Daha hoş. Çok hoş. Daha iyi. Pek nefis.
enfez   En nüfuzlu, daha tesirli.
enfî   Burunla ilgili.
enfiye   Buruna çekilen çürütülmüş tütün tozu.
enflasyon   Fr. Piyasaya gerektiğinden fazla kâğıt para çıkartmaktan dolayı paranın değeri düşüp fiyatların yükselmesi.
enfüs   (Nefs. C.) Nefsler, ruhlar, canlar. Yaşayanlar.
enfüsî   Bir kimseye mahsus görüş ve düşünüş. Nefse, kendi hayatına aid, dâhile aid. (Subjektif) (Objektifin zıddı)
engam   f. Vakit, zaman, an. Mevsim. (Aslı: Encam'dır.)
engame   f. Topluluk, cemaat, kalabalık, izdiham. Toplanma yeri, meclis. * Muharebe yeri, ceng meydanı. * Oyuncular derneği.
engar   f. Sanma, zan, tasavvur. şüphelenme. * Tamamlanmayan, eksik kalan iş.
engare   f. Tamamlanmayan, eksik kalan iş, nakış veya taslak. * Hikâye, efsâne, roman, kıssa. * Başdan geçen bir olayı tekrarlama. * Hesap defteri. * Utanarak geri geri çekilme.
engaz   f. San'atkârların kullandıkları san'at âletleri.
engel   f. İlik, düğme. * Sözü sohbeti çekilmeyen kaba kimse. ◊ t. (Bak: Mâni')
engihte   f. Yükseltilmiş, karıştırılmış, oynatılmış, koparılmış.
engişt   f. Kömür.
engiştal   f. Hasta ve zayıf kimse. Dermansız, bî-derman kişi.
engiz   f. Koparan, karıştıran, tahrib eden.
engübin   f. Bal.
engüj   f. Filcilerin fili idare etmekte kullandıkları ucu eğriltilmiş demir karga burnu.
engûr   f. Üzüm.
engûrek   f. Gözbebeği.
engürus   Macar. * Macaristan.
engüşt   f. Parmak.
engüşt haiden   f. Yok farzetmek, bir an için olmadığını kabul etmek. * Mahvetmek. * Parmakla göstermek.
engüştane   f. Dikiş yüksüğü.
engüşte   f. Ekincilerin harman savurdukları âlet, yaba.
enha   (Nahv. C.) Nahvlar, taraflar, canibler, cihetler, yanlar. * Yollar, tarikler.
enhar   (Nehr. C.) Nehirler, çaylar, ırmaklar. (Bak: Enhür)
enhas   En uğursuz, pek uğursuz. Eş'em.
enhür   (Nehr. C.) Nehirler, ırmaklar, çaylar, akarsular. (Bak: Enhar)
enid   Ham. * Henüz olmamış çığ nesne. * Değişik olmak.
enik(a)   Güzel, ince. Latif şey. Ahsen.
enin   Acı ve sızıdan inleyiş.
enindâr   f. İnleyen, enin eden.
enir   Çirkin huy, fena tabiat, kötü mizac.
enis(e)   '(Üns. den) Dost, arkadaş, ünsiyet edilmiş olan. Alışılmış, kendisi ile ülfet edilmiş olan. Sevgili. * Sulu ve ağaçlı yerlerde bulunan ve sesi gayet hoş bir kuş. Çeşitli nağmelerde More…
enisan   f. Boş ve mânasız yalan söz.
enise   f. Donmuş, pekişmiş şey. ◊ Ateş, nar, od.
enişe   f. Hafiye, gizli polis. * Casus. Gizli haberler öğrenerek veya sırları çözerek düşmanlara haber veren kimse. * Dalkavuk, yaltakçı.
enisun   Türkçede hafifleterek 'anason' derler.
enit   Hased etmek.
enka   Daha temiz, en pâk.
enkad   Bir alaca kuşun adı.
enkal   İşkence âletleri. Bukağılar, kayıt ve kelepçeler. * Nefsin cismani alâkalara ve bedeni lezzetlere bağlanıp kalması.
enkas   En noksan, çok noksan, pek eksik.
enkaz   Yıkıntı, yıkılmış şeyin artıkları. Harabenin parçaları.
enkeb   Omuzunda yük olduğu için eğilip yürüyen. * Yanında oku ve yayı olmayan kişi.
enker   (Neker. den) Çok kötü, çok nefret edilen. Menfur. Müstekreh.
enma   (Nümuv. den) En çok, en ziyade bereketli ve büyümüş olmak.
enmar   (Nimr. C.) Nimrler, kaplanlar.
enmas   Kaşının kılları az olan kişi.
enmele   (C.: Enâmil) Parmak ucu.
enmuzec   Nümune, misâl, örnek.
ennane   Çok inleyen ve çok şikâyetçi olan kadın.
enne   Gr: Kat'iyyet bildirir ve kelimenin başına getirilir. (Bak: İnne) ◊ Çok inleyen.
ensa   (Nesy. C.) Unutmalar, nesyler.
ensab   (Nasb. C.) Dikili taşlar. Müşriklerin, yanında kurban kestikleri putlar. ◊ (Neseb. C.) Soylar, nesebler. Baba tarafından hısımlar. ◊ Doğru boynuzlu.
ensac   (Nesc. C.) Nesicler. (Bak: Nesc)
ensaf   (İnsaf. dan) Daha insaflı, çok acıyan, en merhametli. ◊ (Nısf. C.) Nısıflar, yarımlar.
ensal   (Nesl. C.) Nesiller. Soylar. Zürriyetler. Sülâleler.
ensar   (Nâsır. C.) Yardımcılar. Müdâfiler. * Peygamberimiz Resul-ü Ekrem (A.S.M.) Mekke'den Medine'ye hicretinde Onun mücadelesine iştirak edip ona yardımcı, müdâfi, muhafız vaziyetini More…
enşat   Kovası, bir defa çekmekte çıkan, dibi yakın kuyu.
enseb   En lâyık, çok münasib, tam yerinde.
entak   (Nutk. dan) Çok güzel söz söyliyen, çok iyi nutuk veren.
ente   Sen. (Bak: Şahıs zamiri)
entellektüel   Fr. (Bak: Münevver) Aydın. Akıl ve zihinle ilgili.
enteresan   Fr. Alâka çekici, dikkate lâyık, nazarı celbedici. Câlib-i dikkat.
enterne   Fr. Belirli bir yerde oturmağa mecbur edilen yahut gözaltına alınan kimse.
entimem   yun. Man: Mantıkta kısaltılmış kıyas şekli. Öncül veya had denilen ve bilinen kaziyelerden biri söylenmeden sonuca varmak. Örnek: (Orucu bozdu, o halde 61 gün keffareten oruç tutması.
entrika   İtl. Hile, gizli tedbir ve dolap.
enuk   Kartal kuşu.
enük   Kurşun.
enuşa   f. Mecusi mezhebi. * Sevinç, sürur, neş'e. * Adalet, âdillik, doğruluk, hakdan ayrılmamaklık.
enuşe   f. Hoş, mes'ut, saadetli. * Genç padişah. * şarab, içki.
enva'   (Nev'. C.) Neviler, çeşitler, türler.
envah   (Nevh. C.) Nevhler, ölmüş olan bir kişinin arkasından ağlayan kadınlar, matem tutan hanımlar, ağıt yakanlar.
envar   (Nur. C.) Nurlar, ışıklar, aydınlıklar. Maddi veya mânevi karanlıktan kurtarmaya vâsıta olanlar.
envek   (C.: Nevkâ) Ahmak.
enver   En nurlu, daha nurlu, çok parlak.
enyab   Çenenin yan tarafındaki kesici veya azı dişleri.
enza'   Kılsız, tüysüz kimse.
enzad   (Nazad. C.) Şanlı, şerefli, namlı ve tertibli kimseler. * Toprak tabakaları.
enzal   (Nezl ve Nizil. C.) Soysuzlar, alçaklar, âdi ve aşağılık adamlar.
enzam   Balıkların k